‘Büyük birader’e karşı tek başına...
12 Ocak 2017 Kültür Sanat Sinema

‘Büyük birader’e karşı tek başına...


Twitter'da Paylaş
0

Hollywood’un muhalif sinemacısı Oliver Stone, son filminde Edward Snowden’ın, sistemin ipliğini pazara çıkaran mücadelesini anlatıyor. Snowden, aynı zamanda vatansever bir ajanın süreç içinde yaşadığı vicdani ve ahlaki hesaplaşmasının da öyküsü...
Uğur Vardan
Orwell’ın öngörüsü şimdiki zamanlarda bütün gerçekliğiyle sürüyor. ‘Dünyanın jandarması’ namlı Amerika, hem kendi vatandaşlarını hem de gezegenin her köşesini gözlüyor. Bu hissiyata çoktan sahiptik ama Edward Snowden, en azından işi belgelere döktü ve meseleyi, dünya kamuoyuyla paylaştı. Lakin bunun bir bedeli olacaktı; ülkesi tarafından ‘vatan haini’ ilan edildi ve Rusya’ya sığınmak zorunda kaldı, halen bu ülkede yaşıyor. 2003 yılında gayet ‘vatansever’ hislerle kendisini sistemin kollarına bırakan ve ‘alaylı’ bir bilgisayar dahisi olarak CIA’nın yan birimlerinden NSA’de (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Dairesi) birçok önemli projede yaratıcı ve yürütücü olarak çalışan tam adıyla Edward Joseph Snowden, resmi görevini 2011’e kadar sürdürdü. Sonrasında ortadan kayboldu ve elindeki gizli bilgileri basın üzerinden kamuoyuyla paylaşarak sistemin ‘sinsi’ planlarını ortaya çıkarmış oldu. Aslında Snowden’ın öyküsünü 2014 tarihli belgesel Citizenfour’da izlemiştik. Laura Poitras imzalı yapım Akademi tarafından ödüllendirilmiş ve ‘En İyi Belgesel’ dalında Oscar almıştı. Hollywood’un kendi gerçekliği içinde muhalif sayılabilecek yönetmenlerinden Oliver Stone, aynı sulara döndü ve eski Ulusal Güvenlik Dairesi elemanının öyküsünü bu kez kurgusal bir filmle kamuoyunun beğenisine sundu. Snowden adlı yapım, bu hafta itibariyle bizim salonlarımıza da uğruyor. Film, meseleye ilişkin Anatoly Kucherena ve Luke Harding’in yazdıkları kitaplardan yola çıkılarak Stone’un Kieran Fitzgerald’la birlikte kaleme aldığı senaryodan çekilmiş. Snowden, temel olarak ülkesinin bilgisayar teknolojisi üzerinden fark yaratmasını isteyen ve 11 Eylül’le zirvesine ulaşan terör olaylarının önlenmesini ilişkin çabalara yardımcı olmak üzere CIA çatısı altında çalışmaya karar veren iyi niyetli bir gencin, süreç içinde sistem karşıtı bir figüre dönüşmesini anlatıyor. İşini kız arkadaşı Lindsay Mills’ten saklayan, dehasını sistemin emrine veren genç Edward, çok geçmeden sadece ana düşman görülen Rusya, Çin ve İran dışında Japonya, Almanya, Brezilya, hatta Avusturya gibi ülkelerin de izlendiğini, gözlendiğini, birçok dünya vatandaşının e-postalarına, cep telefonu mesajlarına ve hatta bilgisayar kamerasına kadar erişildiğini gözlüyor. Bu tablo genç ajanı ahlaki ve vicdanı bir hesaplaşmaya itiyor. O sırada Amerika yeni bir seçim heyecanı yaşıyor; Snowden, “Obama gelince işler düzelir sandım” diyor ama zamanla yanıldığını anlıyor. Anladığı bir başka şey de terörün bir gerekçe değil, bahane olduğu. Bu durumda da, “Asıl dert bütün dünyaya ilişkin ekonomik ve sosyal kontroldü” yargısına varıyor, ardından da sistem dışına çıkarak kimi gerçekleri açığa çıkarmak için hamlelerine başlıyor. Vicdani duruşunu besleyen en önemli şey ise, “Vatandaşlar, hükümetimizi sorgulayabilmeli, çünkü bu anayasal bir hak...” düşüncesi. "Obama düzeltir sanmıştım" Snowden’ı izlerken tıpkı Citizenfour gibi ilginç detaylarla karşılaşıyorsunuz. Stone’un filmi ele aldığı karakterin dönüşünü, sevgilisi ve iş arkadaşlarıyla yaşadıklarını aktarırken, kişisel dönüşümünü ve Edward Snowden’ın psikolojini de başarıyla ve inandırıcı bir dille yansıtmış. Öte yandan hem Laura Poitras’ın belgeselinin hem de bu filmin hatırlattığı bir şey daha var; sistemin kendisine aykırı gördüğü bir kişinin öyküsüne, sistemin sinema düzeninin hayat hakkı tanıması –ki daha önce de yazmıştım– hatta Akademi’nin ödül bile vermesi. Evet, “Amerikan sineması hep böyledir” derler. “Sistem günah işler, bu günahların hesaplaşması da perdede yapılır ve sistem böylelikle ‘sözde’ aklanır.” Bu, liberalizmin temel reflekslerindendir belki de ama şöyle ya da böyle, ortada bir hesaplaşma vardır. Oliver Stone da aslında sisteme inancını JFK gibi filmlerde gösteren bir yönetmen olarak, kendince bir hesaplaşmaya soyunmuş ve‘Snowden’ın öyküsünü ve meselenin perde arkasını, peliküle taşımış. Joseph Gordon-Levitt’in inandırıcı bir Snowden portresi çizdiği filmde Shailene Woodley (Snowden’ın kız arkadaşı Lindsay), Rhys Ifans (Snowden’in CIA’deki eğitmeni Corbin O’Brian), Zachary Quinto (gazeteci Glenn Greenwald), Tom Wilkinson (The Guardian muhabiri Ewen MacAskill) ve Melissa Leo (yönetmen Laura Poitras) gibi oyuncular da gayet iyi. Sonuç olarak günümüz toplumlarında özgür basının yerine ve önemine de vurgu yapan bu filmi, kesinlikle kaçırmayın derim. [caption id="attachment_23897" align="aligncenter" width="800"]Anthropoid Jamie Dornan ve Cillian Murphy[/caption]

