Semt pazarı yine ana baba günü. Muhtarlığın önündeki meyve tezgâhının önünde bir sıra var, sanki arap atı kuyruğu. Yakınlaşabildiğim mesafeye gelince, derin bir nefes aldım, olanca cesaretimle sesimin yettiğince, “Muuuusaaa,” diye bağırdım. Yirmi beşinde var yok, şişman, göbekli, daha şimdiden saçları seyrelmeye başlamış tezgâh sahibi, ekmek teknesinin arkasından beni fark edince yüzü aydınlandı. Beline bağladığı, kirlenmeye yüz tutmuş mavi önlüğüne ellerini çabucak sildi. Arkama saklamaya çalıştığım elimi öpmeye çalışırken bir yandan da, “Aman efenim, bu şerefi neye borçluyum, buyurun buyurun,” diyerek beni üzümlerin arkasına çekiştirdi. Tombul elleriyle nazikçe tuttuğu kolumdan beni sürüklerken, ayak parmaklarının ucuna yükselip arka tarafa doğru seslendi: “İki çay, ince belli olsun.” Sınıfta da böyle aceleciydi.
Hani derler ya, lafı uzatma, son söyleyeceğini önce söyle diye. Tam da öyle oldu. Hatır sormalar, havadan sudan konuşmalar kısa sürede tükenince lafı dolandırmadan sorumu yapıştırıverdim. “Senin tezgâhında çalışmak istiyorum, beni işe alır mısın oğlum?” Şaşırdığı her halinden belliydi. “Aman hocam, estağfurullah, benimle eğleniyor musunuz?” derken, göz bebeklerinde muzip ışıltı yandı, söndü. Ödevini yapmadığı günlerde karşımda duran, küçük çocuk gibiydi. Cevap veremedim. Sessizliğimi bozmak istemiş olacak ki, “Hımm! Anladım sosyal deney mi diyorlar ne, ondan yapıyorsunuz,” derken kırpmaya çalıştığı sol gözünü görmezden geldim. “Rüzgâra tükürdüm, yüzüme vurdu. Ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Şimdi bir daha soruyorum, beni işe alır mısın?” diye mırıldandım. Sesimi kendim bile zor duymuştum. Musa’nın bronz çehresine kapkara bir gölge düştü. “Anladım,” derken başı öne eğildi. Huzursuzlanmıştı. Ne zaman soru sorsam, oynadığı beyaz yakanın düğmesi gibi, kirli mavi önlüğünün bağcığını çekiştirmeye başladı. Bu kez sessizliği bozma sırası bana gelmişti. “Ücreti dert etme, zamanı gelince konuşuruz,” dedim. Dedim de, akşam ziyaretlerini gittikçe sıklaştıran ev sahibine ne diyeceğimi bilemedim. Hazıra dağ dayanmazmış derler, evde satılacak çok bir şey de kalmadı. Kitaplarımı ve plaklarımı da elden çıkaramam ya.
“Tezgâhım da, ben de emrinizdeyiz,” diyerek elimi tuttu Musa. Bardaklarımızda kalan son yudumları içerken rolleri değişmiştik. Artık ben Musa’ya değil, o bana karnımı doyurmayı, hayatta kalmayı öğretecekti. “Başlayalım mı?” diye sormama fırsat bırakmadı. Üzüm kasalarının altından çekip çıkardığı tertemiz mavi önlüğü çabucak elime tutuşturdu. Gözlerime bakamadı. “Hadi bakalım, bu kadar gevezelik yeter,” diyerek ayağa kalktım. Tezgâhın başına geçtim. Her sabah, sınıfa gelen öğrencilerimin başını okşadığım gibi salkımlara dokundum birkaç kez. Aynı anda hem avazının çıktığı kadar bağırıp hem de müşterileriyle ustalıkla ilgilenen genç adamı izledim. Çok zor değildi. Yapabilirdim. Şimdilik bağırmasam da olurdu. Belki ilerleyen zamanlarda ona da alışırdım. Yeni çalışma hayatıma adım attığım o anın üzerinden henüz dakikalar geçmişti ki, başıma dikilen yaşlı kadın, dişsiz ağzını göstere göstere; “Evladım, tart bakalım oradan iki kilo karışık, çürük