Disiplinlerarası Bir Okuma Deneyimi
Aklımda bir yazar, bir de ressam. Pandemi zamanı. Belki başları, belki sonları. Yazar, doğanın kulağına fısıldadığı daveti duymuş, kafasına kestirdiği bir göle doğru yol almakta, heyecanlı. Biliyor ki o fısıltı, ona suyun kıyısında ezgilere dönüşecek hayaller kurduracak. Yazmaya henüz başlamadığı yeni kitabın özlemi var içinde. Bir değil, bir sürü göl gezmek istiyor. Biliyor ki birinde, en sevdiğinde, o hayaller cümlelere dönüşmeye başlayacak.
Ressam, prestijli bir galerinin davetiyle Venedik’e gelmiş, yeni bir sergi hazırlığında. Uzun zaman geçireceği şehirdeki ilk gününde, keşif turunun en önemli durağı olan kilisenin önünde. Merakı birazdan son bulacak. Kilisenin içi serin. Geniş mekanda gözlerini gezdiriyor, sonra bakışlarını yukarı yönlendiriyor. Oval tavanda ressam Tiepolo’nun elinden çıkma koca fresk, La Pietà. Pembe mavi sahne, seyre daldıkça içerdeki serinliğin üstünü örtüyor, ressamın içi ısınıyor.
Göller canlı. Şehir insanlarını evlerinde esir alan karantina sessizliği, gölün kıyısındaki sazlıklarda arsız bir koroya dönüşmüş. Yazarın kulağında, doğanın şarkısına eşlik eden, çocukluğunda annesinden duyduğu göl masalları. İçine düştüğü yabanıl neşeye tek tek kulak kabartmaya çalışıyor, sazlıktan yükselen seslerin tınısını zihnine kaydediyor: Ciyovk ciyovk, tıkı tıkı tıkı. Tavan freskine bakmaktan boynu tutulmaya yüz tutan ressamsa o sırada ensesini ovuşturmakta. Kulağında yetim kız çocuklarına, tam da bu mekanda, uzun yıllar keman dersleri vermiş Vivaldi’nin ezgileri. Belki obua konçertosu, belki Mevsimler’i.
Göl katman katman geçmişi almış içine, büyütmüş. Tekinsiz ama aynı zamanda doğurgan. Göğsünde, çeperinde, göğünde balıklar, nice sürüngenler, kuşlar, böcekler. Vivaldi Kilisesi’nin tavanındaysa kanatlı pembe-beyaz bebekler, tombul melekler, etine dolgun yarı çıplak yetişkin bedenleriyle birlikte uçarcasına kutsal ışığa, besbelli ki cennetin kapısına ulaşmaya çalışıyor. Ressam boynunu rahatlatmak için sağa sola oynatıp birkaç adım atıyor, karşı tarafa geçiyor. Bir de burdan seyredelim. Yeniden başını kaldırıyor, renkler bu sefer bambaşka. Işıkla gölge yer değiştirmiş sanki. İçinde yürünebilen, farklı açılardan baktıkça değişen, dönüşen zamansız bir kompozisyon karşısındaki.
Ressam esin kaynağı olacak geçmişle işte böyle tanışıyor, yazar yeni kitabı için kendini doğanın kucağına bırakıyor.
***
“Yeni bir dil bulmalı. İmgeler yoluyla konuşmamız mümkün olsa keşke.” Bu arayışı uzun süredir dile getiriyor Latife Tekin. Neden bitkilerle, hayvanlarla anlaşacağımız bir dile sahip değiliz ki? “Bir dil kurmalıyız, sadece âşık olmak için değil yaşamak için de, sevişmek için de, dolunayı izlemek, parmaklarımızla dişlerimizi sökmek için de.” Kulağının yanından telaşla küçük bir su kuşu geçiyor, aynı anda sisin içinden doğan esinti yazarın yanaklarında seğirtiyor. Selam vermek istiyor kuşa, dili lal. Kuş sesleniyor, tıkı tıkı korr Korr Korr tıkı tıkı.
Bulamadığı söz, yazısında ses olmalı.
Olacak zaten, “Zamansız” bir gün kendini çağıracak. Şöyle diyecek yazar bir söyleşisinde: Pandemi kadar beklenmedikti, adını söyleyerek kendini yazdırmak isteyen bir metnin heyecanına kapıldım. “Ben Zamansız, yazacağınız yeni kitap” dedi, ilk cümlesi adıyla doğdu elime.
***
Latife Tekin’e adıyla doğan kitap, bana duygusuyla geldi. Güzel eserler karşısında zaman zaman yaşadığım zihinsel bir hoşnutluk veya beğeni hissi değildi bu. Bedenimde –etimde, damarımda, nemlenen gözlerimde, kollarımda ürperen tüylerimde– hissettiğim beklenmedik bir duygusal yoğunluktu yaşadığım, ruhumu çalkaladı. İşte bir yazarla bir ressamın hikâyesi benim içimde tam da böyle başladı.
