Yirmibeş yıldır Fransa’da yaşıyorum, gazetecilikte 50 yılımı çoktan doldurdum. Bu 25 yılın hemen hemen 20 sini bu ülkede gazeteci olarak geçirdim.
Pek çok seçimin tanığı oldum, epey Cumhurbaşkanı izledim, Sarkozy gibisini de gördüm, Holland gibi şeker adamları da, hatta bir keresinde Paris’in Concord meydanında Holland ile karşılaşıp selamlaştım, ne koruması vardı, ne de etrafını sarmış bir kalabalık. Zaten cumhurbaşkanlığı sırasında motosikleti ile saraydan kaçıp zamparalık yaptığı da gazetelere düşmüştü. İlginç bir adamdı.
Fransa’da bu son 25 yılda pek çok terör olayının, grevlerin, öğrenci eylemlerinin, sokak gösterilerinin de tanığı oldum, meydanları dolduran hırçın kalabalıkları da. Polisin sert ve anlamsız müdahaleleri son cumhurbaşkanı döneminde başladı, zaten onun faşist tavırları herkesi epeydir rahatsız ediyor.
Cumhurbaşkanlığı sarayının etrafındaki yolların trafiğe kapatılması ve dünyanın en önemli lüks satış sokaklarından birisinin felç edilmesi onunla başladı.
Bu kızgınlığın cevabını halk bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde verecektir. Fransa’da hep böyle oluyor, sözün kısası demokrasi işliyor. Örneğin 27 Ocak 2022 tüm ülkede genel grev vardı.
Türkiye’yi, Türkiye’de olup bitenleri genellikle yurt dışından yayın yapan gazetecilerin internet sitesinden ve birkaç televizyonun haber bültenlerinden izleyebiliyorum.
Bir kere gazetelerin ve gazetecilerin “yandaş” ve “muhalif” olmak üzere ikiye bölünmüş olmalarını bir türlü anlayamıyorum, çünkü bunun tarihimizde örneği var; Adnan Menderes iktidarı sırasında bu tür ayrışmalar olmuş ve bundan zararlı çıkan iktidar olmuştu. O zaman şimdiki iktidar acaba neden aynı yanlışta ısrar ediyor?
Ekonomi birden bire alt üst oldu. Faizi indireceğim diye ısrar edilince döviz fırladı…
Ülkede üretim zaten çok aza inmişti, çünkü hemen hemen her şey satılmıştı ve ülkenin ekonomisi bina yapımı ile sürüyordu. Bina stokları gereğinin üzerine çıkınca herkes şaşıp kalıverdi.
Şimdi Türkiye’nin cumhurbaşkanı ve emrindeki medya ile trolleri hapisteki bilim insanlarını, gazetecileri, genç öğrencileri ve sanatçıları bir kenara bırakıp, hapiste olmayan sanatçılarla uğraşmaya başladılar.

Bir sanatçıyı “dilini koparmakla” tehdit ederken, diğer bir sanatçının fiziksel görünümü ile dalga geçenler çıktı ortaya.
Daha gerçekçi bir anlatımla, Sezen Aksu yıllar önce yapmış olduğu bir şarkısı ile tehdit edilmeye başlandı, hem de doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından hedef gösteriliyor.
Troller denilen, Türkçe bilgileri bile tartışma konusu olan sosyal medya canavarları da Fazıl Say’ın fiziksel durumu ile dalga geçiyorlar.

