911
14 Haziran 2019 Öykü

911


Twitter'da Paylaş
0

Mutsuzluğu tatmadığım için romancı olamayacağımı, aşka tutulmadığım için şiir yazamayacağımı söyledi. Âşık olmadığıma memnunum. Neden herkes beni mutsuz etmeye çalışıyor? Dizelere sığamıyorum. Nedenini bilmediğim bir heyecan içimde. Anlayamıyorum. Ben aşk şiirleri yazmaya uğraşırken o, önemli şirket toplantılarına katılıyor.

“Sen, raporlar hazırla, bilgilendirici metinler yaz bence,” dedi. Yazı ile ilgili öneriler editörümden değil, yan ofiste çalışan Zehra’dan geldi. Onun da aklında betimlemeler, cümleler belli ki. Mutlaka kaleme almalıymış.

“Hayatım roman benim Bircan,” dedi.

Hodri meydan. Cesaret vermek kolay. Hadi yaz, aklına düşen o romanı tamamla. Zamanı yok ki. Hep yoğun, hep iş. Toplantılarda. Geriye kalan saatlerde de aşkıyla beraber sanırım. Dün kulak misafiri oldum. Telefonda vazgeçilmezine yarım saat boyunca söylendi. Modern zamanların tanımadığım duyguları. Ertesi gün kesin vazgeçer dedim. Yanıldım. İlişki, çatışmayla, bağıra çağıra devam edebiliyor. Hayret ediyorum. Ben kendime yetiyorum. Aniden karşıma bir cin çıksa ne olur? Açıl susam açıl diye seslensem hangi mağarada işime yarayacak bir hazineye ulaşabilirim? Ayrıca, Alaaddin’in sihirli lambasını kim bana altın tepside sunabilir, bilmiyorum.

Yaşamadığım aşkları yaşamış gibi yazabilirim ama Zehra’yı ikna edemem. Geçenlerde ofiste yazmaya öyle bir daldım ki, şefim beni suç üstü yakaladığında farketmedim. Başımı çevirdim. Göz göze geldik. Uzun bir nutuk çekti. “Zor zamanlardan geçiyoruz,” dedi. Hedeflerime mutlaka ulaşmam gerektiğini anımsattı. İşime yoğunlaşmanın bana başarıyı ve finansal rahatlığı getireceğini, yazarak kendimi geçindirecek parayı kazanamayacağımı özellikle vurguladı. Ünvanımı kaybetmemin an meselesi olabileceğine dair dolaylı tehditini bile sezdim. “Sen Sarah Jio’ musun ki,” diye sordu. Yok değilim tabi, ne münasebet dedim. Çok satan yazar olma gibi bir kaygımın bulunmadığını, çabamın kendi çapımda edebi metinler üretmeye yönelik olduğunu söyleyemedim. Arada ne fark var, diye sorabilirdi.

Ama sormadı.

Onun yerine bana bir saat kendi yöneticisini şikâyet etti. Oradan buradan konuştuk. Ben de şefimin parasal sorumluluk duygusunu hikâyeme katmak üzere özenle not aldım. “Ya işte böyle patron” diyemedim. Konuşun, anlatın bana. Malzeme hazır.

Her duyduğumu, her duygumu, duygularınızı, hatta beden dilinizdeki değişimleri bile kayda geçiriyorum. Hiç beklemediğiniz bir sayfada ansızın bir kurgunun kollarına düşeceksiniz. Haberiniz olsun. Belki biraz biçim değiştirecek, yazdığım sahneleri şereflendireceksiniz. Romanım yayınlandığında da, satırların arasına sıkışan o karakter yoksa ben miyim sorusunu aklınıza bile getirmeyin. Ayrıca uzaktan bakınca cazip gözüken o ana kahraman olamayabilirsiniz. Şimdiden özür diliyorum. Sizi, ismi cismi belirsiz bir neferin sesi, gölgesi veya esintisi olabileceğinize inandıracağım. Aklınızı bulandıracağım.

Bunları düşündüğüme inanamıyorum.  Ser vereceğim sır vermeyeceğim diye kendime söz vermiştim.

Neyse, konuşmamızın sonunda yazdıklarımı okumak istedi. Şefin zamanı kısıtlı biliyorum. Bir çırpıda okuyabilir diye düşünerek, eline öykümü tutuşturdum.

“Sonra okurum. Hadi işlerimize dönelim” demez mi?

