Çeviri yapmak isteyen gençler nasıl çeviri yapacaklarını soruyor. Onlara hiçbir zaman, “Hangi dili biliyorsunuz?” diye sormuyorum, “Türkçe biliyor musunuz?” diye soruyorum. Ama çeviri için bence en önemlisi, insanda yazar kumaşı olması gerekiyor.
Seçkin Selvi
Çeviri konusuna genel, nesnel bir tanımla başlamak istiyorum. Çeviri yalnızca edebiyat ya da akademik alanlar bağlamında ele alınamaz, çünkü kişilerin başka dillerde yazılmış yapıtları okuyabilmesini sağlamakla kalmaz; onlara yeni ufuklar açar, tarih boyunca var olmuş tüm insanların yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini, toplumsal değerlerini ve ilişkilerini aktarır. Çeviri çok yabancı sandığımız insanların da bize benzediğini, ortak acılarımız, ortak özlemlerimiz olduğunu ve omuz omuza dayanışmamız gerektiğini de gösterir. Edebiyat açısından baktığımızda, çeviri karşılıklı etkileşim sonucunda kendi edebiyatımızın gelişmesine, zenginleşmesine, çeşitlenmesine de katkıda bulunur. Akademik açıdan ele alırsak, dünyadaki bilimsel gelişmeleri özümsememize, benimsememize yardımcı olur. Kuramsal olarak düşünürsek, tüm insanlık için geçerli ve vazgeçilmez öğretileri benimsememizin yolunu açar. Başka insanların isteyip almış oldukları hakları talep etmemizi sağlar. Çeviri, dünya insanlarını ve dünya kültürlerini buluşturur ve kaynaştırır.
Çevirmenliğe kuramsal kitap ya da roman çevirerek başlamadım. 1957’de, yani altmış yıl önce çocukluk arkadaşım sevgili Güner Sümer bir akşamüstü telefon etti, o sırada Sahne Z’yi kuruyoruz Ankara’da, “Tek perdelik bir oyun var, William Saroyan’ın
Hello Out There adlı oyunu, çevirir misin,” dedi. “Çeviririm,” dedim ve o günden bu yana çeviri işini 165. kitapla sürdürüyorum.
Altmış yıl önce yayın hayatında çok az sayıda yayınevi vardı. Hepimizin çocukluğunda okuma kaynağı olan Varlık Yayınları, Remzi Kitabevi, İnkılap Yayınları gibi. Bir de tabii artık kesilmiş, yok edilmiş olan Milli Eğitim Bakanlığı yayınları. 1960 Anayasası sonrasındaki görece özgürlükle kuramsal kitaplara açıldık. O gelişme, gerek var olan yayınevlerinin, gerekse yeni kurulan yayınevlerinin kuramsal kitap yayımlamalarına yol açtı. Benim çevirilerimin önemli bir bölümü de 12 Mart Darbesi’ne kadar kuramsal kitaplardır. Bu tuhaf bir şekilde Türkiye’nin de panoramasını çiziyor. 12 Mart’a, hatta 12 Mart’tan da biraz sonraya kadar kuramsal ağırlıklı, ondan sonra hapishane döneminde pembe ya da beyaz diziler. Ben de yirmi, yirmi beş tane pembe diziden kitap çevirdim. Ondan sonra da daha çok edebiyat ağırlıklı çalıştım.
Son on dört yıldır çevirmenliğin yanı sıra Can Yayınları’nda editör olarak da çalıştığım için günümüzdeki çeviri konusunu daha yakından izleyebiliyorum. Çeviri kitapları yayına hazırlarken deneyimli çevirmenlerin çevirilerini zevk alarak okuyorum genellikle. Fazla düzelti gerektiren çeviriler, deneyim azlığına bağlı. Bir de sözlük kullanma acemiliğine. Örneğin bir sözcüğün birkaç anlamı varsa, bazı deneyimsiz çevirmenler birinci anlama bakıp diğerlerine göz atmadan yanlış sözcüğü seçebiliyor.
Çoğunlukla genç kuşak çevirmenlerin sınırlı sözcüklerden oluşan bir dil kullanmaları nedeniyle girift cümleleri deşifre edemeyişleri önemli bir sorun.
Çeviri yapmak isteyen gençler nasıl çeviri yapacaklarını soruyor. Onlara hiçbir zaman, “Hangi dili biliyorsunuz?” diye sormuyorum, “Türkçe biliyor musunuz?” diye soruyorum. Ama çeviri için bence en önemlisi, insanda yazar kumaşı olması gerekiyor. Şimdilerde hemen herkes yabancı dil biliyor, ama yabancı bir dili çok akıcı konuşuyor olması iyi çevirmen olacağı anlamına gelmez. Örneğin bu ülkede çoğumuzun anadili Türkçe, ama kaçta kaçımız şair, romancı, öykücü oluyoruz? Çeviride bir yazarın üslubuna yaklaşacaksınız, o yazarın üslubunu aktaracaksınız; bu nedenle öncelikli olan yazar kumaşı.