Bir Suikastın Anatomisi

Nazi işgali altındaki Çekoslovakya’da, bir gece ülkeye paraşütle inen iki direnişçi, çok sayıda insanın katline neden olan ve ‘Prag Kasabı’ olarak ünlenen Reinhard Heydrich’e suikast düzenlemek üzere hazırlıklara başlar. Londra’daki muhalif güçler adına hareket eden Çek Jan Kubis ve Slovak Josef Gabcik, eylemin planlanma sürecinde yerel direnişçilerle hareket ederken dikkat çekmemek adına Marie ve Lenka adlı kadınlarla ilişki yaşıyormuş gibi görünürler. Ama çok geçmeden bu durum gerçek aşka yerini bırakır. Sean Ellis’in yönettiği Anthropoid, girişte özetlemeye çalıştığımız gerçek bir hikâyenin sinemasal yansıması. Tarihe Anthropoid Operasyonu olarak geçen olay, daha önce de üç kez beyazperdeye uyarlanmıştı. Suikast girişimi 27 Mayıs 1942’de gerçekleştirilmişti. Ünlü yönetmen Fritz Lang, yaşanan kimi detaylar henüz tam anlamıyla açığa çıkmamışken 1943’te, söz konusu olayı Hangmen Also Die! adlı filmiyle sinemaya taşımıştı. 1965’te bu kez Çek yönetmen Jirí Sequens, Atentát adlı yapımda ‘Heydrich suikastı’nı konu edinmişti. Kimi Bond filmlerinin ve Alfie’nin yönetmeni olarak da tanınan Lewis Gilbert ise 1975 tarihli Operation: Daybreak’te bir kez daha aynı sulara döndü. Bizde Zamana Güzellik Kat Türkçesiyle gösterime giren Cashback’in yönetmeni olarak hatırladığımız Sean Ellis, Anthropoid’le cesur direnişçilerin öyküsünü, adeta şimdiki zaman seyircisine hatırlatmak adına tekrar sinemaya taşımış. İki İrlandalı aktörün, Jamie Dornan ve Cillian Murphy’nin iki ana karakteri, Kubis ve Gabcik’i canlandırdığı film, sakin gelişen ve temposunu zamanla bulan bir çalışma olmuş. Ellis’in filmi dönem tasvirini de ruh ve görüntü olarak gayet başarılı yansıtıyor. Sonuç olarak Anthropoid’, tarihi referanslarıyla izlenmeye değer bir yapım, bu kayda değer çabayı ıskalamayın derim. Uğur Vardan'ın yazısı

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR