Tiamat, Anar’ın roman dünyasında bir metninin içinde geçebilecek hacmi iyi ayarlanabilecek bir iç öykü olabilecekken müstakil bir metin haline geldiğinde kurgu ve karakterlere ilişkin edebi kaçışları kabul edilebilir sınırı hayli aşan metne dönüşmüş durumda.
Türk edebiyatının kendine has yazarlarından İhsan Oktay Anar gibi önemli bir kalemin 2014’te edebiyatı bıraktıktan sonraki dönüş romanı Tiamat’ı okumam biraz gecikti. Çünkü Anar’ın yazmayı bırakma kararında etkisi büyük olan Türk edebiyat kanonunun ne söyleyeceğini merak ettim. O kesimin ‘Dönüş romanı bu muydu, aman sen de’ diyerek Tiamat’ı yok sayma hallerini seyrettim. Okur da Tiamat’ı yeni bir Puslu Kıtalar Atlası hevesi ile edinmiş olmalı ki, onların da süngüsü düştü. Oysa ne Tiamat, Anar’ın ben daha ölmedim metni, ne de edebiyat kanonu denilen ödül komitesi ve eleştiri çetesinin gücü İhsan Oktay’ı edebiyat yapmaktan alıkoymaya muktedir.
Boğulma hissinden kurtulmak
İhsan Oktay Anar, kitaplarının yayımlandığı andan itibaren edebiyatın çok satmaya, tanınmaya ve kazanmaya, hatta statü kazanıp edebiyatı bir şekilde yöneten kitleye dair olmaya karşı duruşu oldu. Anar'ın edebiyatı bir şekilde yöneten kitleye karşıysa bir tavrı vardı. Şöhreti kulaktan kulağa yayıldı. Okurunu böylece buldu. Edebiyat çevreleri onunla, okurun ilgisi sayesinde tanıştı. Anar ile gazetelerin edebiyatçılarla röportajlar yapabildiği dönemde söyleşmek, kendisini bir ödül jürisine dahil etmek hatta hakkında düzenlenen ve günler süren sempozyuma katılmasını sağlamak pek mümkün olmadı. Süre zarfında Anar, kendi yazı ritmini tutturarak bazen birkaç yıl ara verdiği metinlerini 1995-2014 arasında yayımladı. Okurun büyük kısmı tarafından takdir gördü. Her metni özlemle beklendi. Reklamsız ve lobisiz çok satan yazarlardan biri haline geldi. Süreçte eleştirmenlerin bir bölümünden övgü aldı, bir kısmı yerdi. Bu normal görünebilecek değerlendirilme hali bir müddet sonra yazarın edebiyatı üzerinde bir tahakküm kurma mücadelesine dönüştü. Türkiye’de edebiyatın kaderini elinde tuttuğunu düşünen, aslında bulundukları koltuklarla da tutan bir avuç edebiyat kanonu kimin yaşayıp kimin tarihe gömüleceğine sosyal akrabalık bağları sayesinde topluca karar verir hale geldi. Galiz Kahraman metni sonrası İhsan Oktay Anar bu çevre tarafından yaylım ateşine tutuldu. Ardından da Anar, benim yazdığım bir eleştiriye teşekkür için aradığı gazetede benimle görüşemeyince bir gazeteci arkadaşımla yaptığı sohbette edebiyatı bıraktığını açıkladı. Böylece tam da ondan bekleneni ve isteneni yaptı: Edebiyatı bıraktığını açıklaması cılız birkaç metinde ‘Zaten edebiyata ne katıyordu ki’ yorumlarını beraberinde getirdi. Kulağım çok delik olmasa da edebiyat kulislerinde İhsan Oktay hakkında ‘Edebiyatını tüketmişti, bırakması şaşırtmadı’ sözlerini işittim. Bir müddet üzüldük, Anar metinleri hakkında makaleler yazdık. Sonra yıllar geçti. Ne var ki 2021’in sonuna doğru İhsan Oktay Anar’ın hepimizi şaşırtan bir şekilde yeni bir kitap yayınlayacağı haberinden öğrendik. Anlaşılmaz ekonomik kararlarla ülkenin çalışanları bir anda beslenemez hale gelmiş, her ürün ve hizmetin fiyatı 3-5 kat artmışken, evlerde barınmak fahiş kiralarla imkânsızlaşmış, yabancıya satılan hanelerimizden ithal edilmiş para sahibi vatandaşlarca kovulurken; bu boğulma hissi arasında bir nefese dönüşen haber çok geçmeden Tiamat ile birlikte suni teneffüs etkisi yarattı. Okur, büyük bir ilgi ile artan kitap fiyatlarını dahi düşünmeden Tiamat’ı okumaya başladı. Önce kısık, sonra da gür bir sesle Tiamat’a ilişkin bir yüz buruşturma ve memnuniyetsizlik hali sosyal medya başta olmak üzere kitap konuşulan her mecrada dile getirildi. Sanki İhsan Oktay Anar, Tiamat değil de başka bir metinle dönseydi daha iyi etmiş olurdu. Eleştirilerin toplamından çıkabilecek en derli toplu eleştiri cümlesi bu oldu.