Latife Tekin’in Zamansız adlı anlatısını ilk okuduğumda, bende kendimce bir cevap verme itkisi oluşmuştu. Resim yapmak istedim, olmadı. Dans ettim, yetersiz kaldı. Flora Yukhnovich’in ilk bakışta çarpıldığım resimleriyle karşılaştığım o an, iki yapıt arasında bir çeşit simya oluştu zihnimde. İkisinin eserlerinden sanki birer parça koptu öbürüyle buluştu. İkisi birbirinin yankısı oldu. Renkler, sesler, sözler birbirine karıştı, birbiriyle kavuştu. O zaman üstümdeki duygusal yük bir nebze azalmaya başladı, soluklandım. Bulduğum cevap sanki bu buluşmada saklıydı.
Ben Yukhnovich’in boyalarının dansında Latife Tekin’in sözcüklerini duydum. Zamansız’da Yukhnovich’in resimlerindeki sarmal fırça darbeleriyle, tensel renkleriyle buluştum.
Bundan sonrası eserlerin hikâyesi.
***
Birbirinden kilometrelerce uzakta, farklı ortamlarda, farklı dillerle yetişmiş, birbiriyle hiç karşılaşmamış bu iki yaratıcı bireyin bende buluşmasının nedeni neydi peki? Temsil ettikleri iki disiplin duygusal dünyamda nasıl böylesine birbiriyle kucaklaşabiliyordu? Yukhnovich’in resimleri Latife Tekin’in deyişiyle, bir okur olarak Zamansız’ın bana ulaştırdığı imge olabilir miydi? En önemlisi, zor ama bu imgenin yazarımızın zihnindeki imgeyle bir benzerliğinin olma şansı var mıydı?
***
Bir sanat yapıtı karşısında ileri boyutta bedensel tepkiler yaşamaya Stendhal Sendromu deniyor. Stendhal, yaptığı Floransa ziyaretine ait anılarını anlattığı kitapta Santa Croce Bazilikası’nda Machiavelli, Galileo ve Michelangelo gibi hayran olduğu üstatların mezarlarıyla karşı karşıya kalınca yaşadıklarını anlatmış: Aşırı heyecan nedenli ani kalp çarpıntısı, bayılma hissi, ayaklarının birbirine dolanmasına neden olan denge kaybı. Sonrasında bu konuda çok sayıda araştırma yapılmış. En uç örnek 2018’deki vaka: Uffizi Müzesi’ni gezen ziyaretçi, sergilenen ünlü resimle karşılaşınca yoğun bir heyecana kapılır, sonucunda resmin karşısında kalp krizi geçirir. İzleyiciye kalp krizi geçirten bu resim Boticelli’nin Venüs’üdür. Hükümdarlığı ele geçirmek isteyen Kronos’un, babası Uranus’un hayalarını kesip denize atmasının ardından, köpüklenerek kabaran sudan bir istiridye içinde doğan güzel Venüs’ün betimlendiği resim.
Yol yılanı karşıma bazen böyle güzel tesadüfler çıkarıyor. Diyeceğim; izleyicisine kalp krizi geçirten Venüs, aynı zamanda Flora Yukhnovich’in resimlerinin esin kaynaklarından biri. Gazeteye verdiği bir röportajda, mitolojideki tanrıça bedeninin sudan doğması fikrinin kendisini çok heyecanlandırdığından, bunu soyutlanmış veya gerçeklikle betimlenmiş figürlerin ıslak boyadan çıkıp tuval üzerine doğması düşüncesiyle ilişkilendirdiğinden bahsetmiş.
Resimlerine bakıp, kullandığı su gibi ince ve akışkan geniş lekeleri, gittikçe büyüyen jestlerle bu şeffaf boşluğun üzerine katmanlarını bırakarak yoğunlaşan kalın boya alanlarını izliyorum. Birbirinin içinden doğup büyüyen bir dip ve sığ, su ve gök ayrımı var sanki resimlerinde. Bazen belli belirsiz baloncuklara, zaman zaman köpüklenen dalgalara, bulutlara evrilen sarmal fırça darbelerinin hareketli ritmini takip ediyor gözlerim. Kurduğu kompozisyonlarda, resmin alt yarısı genelde daha kromalı, daha derinlikli koyu renklerden oluşuyor, kısa ve eğimli fırça darbelerinden doğan amorf şekiller sanki yerçekimine kendini bırakmış, alt kısımda hacimleniyor. Su, deniz, derinlikler, çalkantı hissi Yukhnovich’in Venedik resimlerindeki ortak karakter.
