Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Şubat 2021

Edebiyat

Thomas Bernhard: Stilize Edilmiş Öfkenin Barok Hali

Umut Dağıstan

Paylaş

1

0


Thomas Bernhard’ın pek çok eseri otobiyografik özellikler taşır. Onun düzyazısı öfkenin, başkaldırının ve tutkuların stilize olmuş halidir.

“Ölüm benim temamdır, çünkü hayat benim temamdır.”

Thomas Bernhard

Yaşımız kaç olursa olsun hepimizin içinde bastırılmış, huysuz, huzursuz, herkese ve her şeye öfkeli genç bir ses vardır. Uçlarda yaşayan bu gencin enerjisine, teklifsizce hayattan bir şeyler isteme cesaretine hem hayran kalırız hem de için için ondan korkar, sesini fazla yükseltmesinden rahatsız oluruz. Çünkü çoğunlukla patavatsız ve toydur, söylenmesi gerekenleri çok erken ya da iş işten geçtikten sonra gürültüyle söylemiştir hep. Onu çok iyi tanırız. Bir zamanlar tüm benliğimizi esir almıştır. Arada sırada belki hoş bir anı olarak kendini hatırlatsa da, artık uzaklarda kalmış eski bir dosttur o. Sevgili olacak kadar çekici, ama üstüne bir hayat yatırımı yapılamayacak kadar havaridir. Yıllar geçtikçe hayat onu biraz daha unutturur bize. Yüzü silikleşir, sesi daha az duyulur… Sonra bir gün bir yazar çıkar ve içimizdeki o öfkeli gençle bizi bir kez daha buluşturur. Üstelik ondaki toyluk törpülenmiş, cesaret dozu fazlasıyla artmış, öfke ise hiç olmadığı kadar sertleşmiştir. İşte Thomas Bernhard’ı okumak, yaşımız kaç olursa olsun içimizdeki huysuz, huzursuz, öfkeli gençle yeniden karşılaşmak gibidir. Hem heyecan verici hem ürkütücüdür.

thomas bernhard

Bernhard’ın çocukluğu, gayrimeşru doğumunun utancıyla ve yakasını bir türlü bırakmayan hastalıklarla boğuşarak geçmiştir. 1931 yılında Avusturyalı bir anne babanın evlilik dışı oğlu olarak Hollanda'da doğan ancak Avusturya’da büyükanne ve büyükbabası tarafından ve babasını hiç tanımadan büyütülen Thomas Bernhard, beş ciltlik otobiyografisinde, Nazi rejimi ve Katolik yatılı okul baskıları altında geçen bu huzursuz ve mutsuz çocukluğu anlatır. Anne ve babası tarafından bırakılan, sağlık durumu kötü olan Bernhard’ın çocukluk yıllarının bir de İkinci Dünya Savaşı’na denk geldiği göz önüne alınırsa hayatın onun için iyi başlamadığı ortadadır. Hayata karşı duyduğu öfkenin tohumları muhtemelen o yıllarda atılmıştır. Böylesi koşullarda büyüyen bir çocuğun ya derisi fazlasıyla kalınlaşacak ya da ileride yazacağı kitaplarında tiksinerek bahsedeceği o silik insanlardan birine dönüşecektir. Veya belki daha da beteri, kayıp babanın yerine ülkesi Avusturya’yı koyacak, elinde kalan yegâne ikameye milliyetçi bir ısrarla sarılacaktır. Ama Bernhard kolay olmayanı tercih edecektir. Bununla da kalmayacak ülkesine öfkenin çok ötesinde bir kin de besleyecektir hep. Yazılarında anne ve babasını sürekli öldürecek, herkesin övgüyle bahsettiği, o kutsal anne sevgisi onun için duygusal şantajın ve sömürünün en doğrudan kaynağı olacaktır.

Thomas Bernhard önce şiirleriyle tanınmış, ancak ilk romanı Don (Frost) ile geniş bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Bu romanı yazdığı sıralarda inşaatlarda çalışmakta, kamyon şoförlüğü yapmaktadır. Ödül alan bu romanından kazandığı parayla bir çiftlik evi satın alacak ve bundan sonraki yaşamının büyük çoğunlukla hep kırsalda geçirecektir.