Bir dönüş romanı olarak Tiamat
Bir kitabı okumak için okumakla, hakkında yazmak için okumak arasında kıldan ince kılıçtan keskin çizgide sınır ihlalleri yaparak Tiamat’ı edindikten kısa sürede tamamladım. Ve bir ‘dönüş’ romanına ilişkin neler yazabileceğimi düşündüm. Tiamat, İhsan Oktay Anar’ın denizle ilgili bir metni. Daha önce de Amat adlı romanında açıldığımız denizlere bu kez Tiamat adlı Sultan Abdülhamit döneminde açılıyor, Daz, Mülazım, Kral Çavuş, Abdülbeleş ve Karagümrük adlı kahramanlarıyla tanışıyoruz. 1915’te Port Sait açıklarında seyreden Osmanlı denizaltısı terk edilmiş bir gemi ve içinde de altın objelerin olduğu iki sandık bulur. Sandıktan hazine elde etme çabası kahramanların hiç ummadığı şekilde bir hortlak canavar ya da zombi bulunmasıyla korku-panik-heyecan içeren bir maceraya evrilir.
Tiamat, İhsan Oktay Anar’ın kronolojik sıraya ve romanı bırakma tercihine göre bir dönüş romanı sıfatını taşıyor olsa da, esasında Amat başta olmak üzere diğer metinlerindeki denize ilişkin hikâyelerinin bir tamamlayıcı noktasını oluşturuyor. Her yazar metinini oluştururken aklına başka bir hikâyenin gelmesi ve bunu ister zihinsel, ister fiziksel notlarla yazılmak üzere bir kenara bırakması en sık karşılaşılan baştan çıkarmalardan biridir. Elinizdeki metinle uğraşırken size ilham olan ve bu metinden çıkan bir başka hikayeyi bekletseniz olmaz, bekletmeseniz o anki çalışmanıza ihanet etmiş olursunuz. Tiamat, hakkında bu türden bir bilgiye sahip olmasam da Anar’ın muhtemelen Amat’ı yazarken notunu aldığı bir metin. Fakat bir romanın ortaya çıkış hikâyesi, onun tam anlamıyla tüm kriterleri karşılayan yani yazarının üslubunu, yazı kalitesini taşıyan ve edebiyatını ileriye götüren bir çalışma olduğu anlamına gelmez. Sadece Anar gibi kendine has metinler üreten bir yazar söz konusu olduğunda Amat’ı okumadan Tiamat’ı, Tiamat’ı okumadan Amat’ı okumanın eksik kalacağını anlatır. Tiamat, artık kendi edebiyat dünyası bir tam tur atacak denli çok konu çeşitliliğine sahip İhsan Oktay Anar’ın karşılaştırmalı okuma yapma imkanı veren eseri olsa da, hakkında bazı sözler etmeden geçmek bu özelliğini söyleyip susmaktan daha zor ve bir o kadar da gerekli.