Dönelim bakalım. Dönelim ve yıllık cirosu bilmem ne kadar olan, son iki yıldır kâr edemeyen, müşteri memnuniyetinde durmadan sınıfta kalan, personeli harcanacak kaynak gibi kullanan, sosyal sorumluluk projelerinin büyük ustası görünen bu muhteşem şirkette ne zamana kadar çalışabileceğimizi düşünelim. Şef mutlaka gerçeği biliyor. İtiraf etmek işine gelmiyor. İşine dönse de biliyor. Hedeflerine ulaşsa da biliyor. Hedefler hep artacak. Maaşı artmayacak. Üstündeki baskı artacak. Ekibe destek artmayacak. Kocasının ona desteği de artmayacak. Kendisi de hayattan beklentilerini artırmıyor mu? İkizlerin okulunu değiştirmek, mutfağını yenilemek istiyor. Bir de arabasından, Alzheimer’lı annesinden, alnındaki sert çizgilerden ve göz kenarlarından hoşnut değil.

“Gülerken yüzümün değişik bölgelerinde epey kırışıklık beliriyor. Rahatsız oluyorum. Yaşlı ve yorgun gösteriyor beni”.

“Yorgun değil misin?”

“Aslında ne istiyorum Bircan biliyor musun?”

“Her şeyi bırakıp gitmek ve sonsuza dek genç ve seksi kalmak istiyorsun”.

“Kendi belirlemediğim amaçların peşinde şu güzelim yaşları tüketmek yerine, bizzat planladığımı yapmayı arzuluyorum. Bir köy evinde yaşayayım. Bahçemde meyve ağaçlarım olsun. Çayımı demleyip içerken, şirketin beni yoran tüm sorunlarından uzak olmayı diliyorum. Anlıyor musun Bircan? Huzur ve mutluluktan başka hiç bir beklentim yok.”

Anladım tabii.

Instagram’da hep beğendiğin, uzakta bir yerde seni beklediğine adın gibi emin olduğun o tanımsız taşra hayatına özlem duyuyorsun. Taşra dediysem yüksek olasılıkla Ege kasabalarından birini kastediyorsun. Hülyaların, doğası gereği doğuya değil batıya gidiyor. Apartmanın eski mutfağında, Fransız balkonundaki tek saksı bitkinin gübresiz toprağına yumurta kırıntılarını gömerken, kalsiyumun yararları aklına geliyor. Vücudundaki kalsiyum bile ilerleyen yaşınla birlikte erozyana uğruyor. Bak hitabım bile sizden sene döndü. Nasıl sıkıldığımı anla.

Bu yılın mutfaklarında baskın renk, nane yeşili ve mat siyah. Doğal taşlar çok yaygın kullanılıyor.

Şefim Hande fazlalıklarından arındırılmış bir hayata kavuşmak istiyor.

O yüzden öyküme de ilgi gösterir diye düşündüm.

Etkili bir anlatım şekli sunayım diye, yazdığım 911 kelimenin üzerinde acilen çalıştım. Ele avuca sığmaz bir öykü kurabilmek için metnin biçimsel özellikleriyle, cümleleriyle, imgeleriyle, dilin ezgisiyle epeyce uğraştım. Mühendis gibi analiz yaptım. Müteahhit olup sapasağlam bir çatı kurdum. Marangoz özeni gösterip el emeği verdim. Heykeltraş edasıyla kelimelerimi sağından solundan incelterek, seyrelterek yonttum. Her kelime öz olsun, yerli yerine otursun ve sen hayali bahçene karşı demli çayını zevkle yudumlarken tüm metni bir molada oku diye nasıl çabaladım. Anda kalabilmen için anlatıyı mikro bir evrene hapsettim. Çılgın ayrıntılara yoğunlaştım. Zihnin akıntıma kapılsın diye kim bilir kaç kez tekrar tekrar yazdım. Fazlalıkları, yükleri de fırlatıp attım. İçinde çekici hikâye barındırmayan bir anlatıya, sadece dili şiirsel diye ilgi göstermezsin diye düşündüm. Gözün hiç durmadan sosyal medyaya ya da Whatsapp mesajlarına kaymasın. Meseleyi tam da merkeze yerleştirdim.

Yanıldım.

911 kelimenin 100 tanesini bile adam gibi okumadığına adım gibi eminim. Seni de suçlayamıyorum. Seçicisin. Bir öykü okumak ile kaybedeceğin zamanda kim bilir seni tatmin edecek hangi uğraşı ile mutluluğa erişeceksin.

Bunları yazabildiğime gerçekten inanamıyorum.  Kızmayacağım diye söz vermemiş miydim kendime?

Neyse, Zehra raporlarla uğraşmamı öneriyor. Şirkette yaptığım sunumlar ilgi uyandırıyor. Bir konuyu görsel anlatabilme becerimden ayrıntılı söz etmediğim için haklısınız, bilmiyorsunuz.

Örneğin, nitelikli metinler okudukça zihinsel ve ruhsal mutluluk artışını çizgi grafikli bir sunum eşliğinde nasıl açıklayabileceğimi düşünemiyorsunuz.

Mutsuz değilim, romancı olamam. Âşık değilim, şair olamam. Zehra’nın öğüdünü dinlemeliyim. Ama dilerseniz bir grafikle niçin derhal bir öykü okumanız gerektiğini özetleyebilirim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR