Cuma ölümden korkar, ama bütün bu çaba boşunadır. Azrail keskin orağıyla daima tepesinde durur, yüzünü gösterir ona. Sanki asıl amacı, sahip olduğu bu imkânlardan ıstırap duymasını sağlamaktır.
“Hiçbir şey görüldüğü gibi değil. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde duruyor oysa. Yatağıma zincirlenmiş gibiyim. Beni burada alıkoyan biri mi var? Hayır, yine de bir güç bütün günümü bu kirli yatakta sırt ağrılarımla geçirmemi sağlayabilir. Ah, Sisifos! Tüm çabalarım faydasız ve umutsuzum. Her gün aynı kayayı sırtlayan birininkinden daha saçma benim hayatım.”
Âdem ya da Havva Sedat Sezgin’in ikinci öykü kitabı. Yukarıdaki monolog “Yüz” öyküsünün giriş paragrafı. Ayrıca kitabın en uzun iki öyküsünden biri.
Çağın her türlü imkânlarından faydalanan öykünün kahramanı Cuma, günümüz sanal teknolojisinin izleyicide bıraktığı yoksunluğun ve günümüz insanın sahip olduğu tüm olanaklarına rağmen yine de bir türlü tatmin olamamasını belki de en sorunlu biçimini kendini kapattığı apartman dairesinde hissetmektedir. Yaşadığı bu daracık mekân onun kendi iç dünyasıyla ve dış dünyayla olan ilişkisinin tamamını içinde barındırır. Öyle ki kahramanımız dünyayı algılama biçimi insani olan gözlerle değil de bir kamera objektifiyle (Bir kamera objektifi gibi Hülya’nın arkasından bütün hareketlerini takip ediyor, belleğine kaydediyordu. Çıplak, pürüzsüz kadın bedenini izlemenin olabildiğince tadını çıkarmaya çalışıyordu) görmektedir artık.
Sezgin’e bu öyküsüne göre asrımızın insanının durumu Sisifos’unkinden daha trajiktir. Sisifos en azından cezasına razıdır, çünkü cezasının ne kadar süreceğini bilir, sonsuzdur bu ceza; oysa Cuma’nınkiyse belirsizdir, bu cezanın ne kadar süreceğini bilemez. Bu yüzden kurtulmak için durmadan çırpınıp durur. Ama bu çırpınış kurtuluşa erecek birinin değil de kafası kesilmiş bir tavuğun çırpınışı gibidir.

Yine de Cuma trajik hayatının tek kurtuluşu olarak gördüğü ve tesadüfen rastladığı bir yüzün (kurtarıcısının, bir kurtarıcı aramak sanırım hâlâ insanımızın tipik zayıflığı, herhalde yazar burada bunu işaret etmek istemiştir) peşine düşmeden edemez. Kapkara çarşaflar giyinmiş bu kadına âşık değildir aslında. Tanımış olduğu bütün yüzlerden daha pak, daha masum (kendi tabiriyle “kapkara güller içinde bembeyaz bir gül”) olduğunu düşündüğü bir serabın arkasına takılmıştır o. İşin aslı beyinden değil de omurilikten komut alan reflekslerdir bunlar, son çırpınışlarıdır Cuma’nın. Tıpkı kendi cehenneminde Tanrı’yı aramak gibidir onun hâli. Ama bu aramanın sonuçsuz kalacağını hissetmektedir yine de. Artık Serap (kadının adı Serap’tır) kadın ya da insan değildir, onun kurtuluşunu elinde bulunduran tek varlık olan Tanrı’dır. Kesilen başın ağzından dökülen son söz bu yüzden anlamlıdır: Serap hiç var olmamışsa ben de yokum.
Cuma ölümden korkar, ama bütün bu çaba boşunadır. Azrail (ölüm) keskin orağıyla daima tepesinde durur, yüzünü gösterir ona. Sanki asıl amacı, sahip olduğu bu imkânlardan ıstırap duymasını sağlamaktır. Öyle ki sevişirken yaşlanmayı ve ölmeyi (çürümeyi) aklından çıkaramaz bir türlü. Bu yüzden sevişme anları bile birer azaba dönüşür.
Bu kadar ölümden korkmasına rağmen önüne yine de hep mezarlar (engeller) çıkar. Çünkü tek kurtuluşunun mezarlıkta (Serap’ı-Tanrı’yı orada bulacağını sanır) olduğunu düşünür. Okur bu öyküyü okurken kendini hiç de iyi hissetmeyecektir, Ryunosuke Akutagawa’nın ya da Sadık Hidayet’in ölümle/mezarlıkla ilgili öykülerini okurken midesi bulananlar, burada kusacaktır.