çarıkları koyma sakın, bir daha almam bak,” dediğinde göğsüme kocaman bir sıkıntı çöktü. Yüzüme yansıması da an meselesi. Duymazdan geldim. Özenle seçtiğim kimi siyah, kimi sarı üzümleri, kesekâğıdına beceriksizce doldurmaya çalışırken, huysuzluk yapmaya meraklı bu teyze, “Elin de pek ağırmış, akşama kadar seni bekleyemem kızanım,” diyerek söylenmeye devam etti. Bir şeyler demek istedim kelimeler sesimle birleşmedi. Salkımları, tek tek seçerek kesekâğıdına doldururken, “ Aaa o çürüğü koyma sakın. Çer çöp ne varsa doldurdun,” diyerek sesini yükseltince sol elim bu ağırlığı daha fazla kaldıramadı. Ayaklarımın dibine eğilip telaşla dökülenleri toplamaya çalışan Musa, “Dert etme hocam, hemen hallederim,” derken sesi çok uzaklardan geliyordu. Yüzüme baktı. Donup kalmıştım. Ödenmesi geciken faturalar, kapıyı sık sık çalmaya başlayan ev sahibi, yıllarca öğretmek için uğraştığım adalet, hak kaybına uğrayanlara destek için attığım imza, sarı zarf içinde gelen tebliğ, toplanır mıydı çabucak? Yirmi beş yıl önce girdiğim sınıfın kapısı kapanmıştı. Tezgâhın önünde bekleşen kalabalığın sesleriyle Musa işinin başına döndü, beklemeye tahammülü olmayan yaşlı kadın da gerdanını sallandıra sallandıra yürüyüp gitti. Almadı üzümleri.
Akşam ezanının yatsı ile buluştuğu anlara yakın tezgâhı toplarken Musa’nın tedirginliği gözümden kaçmadı. Sızlayan ayaklarıma mı yanayım yoksa işverenimi memnun edememenin sebebini mi sorayım? Boş verdim. Ayrılırken ardımdan bağırdı: “Yarın sabah Erenköy’deyiz hocam.”
Bayağı bayağı alıştım. Hatta, o gün keyfim yerindeydi, tam manasıyla pazarcı ağzı olmasa da hafiften bağırıyorum. “Üzümler kütür kütür, gel hepsini götür”, “Onu bunu yedim bahane, bu üzümler şahane”. Birkaç hile bile öğrendim. Bozulmaya başlayanlar tezgâhın arkasına, parlak ve diri olanlar öne dizilecek. Pakete koyarken önce ön sıradan alacaksın ki arada arkadan koydukların belli olmayacak. En üste de ön sıradan koymayı ihmal etme. O faturalar ödenecek. Kira zamanında yatırılacak. Karnımız doyacak.
Tezgâha yaklaşan çocuk görünce de dayanamadan başlıyordum sormaya. “Üç kere beş, bir yıl kaç hafta, kış aylarını say bakalım…” Beşte beş yapana hemen bir salkım üzüm hediye ediyordum. Musa da alışmıştı bu duruma. Hiç ses etmiyordu. Çoğu zaman hoşuna bile gidiyor olacak ki yandan yandan lafa karışıp katılıyordu bu küçük oyunumuza. O gün sabahın erken saatlerinde avukatlar gelene kadar da keyfimiz yerindeydi. Geçinip gidiyorduk. İçlerinden en genç görünümlü, saçları özenle taranmış, beyaz gömlekli adam, elinde tuttuğu kâğıtla karşımıza dikildi. Çenesindeki gamzesinin gölgelediği keskin dudaklarının içinden yükselen bas bariton sesiyle, “Haksızlığa karşı çıkmak için imzalayın lütfen,” dediğini duyunca dikkat kesildim. Epeydir konuşuluyordu esnaf arasında. Yüksek kira artışı sıkıntı yaratmıştı. Tezgâhını kapatmak zorunda kalacak çok kişi vardı. Harekete geçilmişti. İmzayı atmak için kalemi eline alan Musa’nın tombul parmaklarından kavradım. “Hayır, imzalama,” diye bağırdım. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. O faturalar ödenecek. Kira zamanında yatırılacak. Karnımız doyacak.