Fazıl’ı ilk dinlediğimde sanıyorum ya 4 ya da 5 yaşındaydı. O zamanlar Ankara Barış Gazetesi’nde Virgül adlı köşemi yazıyordum ve babası, değerli dost Ahmet Say oğlunu dinlememi istemiş, evlerine davet etmişti. O gün nasıl heyecanlanmış olduğumu yıllar sonra Paris’teki bir konseri sonrasında Fazıl Say’a kısaca söylemiştim. Türkiye’nin yetiştirdiği ender sanatçılardan birisidir ve onunla dalga geçmeye kalkışmak kimsenin haddi olmamalıdır.
Sezen Aksu’nun evine ilk gittiğimde Ajda Pekkan’ın menajeriydim. Bir televizyon programı için görüşmeye gitmiştim. Onu ilk tanıyışım, daha ünlü olmadığı zamanlarda Bodrum’dadır. Sezen Aksu her şeyden önce şairdir ve şairler yarını kuranlardır.
Şimdi sosyal medyada, onun daha önce iktidardan yana tavır almış olduğu vs. eleştirileri yapılıyor ve bu nedenle de sahip çıkmamak gerektiği bile söylenebiliyor. Bu en azından ayıptır! Unutmamalı ki Sezen Aksu’ya yapılan tehdit, tüm sanatçıları kapsar, ayrıca insanlar bugün dün düşündüğü gibi düşünmeyebilirler ve bunu da açıkça söyleyebilirler. Kimse dünkü düşüncelerinden ötürü bugün kınanamaz… Bu en azından demokrat olmaya sığmaz…
Sokak röportajları yaparak halkın sesi olmayı deneyen YouTube siteleri var. Onlara baktığınız zaman memlekette kıyamet kopuyor, insanlar aç, zamlar korkunç, maaşlar yetersiz, gençler işsiz, doktorlar güvensiz, öğretmenler atanamıyor, emekliler (ben dahil) sürünüyor, yayıncılar kâğıt bulup kitap üretemiyor (benim yayıncım dahil), üretim yok, tarım bunalımda çünkü mazot ve gübre fiyatları uçmuş.
Eşimi dostumu arıyorum. Hepsinin canı sıkkın, hepsi umutsuz, hepsi konuşmaya korkuyor, hepsi sinmiş, gençler memleketten kaçmanın yolunu arıyor, yurtdışına gitmek isteyen gençlerin %60 oranında olduğu söyleniyor…
Yahu ne oluyor?
Memlekette savaş mı var, yoksa bu post modern bir iç savaş mı? Bütün gücü elinde bulunduran iktidarın yürütttüğü, muhalafetin bile ses çıkartamadığı bir sindirme harekâtı mı gerçekleşiyor?
Almanya’dan yayın yapan Ahmet Bozkuş’u dinliyorum, hafta içi her gün YouTube’ten yayın yapıyor, Türkiye saati ile 20:00'de, o da genç bir şair, yani yarını kuranlardan ve öyle kızgın ki anlatamam size. Bence bu genç adamın söylediklerine ve Can Dündar’ın Almanya’dan yaptığı yorumlara değer vermek gerekiyor. Muhalefette olanların, parti olsun, kişi olsun, herkesin bu iki yayını dinlemesinde yarar var.
Garip şeyler oluyor ve ben anlamakta güçlük çekiyorum.
Bunca yıl parti genel başkanları ile seçim gezilerine gittim, söyleşiler yaptım, sohbetlerinde bulundum, fakat böylesini hiç görmedim.
Sedat Peker, mafya eskisi; ya pazarlık yapmak için ya da tövbekâr olduğundan konuşmaya başlamıştı, ne yaptılar ne ettiler susturdular. Neden? Demek ki Peker’in anlattıklarında gerçeklik payı vardı. Yoksa susturmazlardı, karşısına öyle belgelerle çıkarlardı ki, adamın sesi kendiliğinden kesilirdi, beceremediler, yani bir mafya eskisine koskoca iktidar yenik düştü bile…
Kar yağdı. İstanbul kar altında kaldı. Belediye başkanı her dakka sosyal medyadan nerelerde olduğunu, karla mücadelenin nasıl yapıldığını anlatmayı sürdürüyor.
Adamın bir yemek randevusu varmış, her şeyi bir kenara bıraktılar, oturdular belediye başkanının yediği balığı konu etmeye başladılar. Gerçekten anlaşılır gibi değil.
Oysa İstanbul Hava Limanında inanılmaz bir rezalet yaşanıyor ve bu konuda kimse çıkıp ne özür diliyor, ne de doğru dürüst çare üretiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, evinden yaptığı sosyal medya yayınında devletin içinde hâlâ yurdunu seven bürokratlar olduğunu ve onların yapılmış yolsuzlukların dosyalarını kendilerine iletmekte olduklarını açıklıyor.
Dedim ya, bu post modern bir iç savaş! Devleti ele geçirmek isteyen iktidar ile devleti iktidara kaptırmamaya çalışanların arasındaki bir savaş bu.
Üstelik güç dengesi de pek yok, çünkü iktidar çok güçlü, her şey onların kontrolünde. Beğenmediklerini, kontrol dışında kalanları hapse atıyorlar ve konuşmalarını bir ölçüde engelliyorlar. Neden hapiste olduğunu bilmediği halde yıllardır “tutuklu” olanlar var, olacak olanlar da!
Adalet sistemi çökmüş durumda fakat ne avukatlar ne de hakimler yürüyüş yapmıyorlar.
Boğaziçi Üniversitesi'nde olup bitenler malûm, ne var ki diğer üniversitelerdeki bilim insanları cüppelerini giyinip Boğaziçi Üniversitesi'nde olup bitenleri protesto etmiyorlar. Herkes gölgesinden korkar olmuş.
Doktorlar uzun nöbet saatlerinden, yetersiz maaştan ve daha da önemlisi can korkusundan çok rahatsızlar, fakat önlüklerini giyinip yürüyüş yapmıyorlar.
Ben 25 yıldır yaşamakta olduğum Fransa’da böyle gördüm, birisi bir şeyden memnun değilse çıkar protesto eder, iktidarı uyarır, bu demokrasinin bir gereğidir.
Cumhurbaşkanı ikide bir demokrasinin var olduğundan söz ediyor etmesine de ortada demokrasinin “d”si yok…
Bir şeyi unutmamak gerekiyor, bu millet İstiklâl Savaşı’nda karşısındaki çok güçlü olanları yenmeyi bilmiş bir millettir, ayrıca yakın cumhuriyet tarihimizde bir demokrat parti deneyimi vardır ve hiç de iyi sonuçlanmamıştır.

İyisi mi, yol yakınken erken seçime gidilsin ve bu ip inceldiği yerden kopuversin.