İkincisi tabii ki kendi dilinizi çok iyi bilmeniz ve kıvrakça kullanabilmeniz. Çoğunlukla genç kuşak çevirmenlerin sınırlı sözcüklerden oluşan bir dil kullanmaları nedeniyle girift cümleleri deşifre edemeyişleri önemli bir sorun. Cümleyi çözemeyince birkaç cümleye bölüyorlar. Dahası çeviride en yapılmayacak şeylerden birini yaparak jargon kullanıyorlar; oysa jargon gelip geçici bir olgu. Bir çeviride Shakespeare için, akşamları meyhaneye “takılıyordu” diye yazıldığını gördüm, “takılmak” jargonu neredeyse şimdi bile kullanımdan kalktı, düşünün ki bu kitap yıllar sonra da okunacak; Shakespeare meyhaneye “takılmaz”, olsa olsa meyhanenin “müdavimi” olur.
“William’ın karanlık bir kadınla ilişkisi var,” diye. Olur a, şaibeli birinden söz ediyordur. Ama ikinci cümle, “Bir de sarışın var,” olunca “karanlık” kadının “esmer” olduğu ortaya çıkıyor.
Kendi deneyimlerimin çerçevesinde bu çeviri hatalarının şahı, sanıyorum 1960’ların başlarında yayımlanan bir John Dos Pasos çevirisiydi. Amerikan seçimleriyle ilgili romanda bütün siyahlar “Güşşuk Hanim” diye yerli filmlerdeki haremağası şivesiyle konuşuyordu. Bütün Meksikalılar Adana şivesiyle. Teksaslılar Kayseri şivesiyle. Başka örnekler de var: Geçtiğimiz yıllarda gazetelerde bir haber vardı. Bir araştırmaya göre Kafkas kökenlilerde kalp krizi riski fazla oluyormuş. Gazetede Kafkasya Bölgesi’ndekilerde fazla risk olduğu iddia ediliyordu. Oysa söz konusu olan haberin aslında beyaz ırktan (
Caucasian) bahsediliyordu. Medyada çeviri biraz bu ellere kalmış gibi görünüyor. Sadece yazılı basın için söylemiyorum, görsel basında da benzer örnekler var. Yıllar önce TRT kanallarından birinde Shakespeare’le ilgili birkaç bölümlük bir belgesel vardı. Bir bölümde Shakespeare’in eşi komşusuna yakınıyor, “William’ın karanlık bir kadınla ilişkisi var,” diye. Olur a, şaibeli birinden söz ediyordur. Ama ikinci cümle, “Bir de sarışın var,” olunca “karanlık” kadının “esmer” olduğu ortaya çıkıyor. Bir başka örnek 1964 yılında Türkçe çevirisi yayımlanan
Dr. Jivago’dan. Leningrad Üniversitesi mezunu, Kırım Türklerinden bir hanım tanıyordum. Dedi ki: “
Jivago’nun ilk cümlesi: ‘Babamla mezarlıktan 11 numaralı tramvaya bindik ve eve döndük.’ Oysa Rusçada –bizde harika karşılığı olan bir terim– 11 numaralı tramvay tabanvay demekmiş.”
Çeviri bir bakıma aktörlüğe benzer. Aktör nasıl her oyunda değişik bir kişiyi canlandırırsa, çevirmen de her yazar ve her kitapta farklı bir dili yansıtır.
Çevirmenin adı yok
Çeviri yaptığınız zaman sizi kimse alkışlamaz, hatta okurların büyük kısmı kitabı kimin çevirdiğine bakmaz, yazarına bile baktığından kuşkuluyum ya, çevirmene hiç bakmazlar. Çevirmenin adı da ancak son birkaç yıldır kitapların görünür yerlerinde yer almaya başladı. Yabancı dilden çevrilmiş kitap eleştirilerindeyse çeviriye neredeyse hiç değinilmez. Çeviri yaparken ancak kendinizi ödüllendirirsiniz, çetrefil bir cümle, yani İngilizce “Teutonic” dediğimiz, dolambaçlı, girift bir cümleyi içinize sinecek biçimde çözdüğünüz zaman, “Aferin, bu ancak böyle çevrilirdi” demeniz en büyük keyif ve alkıştır.
Jack London’ın karların üzerinde kızak çeken köpeğin vahşetin çağrısına kulak kabartırken duyduğu ürpertiyi anlatışı ile Amerika’nın dünüyle hesaplaşmasını bitirip günümüz insanının benliğinde altın aramaya çıkan Paul Auster’ın yazıları aynı dille çevrilebilir mi?
Çeviri bir bakıma aktörlüğe benzer. Aktör nasıl her oyunda değişik bir kişiyi canlandırırsa, çevirmen de her yazar ve her kitapta farklı bir dili yansıtır. Aksi halde bütün kitaplar çevirmenin diliyle konuşur ki, bu hem yazara saygısızlık hem okura haksızlıktır.