Thomas Bernhard’ın pek çok eseri otobiyografik özellikler taşır. Onun düzyazısı öfkenin, başkaldırının ve tutkuların stilize olmuş halidir. Yoğun bir trafikte sıkışıp kalmışken ya da bir bankada hiç ilerlemeyen anlamsız bir sırada çaresizce beklerken veya yağmurda yürümeye çalışırken yanımızdan hızla geçen bir araba her tarafımızı ıslattığında, ya da soğuk ve kasvetli bir gecede bizi tek başımıza bırakan insanları düşünürken hissettiğimiz bütün öfkelerin yansımasını buluruz onun romanlarında. O ülkesi Avusturya’nın bir aptallar topluluğu olduğunu, bilim dünyasının sansasyonel şarlatanlardan oluştuğunu, sanat dünyasının ondan geri kalır yanının olmadığını, her yerde yeteneğin değil, vasatın iktidarının yüceltildiğini, şehirlerin iğrenç yapıların bir araya gelmiş hali olduğunu, tüm insanların çıkarcı riyakârlar olduğunu söylerken ya da durmadan söylerken mi demeliyim, bu hırçın düzyazıda haklı bir öfke, ister istemez kendimizden bir şeyler buluruz. Zaman zaman pek de yüksek sesle olmamak şartıyla söylemek istediğimiz bir şeyi, bu Avusturyalı adam bağıra çağıra söylemektedir. Bazen sayfalar boyunca aynı şeyi söyleyen, deyim yerindeyse mızmızlık eden kahramanları sadece hayata öfkelerini kusmazlar, aynı zamanda onun bilinçli kötülüğün oyun sahası olduğunu da hatırlatırlar. Bernhard kahramanları cümle üstüne cümle kurarken aynı zamanda öfke üstüne öfke biriktirirler. Ülkesinde skandal yaratan adam olarak anılması boşuna değildir. Zira bu öfkeden nasibini en çok Avusturya almıştır. Yine de yaşadığı dönemde ülkesinde normalin çok üstünde bir ilgiye mazhar olmuştur. Özellikle Odun Kesmek adlı yapıtında Avusturya toplumunu ve onun kültürel kimliğini sertçe eleştirir. Roman polis tarafından toplatılır. Resmi gerekçe; Viyanalı ünlü bir şahsiyetin aşağılayıcı bir şekilde anlatılmasıdır. Ancak gerçek, yapıtta daha bütünlüklü bir aşağılanmanın olmasıdır.

thomas bernhard

Sistemin dışında kalan kahramanları belki de akıl sağlığını korumak için sistemin sacayağı olan geleneklere saldırmakta ve kendi tutkularını her şeyin üstünde görmektedirler. Kireç Ocağı romanının kahramanı Konrad, işitmeyle ilgili bilimsel bir çalışmaya otuz yılını adar. Ailesinden kalan mirası, kendinin tüm mal varlığını, her şeyini bu çalışmaya harcar. En sonunda konuyla ilgili her şeyin kafasında olduğunu onu bir türlü yazıya dökmediğini belirtir. Bu aynı zamanda onun hastalıklı tutkusunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğinin de itirafıdır. Belki de gerçekleştirmek istemediğinin, ihtimal olarak kalmasını istediğinin.

Başyapıtı kabul edilen Bitik Adam’ın kahramanı Wertheimer büyük bir piyanist olmak ister ama bunu başaramaz ve kimselerin tanımadığı bir taşralı olarak kalır. Romanın anlatıcısı onun bu yüzden intihar ettiğini, başarısızlığı kabul edemediğini söyler. Ama roman ilerledikçe anlatıcının pek de dürüst olmadığını, onun da aynı sonuçsuz hayalleri kurduğunu, belki de Wertheimer kadar cesur olmadığını anlarız.

Kabul etmek gerekir ki, Bernhard’ın okurundan emek isteyen zor bir dili var. Yine de bunu göze alan okurlara, tekrarlarla örülen, uzun cümleler ve tek paragraflık bölümlerden oluşan ve ne kadar uzağa açılsalar ve konu dışına çıksalar da çoğunlukla kendi üstüne kapanan kitapları yüksek bir estetik haz vaat eder. Odak noktası bazen müzik, bazen resim ya da operadır, ama her romanı aslında tıpkı büyük bir pazılın parçası gibi, daha büyük bir romanın parçasıdır. Romanlarında klasik anlamda bir olay örgüsü bulunmaz, bu nedenle okur romana istediği yerden başlayabilir, metnin dairemsi yapısı her girişi aynı cömertlikle kabul eder. Ölüm, delilik, yalnızlık, ulus, taşralılık, intihar yapıtların temel izlekleridir. Salt var olmak bile, insanın tüm ömrü boyunca üstünden atmaya çalıştığı trajik bir yüktür. Kurtuluş her zaman olduğu gibi sanat ya da bilimdedir. Ama kurumsallaşan her disiplin Bernhard’a göre çürümüştür. Bu yüzden kurtuluşu ima etse de aslında bir kurtuluş yoktur ortada. Azıcık düşünebilen herkes acı çekmeye yazgılıdır.