Yazarın kurtulmak istediği bir metin
Bazı metinler yazarların elinde büyür büyür, yazılamaz hale gelir: Buna belki benim uydurduğum şekilde ‘yazı zehirlenmesi’ demek, konuyu daha açıklayıcı kılabilir. Fakat unutulmamalı ki, ister her gün üreten bir yazar olun, ister uzun vadelerle metinler ortaya çıkaran bir yazar, bu zehirlenme hali daldığınız o derin kurgu denizinde vurgunla karşılaşma olasılığı kadar yüksektir. Tiamat, bana daha ilk bakıştan itibaren yazarın belki yazıp vazgeçtiği bir metini sonradan gündeme taşıyıp, çalışarak bir daha ortaya koyduğu izlenimini yarattı. Ya da Tiamat, roman değil de bir hikâye olarak kuruldu fakat yazarın elinde büyüye büyüye bir roman hacmine kavuştu. Her ne olursa olsun, ben Tiamat’ın bir İhsan Oktay Anar romanı olduğunu düşünmüyorum, bir uzun öykü olması daha muhtemel. Çünkü Anar romanlarının, bir Anar romanı olmasına sebep karakter derinliği, olay kurgu uyumu ile hikâyenin akışı Tiamat’ta rastlayamadığım özellikler. Şöyle ki; İhsan Oktay Anar bir modern romancı değil. Klasik tarzda da eserler vermiyor. Sadece bir anlatıcı yazar bakış açısı ile ele aldığı dönemi okura aktararak olay örgüsünü ilerletiyor. Ama bu kadar basit değil: İhsan Oktay Anar, 17-20’inci yüzyıllar arasında geçen metinlerinde
- kendine has bir roman dili yarattı
- kurguya dayalı metinler yerine anlatıcının ilerlettiği bir tarzı benimsedi
- derinliği sonraki nesilleri etkileyen karakterler oluşturdu
- metinlerini edebi oyunlarla süslemek yerine felsefi öğelerle yoğurdu
- hikâye/konu/kurgu bütünlüğünü başarıyla uyguladı ve tüm bu özellikleri Anar’ı Türk edebiyatının en önemli romancılarından biri haline getirdi.
Bununla birlikte Tiamat’ın bir kısa roman olması, karakterlerin yeterince derinleşmesine imkân tanıyacak fiziksel olanaktan yoksun olduğu anlamını doğurmamalı. Kısa romanlarda da çok derin ve romana roman sıfatını veren karakter yaratımı dünya edebiyatında hep var ola geldi. Anar gibi deneyimli bir yazar da bunu yapabilecek kabiliyete sahip. Ne var ki Tiamat, yazarın belki biraz sıkılarak, belki metinle olan mücadelesini onu bir an önce tamamlayıp bitirmek istediği bir metin izlenimi veriyor. Tüm önemli yazarların böyle metinleri vardır ve bu ayıp değildir; yazar olmanın doğal karşılığıdır. Çünkü metin canlıdır ve her metinin kendine ait ruhu bulunur, kimi okurla uyum sağlar, kimi sağlamaz, kimi yazarı boğar, kimi yok olup gitmek istemez Tiamat gibi yayımlanmamak yerine yayımlanmayı istetir yazara. Tiamat, tüm özellikleriyle bir uzun öykü olması gerekirken, yapılan eklemeler, uzatmalar ve olay örgüsüne müdahalelerle bir romana dönüştürüldüğü bana göre hayli ortada olan bir metin. Böyle olduğu için de metinde İhsan Oktay Anar edebiyatını özel ve kıymetli kılan olayları ele alan anlatıcının romandaki müdahalesini okurun savrulup gitmesine mani olarak gerçekleştirmesi bunu yaparken de çok keskin virajlar kurup, burada okurla birlikte tam yoldan çıkacakken çıkmayıp bambaşka mecralara yol alması hali yok. Tiamat, sadece ele aldığı roman ikliminin bir an evvel tabiat üstü olaylarla ilerlemesi zorunluluğu nedeniyle okurun karakterlere tam hâkim olamadığı, olay örgüsüne kendini ait hissetmediği bir metin değil. Amat ile birbirini tamamlayan bir metin olması yazarın edebi dünyası açısından hayli değerli. Fakat Tiamat, Anar’ın roman dünyasında bir metninin içinde geçebilecek hacmi iyi ayarlanabilecek bir iç öykü olabilecekken müstakil bir metin haline geldiğinde kurgu ve karakterlere ilişkin edebi kaçışları kabul edilebilir sınırı hayli aşan metne dönüşmüş durumda.