Gölün içinde yaşanan bitmez tükenmez değişkenlik, derinindeki akşam bulanıklığı, yüzeyindeki gece çalkantısı da Tekin’in anlatısında belirenler: “Ben baktıkça değişim geçiriyorsun kanlı göl çalkantısının ortasında, yüzüne mavilik çöküyor. Su damlası gibi akıp süzülüyor bakışının ışığı.” Islaklık, dönüşen, birbirinin içinde eriyen cinsiyetler, insansı-hayvansı karakterler, sis, esinti, girdap, gölün üstüne düşen güneşin yakıcı ışınları… Yukhnovich’in resimlerinde görsel olarak deneyimlediğim bu değişken ritmi şimdi Zamansız’ın sözcüklerinde duyumsuyorum. İmgeyle ses, renkle yazı iç içe geçiyor algılarımda.
Bir de “pembe” meselesi var. Sudan doğan dişi bedenin teninde ışıldayan pembenin bütün tonlarını cesaretle kullanıyor Yukhnovich. Esin kaynağı, Venüs’ün yanı sıra fırfırlı, bol pembeli Rokoko resimleri ve ayrıca Rubens’in kıvrımlı tombul figürleri olunca normal. Işık spektrumunun bir parçası olmadığından, pembe ancak başka renklerin karıştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Çeşitli beyazların ve turuncudan bordoya soğuk ve sıcak bir sürü kırmızının karışımından doğan bu renk, bana göre Zamansız’ın da rengi. Suya karışan kanın, kıskançlığın, birleşmenin, tutkunun rengi. Aşk tanrıçasının tenindeki ışıltının rengi. Tanrıçanın sesiniyse Zamansız’daki dialoglarda, belki daha çok Gelincik’in sesinde buluyorum. Haz dolu, tabu tanımaz cümleleri şaman arketiplerinden İnanna’ya, Afrodit’e, gelmiş geçmiş tüm aşk tanrıçalarının sesiyle örtüşen bir tınıyı hatırlatıyor.
Afrodit:
“Bir kere öp beni, uzun uzun öp,
Dudaklarımla çekeyim içindeki canı,
Bütün sevgini içeyim.”
Afrodit’in lafını ağzından Latife Tekin alıyor. Zamansız’ın tutkulu karakteri Gelincik, sevgilisi Yılanbalığı’na sesleniyor:
“Boğazının kapısını zorlayıp parmaklarımı yarı açık ağzında unutsam o yeter bana, dilinden süzülüp akan sıcak lezzetin, damağından fışkıran aşk damlacıkları.
Yukhnovich’in verdiği belli belirsiz referanslarla -ki kendisi bunları bilinçli yerleştirdiğini söylüyor, soyut tanımlanabilecek resimlerinde bir takım figürler, insan bedenine ait biçimler görmek mümkün. Veya değil. Her izleyici farklı bir şey görebilir, farklı bir duyguyu duyumsayabilir tuvallerine baktıkça. Düşünüyorum da, Zamansız’daki başlıca karakterler de benzer bir deneyim yaşatıyor insana. Kim konuşuyor, kiminle konuşuyor. Yılanbalığı, insan Benini mi yoksa. Anneyle çocuk nerden çıktı… Göldeki bu gel git esinti, geleneksel örneklerden uzak kaygan bir biçim oluşturuyor. Şiirle düzyazı, geçmişle gelecek, yazarın sesiyle anlatıcıların sesi, hayvanların yazıya dökülen sesleri iç içe girdikçe okurun algı dünyasında da alışkanlıklarının dışına çıkma eğilimi kendini göstermeye başlıyor.
Nazım Hikmet’in şu sözlerinden çok etkilendiğini söylüyor Latife Tekin: “Geleceğin biçimi, belki de ne roman olacak, ne öykü ne şiir ne de senaryo. Bunların hepsini hissettiren çok farklı bir biçim olacak.” Aklıma Bedri Baykam’ın yıllar önce okuduğum bir kitabında gelecekle ilgili öngörülerini sıralarken paylaştığı ve beni çok heyecanlandıran o kehanet geliyor: Yeni bir renk bulunacak. Renk skalasında olmayan yepyeni bir renk hayali… Kuşkusuz o yeniyi bulanlar bir adım öne çıkıyor. Ressamla yazar gibi. Ezeli geçmiş ve ebedi gidişatta zincirin bir halkası oluyorlar. O zinciri kolye yapıp boynuna takan biz izleyiciler, okurlarsa var olanı kendi yorumumuzla süslüyor, genişletiyor, değiştiriyoruz artık. Sanat eserinde biraz da biz varız.
Zamansız’ı bir daha okumak, Yukhnovich’in resimlerinin içinde yeniden kaybolmak istiyorum.






