Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Eylül 2023

Kültür Sanat

“Kadın, Yahudi, Entelektüel”: Nazi Devleti’nin Gözünden Hannah Arendt

Wolfram Eilenberger

Paylaş

1

0


Totaliter Rejimlerde Sosyal Benlik Yapılanması

“Normalde böyle durumlarda karşımda biri durur, ben de onun kayıtlarımızdaki dosyasına bakıp ne yapacağımdan emin olurum. Peki seninle ne yapmam gerekiyor?”

İşin doğrusu Arendt’in ismi henüz Gestapo tarafından kayıt altına alınmamıştı ve şayet o Mayıs sabahı genç Gestapo görevlisine yardımcı olmak isteseydi bile Alexanderplatz yakınlarındaki bir kafede kahvaltısını yaptığı sırada annesiyle birlikte araca alınıp niçin sorguya götürüldüğünü açıklayamazdı.

Pek çok neden olabilirdi. Mesela politik nedenler dolayısıyla hakkında soruşturma açılan bir dizi isim Opitzstrasse’deki dairesinde saklanmıştı. Üstüne üstelik her gün Prusya Devlet Kütüphanesi’nin gazete arşivine gidiyor ve Siyonist arkadaşı Kurt Blumenfeld’in “gündelik dildeki anti-Semitik ifadeler” başlıklı bir derleme hazırlamasına yardım ediyordu. Oysa bu tarz materyallerin toplanması dahi artık yasa dışıydı.

Bununla birlikte muhtemelen o sıralar Gestapo’nun asıl maksadı sadece göz dağı vermekti; isim listeleri hazırlanıyordu – ve bu listelerdeki isimlerden hareketle başka listeler. Örneğin Bertolt Brecht’in adres defteri. Gestapo, Hitler iktidara geldikten çok kısa bir süre sonra Brecht’in evinde bulduğu bu deftere el koymuş ve böylece Berlin’de yaşayan –Arendt’in kocası Günther Stern’in de içlerinde bulunduğu– komünizme eğilimli entelektüellerin kimler olduğunu öğrenmişti. Ama Brecht, bu yeni kurulan kolluk kuvvetlerinin eline düşme korkusuyla, Reichstag yangını sırasında Berlin’den Paris’e kaçmıştı bile.  Zira 27 Şubat 1933 gecesi çıkan yangın, adeta uzun bir süre önce planlanmış bir dizi olayın başlangıcı için bir işaretti: rastgele tutuklanan, kırsal bölgelerdeki geçici toplama kamplarına gönderilen ya da işkence merkezine dönüştürülmüş jimnastik salonlarına götürülen insanlar. Sadece Berlin’de bu tarz iki yüzden fazla yer vardı. Nazi terörü günlük yaşamın bir parçası haline dönüşmüş, kurban sayısı binlere ulaşmıştı. Gestapo birimlerinden biri muhtemelen tam da o sıralar Arendt’in evini aramakla meşguldü. Peki ne bulacaklardı – eski Yunanca alıntılarla dolu düzinelerce defter, Heine’ın ve Hölderlin’in şiirleri, bir de 19. yüzyıl Berlin’indeki entelektüel hayata ilişkin çok sayıda çalışma. Nihayetinde devlet arşivlerine göre Arendt, Alman Bilim Birliği’nden burs alan masum bir felsefeci, klasik bir Berlin şahsiyetiydi: geliri olmayan bir akademisyen, kaynağı bulunmayan bir gazeteci. Bütün gününü kütüphanede geçirmeyecekti de ne yapacaktı – hem araştırma denen şey asla uykuya dalmazdı.

hannah arendt

Görünüşe bakılırsa Arendt’in annesinden de kayda değer bir bilgi edinemediler. Kızının çalışmaları hakkında sorguya çekilen (şu anki ismiyle) Martha Beerwald, kayıtlara iyi bir ebeveyn dayanışmasının nasıl olduğunu gösterir mahiyette bir ifade bıraktı: “Hayır, ne yaptığı hakkında hiçbir bilgim yok ama her ne yaptıysa haklıdır ve ben olsam ben de aynısını yapardım.” İkisi de gözaltına alındıkları gün serbest bırakıldılar. Avukat çağırmalarına bile gerek kalmadı. Yani şanslıydılar – en azından şimdilik. Fakat Arendt kararını vermişti, bu ülkede onun gibi insanların bir geleceği yoktu.

Hitler’in iktidara gelişinden sonraki bu ilk yazda “kim ve ne olduğuna karar vermenin bireylere bağlı olmadığını” başka hiç kimse Hannah Arendt’ten daha net bir biçimde ortaya koyamazdı. Arendt, Berlinli Rahel Varnhagen örneğinden yola çıkarak bir Alman Yahudisi ve entelektüelinin kimliğinde bir araya gelen dinamikleri araştırdı. Ve bu araştırma sayesinde sadece Rahel’in değil, eğitimli bütün Alman Yahudilerinin kaygı verici tarihinin psikolojik bir portresini çizdi. Neredeyse her şey asimilasyonla bağlantılıydı. Arendt, büyük ölçüde alıntılardan oluşturduğu kitabında, kayda değer bir süre boyunca Yahudi kökenlerini inkâr eden ve dolayısıyla hem dünyayla hem de kendisiyle istikrarlı bir ilişki kuramayan bir bilinci tasvir etti. Zira Rahel Varnhagen da tıpkı Arendt’in kendisi gibi üç yönden ötekiydi: kadın, Yahudi, entelektüel. Ama Arendt’ten farkı, olduğu kişi olmayı reddettiği için deneyimlediği acı verici özgecilikti.