Dişlilere kapılmamak için
Peki, böyle söylemek, yukarda eleştirdiğim edebiyat kanonu üyelerinin çabasına eş değer bir şekilde Anar’a bir metni nasıl yazması gerektiğini ‘buyurma’ anlamını taşımıyor mu? Aslında taşıyor. İhsan Oktay Anar, Tiamat adlı bir hikâye düşünmüş ve bunu okura başarı ile anlatmayı başarmış. O zaman sorun nedir? Sorun şu ki, Tiamat, İhsan Oktay Anar edebiyatı içinde deniz hikâyelerinin yer aldığı metinlerle bir karşılaştırmalı okuma imkanı verecek niteliğe sahip olmasıyla değerliyken, bir dönüş romanı olmak için yeterli niteliğe sahip olup olmadığı konusunda kuşku yaratıyor. Anar edebiyatının bana göre iki başat yapıtı var: Puslu Kıtlar Atlası ve Suskunlar. Anar metinleri, içindeki felsefi nitelikleriyle de her zaman ön planda bulunurken, Yedinci Gün ve Galiz Kahraman adlı son iki metninde bu niteliği giderek bırakması, Tiamat’ta da tam anlamıyla terk etmesi okur tarafından biraz yadırganmış gibi görünüyor. Benim açımdansa İhsan Oktay Anar edebiyatı, bu edebiyat dünyasında para, ün, çevreye dair herhangi bir beklentisi olmadan ve popülerlik yarışına girmeden ortaya konmuş sadece bizde değil dünya edebiyatında da örneği pek bulunmayan hayli değerli, önemli metinlerle inşa edilmiş. Tiamat, bu zincirin belki yazmaya verdiği arayı yeni yayınevine geçerken elindeki bir metni okurla buluşturmayı kendisinden çok arzu edenlerin talebi üzerine kabul edilen halkasını oluşturuyordur. Kendi adıma Anar’ın dönüş roman tercihi Tiamat yerine bir başka metin olsaydı belki daha doğru olurdu. Fakat Anar’ın edebiyat yapmak, edebiyata dönmek, ara vermek gibi kavramlarla ilgisi olmadığı düşünülünce yani onun okuruna kendini özletip sonra bir metin ortaya koyarak yüz binlerce satıp bu işten iyi telif elde etmek, ödüller kazanmak, medyada röportaj vermek ve şöhretini diri tutmak gibi sıradan edebiyat yazarının arzusu ve dertleri olmadığı için Tiamat gibi bir metinle dönmüş, dönmemiş bunu sorun ettiğini, edeceğini sanmıyorum. Ne var ki Tiamat’ın kendisi ayakları yere basmayan, kalıcılığı daima tartışılacak ve Anar edebiyatı içinde kendine hayli zor yer bulacak bir metin olduğu gerçeğini de es geçmek olası değil.
Tiamat’ta
- Olay örgüsü alışıldık Anar romanlarındaki gibi karakterlerle ilerleyemiyor
- Hikâyede kurgu ile anlatı arasında mesafe kalmadığı için konuya vakıf olma hali zorluyor
Ama dediğim gibi bazı metinler vardır, bitmeden kurtulamaz yazar, ki metin bitmemiştir aslında kendisi zombidir yine de yazmadan yayınlamadan dünyanızdan atmanız mümkün olmaz. Ki bu da kötü bir metin olduğu anlamına gelmez sadece size çok uygun değildir siz daha iyisini yapabilecekken daha vasatı olmuştur o kadar. Dileğim o ki Anar edebiyatı yeni metinlerle devam etsin. Ve okur da Anar’dan olan yeni bir Puslu Kıtalar Atlası ile Suskunlar beklentisini yinelemek yerine, yazarın sunduğu metinleri anlamlandırmaya çalışsın. Böyle önemli, kıymetli ve her sözü dikkatle dinleyip kendine dert edinen bir yazarı tüm çevreyi istediği gibi düzenlemeye çalışan ve bunda da hayli mahir olan Türk edebiyat kanonunun insan öğütmekle meşhur dişlilerine kaptırmasın…