Lenin’in kitleleri etkileyen dingin tarzıyla, kitleleri faşizme karşı birleşik cepheye çağıran Dimitrov’un coşkusu ve o “ezik” kitlelerin ayaklanmasını irdeleyen Ortega y Gasset’in akademik yaklaşımı aynı üslupla aktarılabilir mi? Márquez’in ya da Fuentes’in, hatta bütün Latin Amerikalı yazarların kitaplarındaki kahramanların birbirlerini paralarcasına sevişmelerinin soluk soluğa ritmi ile Mişima’nın bir Japon estampı inceliğindeki aşk sahnelerini yahut Aytmatov’un Gülsarı’nın yelesini okşamasını aynı sözcüklerle çevirmek mümkün müdür? Jack London’ın karların üzerinde kızak çeken köpeğin vahşetin çağrısına kulak kabartırken duyduğu ürpertiyi anlatışı ile Amerika’nın dünüyle hesaplaşmasını bitirip günümüz insanının benliğinde altın aramaya çıkan Paul Auster’ın yazıları aynı dille çevrilebilir mi?
Yine de çevirmenin adı bilinmez diyerek haksızlık etmek istemem. Çevirmenin adını en çok savcılar ve bilirkişiler bilir.
Tabii bir de oyun çevirisi var; oyun çevirisi bir anlamda çok kolay, bir anlamda çok zor. Çok kolay, çünkü uzun uzadıya betimlemeler yok, uzun paragraflar yok. Nihayet diyaloglar veya monologlar. Ancak bu, işin kolay gibi görünen yanı. İşin zor olan yanıysa, bir kitabı okuduğunuz zaman bir şeyi anlamadınız ya da unuttunuz diyelim, dönersiniz bilmemkaç sayfa geriye, “Ne demiş bu burada” dersiniz, bir daha bakarsınız. Oysa oyundaki sözlerin oyuncunun ağzıyla izleyicinin kulağı arasındaki ses hızında algılanması gerekir. Bir de oyun çevirirken (hiç kuşkusuz yazarken de) eskilerin (biz bile eskiler diyorsak vay yenilerin haline) deyimiyle edebiyat paralamamak gerekir. Gündelik dilde, olabildiğince yalın olmalı oyun çevirisi. Tabii nazım biçiminde yazılmış yapıtlar bu genellemenin dışında kalır.
Yine de çevirmenin adı bilinmez diyerek haksızlık etmek istemem. Çevirmenin adını en çok savcılar ve bilirkişiler bilir. Çevirilerimden dolayı açılan yirmiyi aşkın davanın çoğunda (bu tür davaların çoğunda) bilirkişi olan iki profesör vardı, S ve S, adlarının gerisi lazım değil. Çevirdiğim kitaplardan biri için, adımı ne kadar iyi bildiklerini gösteren şöyle bir rapor yazdılar: “Kitapta bir suç unsuru olmamasına rağmen çevirmenin dünya görüşü bilindiğinden dava açılmasına...” Sonunda o iki bilirkişiyi reddetmek durumunda kaldım.
Teknoloji gelişince
“Bilmem-kaç-bin kelimelik çeviri cihazı icat edildi, cepte taşınabilen elektronik hesap makinesi boyutundaki bu çeviri aletiyle istediğiniz dilden çeviri yapabileceksiniz” benzeri haberleri yıllardır okuyoruz, bu cihazların bolca reklamı da yapıldı bir ara. Sonrasında pek yankısı da olmadı. Ardından internet çağı başlayınca çeviri meselesi yine gündeme geldi. Çeşitli arama motorları ve internet siteleri çeşitli diller arasında çeviri hizmeti sunmaya başladı. Merak bu ya, ekrandaki meslek rakibimizi biraz tanıyalım diye düşündüm. O sırada yayına hazırladığım bir çeviride “Our Glorious Lady” ibaresi yer alıyor; malum çoktanrılı inançlarda uzmanlık söz konusu, yağmur tanrısı var, aşk tanrısı var, bereket tanrısı var, kısacası ne sorununuz varsa çözümü için başvuracağınız uzmanı mevcut ve hepsi de uzmanlık alanlarının adıyla anılıyor, ama devran dönüp “ne iş olsa yaparım abi” yaklaşımındaki tektanrılı inançlar ortaya çıkınca, Tanrı’ya ve farklı peygamberlerle yakınlarına yüceltici sıfatlar, âli tanımlar yakıştırılıyor. Müslümanların peygamberinin değişik sıfatları olması gibi, Hıristiyanlar da mukaddes kişileri aynı biçimde yüce adlarla anıyorlar. İşte Kutsal Bakire Meryem’in yüceltici sıfatlarından biri de “anlı şanlı yüce Meryem anamız” mealindeki Latincesi “Gloriosa Domina Nostra”, İngilizcesi “Our Glorious Lady” sözünü internetteki çeviri sitelerinden birine yazdım, karşıma şu çıktı: “Bizim Muzaffer Hanım”. İşin tuhafı, tanıdığım, bildiğim tek Muzaffer hanım, teyzem Muzaffer...