“Rahel’in gerçeklerle, bilhassa da Yahudi olarak doğmuş olma gerçeğiyle mücadelesi hızla kendine karşı sürdürdüğü bir mücadeleye dönüştü. Bizatihi kendi varlığına rıza göstermeyi reddeden Rahel bu dezavantajlı benliği inkâr etmek, değiştirmek, yalanlarla yeniden şekillendirmek zorunda kaldı. Ne var ki, insan bir kez olsun kendi varlığını yadsıdı mı, geriye fazla seçeneği kalmaz. Tek bir amaç vardır: her zaman ve her an olduğu kişiden farklı olma uğraşı.”

Arendt’e göre Rahel’de insanın ihtiyaç duyduğu iki cesaret biçimi çarpışıyordu ve bu yönüyle de bütün bir çağı örnekliyordu. Bir tarafta kişiye kendi zekâsını kullanma ve böylelikle kendini “akıl insanı” olarak tanımlama imkânı sağlayan ilerici cesaret vardı, diğer taraftaysa bu kendini var kılma girişiminin –hiçbir bireyin tam anlamıyla kaçamayacağı– tarihsel ve kültürel koşullara bağlı olduğunu kabul etmek için gereken cesaret. Rahel’in yaşadığı çağ itibariyle cesaretin bu iki görünümü, kişinin kendi olma idealine ilerici bir anlayışla mı yoksa romantik bir anlayışla mı yaklaştığına göre değişiklik gösteriyor ve bu iki farklı ideal arasındaki gerilimde tezahür ediyordu. 

hannah arendt

Arendt’e göre ilerici bir anlayış kişiyi “geçmişin önyargılarından kurtarıp geleceğe rehberlik edebilir. Ama görünüşe bakılırsa böylesi bir anlayış ancak münferit bireyleri özgür kılabilir, ancak Crusoe’ların geleceğine doğrudan etki edebilir. Aklın özgür kıldığı bireyse her zaman geçmişini önyargılarla şekillendiren bir toplumla karşı karşıya gelir ve geçmiş gerçekliğin de bir gerçeklik olduğunu öğrenmeye zorlanır. Rahel için Yahudi olarak doğmak uzak geçmişin bir parçasıdır. Ama o her ne kadar bu gerçekliği zihninden silse de, onun Yahudiliği başkalarının zihninde geçmişe ilişkin bir önyargı, çirkin bir gerçek olarak kalır.”

Dolayısıyla hiç kimse güçler arasındaki gerilimden kaçamaz – mantık itibariyle kaçmamalıdır da. Çünkü böyle bir şey mümkün olsaydı bile bu, dünya ve gerçeklik olarak adlandırılmayı hak eden her şeyin kaybı anlamına gelirdi.

Görünüşte rasyonel bir saplantı uğruna dünyayı kaybetme tehlikesi: Arendt’in Rahel’e yönelttiği bu serzenişin temelinde kendisini akademik açıdan en çok biçimlendiren iki ismin, Martin Heidegger ve Karl Jaspers’ın felsefi adımlarının izi vardı. Ve daha Marburg’da öğrenci olduğu dönemlerde bile Heidegger’in düşüncelerinden etkilenmiş, modern dünya ve insanlık imgesindeki kör noktaları algılar hale gelmişti. Nitekim, Heidegger’in çığır açıcı eseri Varlık ve Zaman’da tanımlandığı üzere insan varlığı, akılla donatılmış bir “özne” olmaktan ziyade herhangi bir sebep bulunmaksızın dünyaya fırlatılmış bir “Dasein”, bir “Orada-Olan”dır. Düşünen ve her şeyin ötesinde eyleyen bir varlık olarak insan, anlam içeriğini karşılamak zorunda olduğu dilsiz bir “gerçeklikte” değil, ona her zaman anlamlı gelen bir “ortamda” yaşamıştır. Heidegger’a göre otantik bir varoluş, rasyonel karar ve hesaplamalarla ve hatta yerleşik kurallarla değil, daha ziyade varoluşsal krizlerin yaşandığı istisnai anlarda kişinin kendi varlığını muhafaza edebilmesi için gerek duyduğu cesaretle ilgiliydi. Bütün bu fikirler –hem Heidegger’in yakın bir arkadaşı ve felsefi yoldaşı olan hem de Arendt’in 1926 yılında Heidelberg’de kendisini doktora adayı olarak tanıttığı–  Karl Jaspers’ın zihninde de belirmişti. Fakat Jaspers’ın “varlık felsefesi” Heidegger’den farklı olarak karanlığın gücünü ve korku ya da ölüme yakın oluş gibi ayrıksı durumları daha az vurguluyordu ve odağında daha ziyade iletişim kurmak ya da ilgi göstermek gibi başkalarıyla olan ilişkiler üzerinden inşa edilecek daha özgür ve aydınlık bir yaşam vardı. Arendt ise bu yaklaşımların tamamını özümseyerek 1920’li yılların sonlarından itibaren insanlık haline ilişkin kendi yorumunu geliştirdi ve bu sayede Rahel Varnhagen’ınki gibi pek çok durumu son derece bağımsız bir yaklaşımla ele alabildi.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024