thomas bernhard

Bernhard’ın öfkesinden nasibini en çok örgütlü kötülüğün en büyük temsilcisi olarak gördüğü devlet almıştır. İster demokrasi olsun, ister diktatörlük, devletin olduğu yerde sömürü ve tahakküm vardır. Devlet vicdansız bir işletmedir, kârını ise kendi vatandaşları üzerinden ve çoğunlukla kanla sağlamaktadır. Sistemi sürdüren devlet memurları da Bernhard’ın hışmından kaçamazlar. Eski Ustalar romanında o çok kutsanan öğretmenlik mesleğini yerden yere vurur. Korumasız beyinler, devletin ideolojisini zerk eden öğretmenler aracılığıyla zehirlenmektedir.

Bernhard’ın yapıtlarında fiziksel sakatlıklar ve akıl hastalıkları da özel bir yere sahiptir. Bunlar yaşamın anormal karakteristikleri olarak değerlendirilmez, tam tersine, derinlerde bir yerde insana acı çektiren o kirli özü dürüstçe açığa çıkaran vakalardır. Ona göre, hayat sadece ölümle tedavi edilebilen bir hastalıktır. Ölüm ve hastalık onun yapıtlarının ana temalarıdır. Otobiyografisinde insanları hasta olanlar ve “sözde” sağlıklı olanlar diye ikiye ayırarak, aslında bütün insanların hasta olduğunu vurgular. Bernhard bütün hastalıkların son kertede zihinsel olduğuna, bu nedenle geleneksel tedavi yöntemlerinin çaresizliğe mahkûm olduğuna inanır.

Bu kadar sivri ve uzlaşmasız olunca, doğal olarak seveniniz kadar sevmeyeniniz de çok olur. Onun nesnesi belirsiz öfkesini; üstten bakan sert söylemini; psikopatlarla, suçlularla, katillerle, ölen ve öldürülen insanlarla kurulu metinlerini, varlığın en karanlık yönlerini anlatma çabasını eleştiren ve onun deli ya da bir sapık olduğunu söyleyen eleştirmenler bile metninin dramatik hünerini, biçimsel oyunlarını ve dilinin müzikalitesini gönülsüzce de olsa övmekten geri kalmamışlardır. Yinelemeli, yer yer boğucu ve zor dilini tarif için, onun düzyazıyla beste yapmaya çalıştığı söylenmiştir çoğunlukla. Bernhard’ın dili, tıpkı dinlendikçe sevilen, emek isteyen, zor bir senfoniye benzetilmiştir. Eğitimini müzik alanında yapan Bernhard’ın ünlü besteciler hakkındaki yorumları da tıpkı romanları gibi öfke ve alay doludur. Onun nezdinde Mozart bayağı motiflerin yaratıcısıdır, Beethoven sürekli marş ritimleri bestelemiş ve bununla kulakları kandırmıştır, Mahler vasat ve Bruckner ise bahsedilmeyecek kadar değersizdir...  

Bütün zorluğuna ve sivri diline rağmen, Bernhard okunan ve saygı duyulan bir yazardı. Ünü Avusturya ve Almanya sınırlarını kolayca aşmıştı. Kıta Avrupa’sında ve Latin ülkelerinde çok seviliyor, Slav ülkeleri onu kendi yazarları gibi görüyordu. Bugün birçok okuru, Nobel Komitesi’nin reddedilmek istemediği için Nobel’i ona vermediğine inanıyor. Zaten Bernhard da bu yönde bir soruya, bu ödülü almayı reddetmek için çok istediğini söylemişti.

Thomas Bernhard 58 yıllık hastalıklarla geçen hayatında herkese saldırmış, kendisinden oldukça büyük olan hayat arkadaşı dışında kimseyi pek yanına yaklaştırmamış, son dönemlerinde kendisine verilen hiçbir ödülü kabul etmemişti. Bu nedenle de münzevi bir yaşam sürmüştü. Bu yaşama dokuz roman, beş uzun öykü, birçok kısa öykü ve nesir, yirmiye yakın oyun, beş ciltlik bir otobiyografi, şiirler ve birçok röportaj sığdırmıştı. Ama ne kadar yazarsa yazsın hayata duyduğu öfke muhtemelen hiç dinmemişti.  

Günümüz okuru için bir Bernhard metnini eline almak, onun dolambaçlı metninin içinden yüzlerimize tuttuğu aynaya bakmak ve kendi çirkin yüzlerimizi görmek hiç de kolay değil. Her şeyden önce büyük bir cesaret istiyor. Tüm insan çabalarının topyekûn umutsuzluğunun ayrımına varacak ve tek gerçeğin ve ödülün ölüm olduğunu anlayacak bir cesaret…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024