Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Eylül 2023

Söyleşi

İsmail Güney Yılmaz: "Doğrudan politika içinden konuşan şiirlerde karanlığa rağmen bir söyleyiş çabası var."

Taylan Ayrılmaz

Paylaş

0

0


Kişisel, ikili, toplumsal ya da sınıfsal kendi kafamın içinde yahut doğrudan hayata, düzene karşı yaşadığım çatışmalar elbette tümüyle şiirime şamildir.

İsmail Güney Yılmaz'la Klaros Yayınları'ndan çıkan yeni şiir kitabı Güz Şerhleri üzerine konuştuk.

Taylan Ayrılmaz: Türkiye'nin en işlek mekânlarından biri olan İstiklal Caddesi'nde bir kitapçıda çalışıyorsun, şairsin ve yayımlanmış şiir kitapların var. Kitapların raflarda okuyucusunu beklerken sen o günü çalışarak bitiriyorsun. Senin açından bu gerçeklik nasıl görünüyor?

İsmail Güney Yılmaz: “Yazar” denilince, özellikle de kurgu, edebî ürünler üreten insanlar düşünüldüğünde insanların aklına genelde gerçek bir işte çalışmayan, masa başında oturup yazan bir siluet canlanıyor. Bu kısmen haklı bir tasavvur ama sadece kısmen.

TA: Neden?

İGY: Bu tasavvur daha çok; iyi satan, burjuva aileden gelen yazarlar için geçerli. Kurgu dışı, kuram üreten yazar denilince de akla genelde akademisyenler gelir. Ben hem edebî hem de politik ürünler üretme uğraşındayım ama her ikisi de değilim. Geçimimi iki yıldır bir kitapçıda işçilik yaparak sağlamaya çalışıyorum. Hem tahsilim, hem yazar olarak az çok bilinirliğim icabı bu durumun bir miktar yadırgandığını da elbette hissediyorum. Lâkin pandemi süreci biraz sakinleyip İstanbul’a döndüğümde bu işi bulabildim. O günden beri böyle haftada altı gün ayakta çalışıyorum ve evet, kendi kitaplarımı da burada satıyorum. Yani kendi kitaplarımın ikinci kez işçisi de olmuş oluyorum bir nevi. Hayatımızı çalışarak kazanan insanlarız, benim durumum biraz daha özgül belki sadece. Ama her işçi, her çalışan nasıl hissediyorsa ben de öyle hissediyorum gündelik hayata ve geçim derdine dair. Günün koşuşturmacası, gerilimi, yarın (hem hemen bir sonraki gün hem de gelecek mânâsında) düşüncesi içinde bu mekânda kitaplarımın da olduğu pek aklıma gelmiyor.

Şiir yazmayla kişiliğin doğrudan bir bağı var.

TA: “Ben hem edebî hem de politik ürünler üretme uğraşındayım ama her ikisi de değilim" dedin bunu biraz açar mısın?

İGY: Orada burjuva da akademisyen de değilim demek istiyorum, tam anlaşılmıyor sanırım.

TA: Kendi kitaplarının ikinci kez işçisi olmak diğer yandan çalıştığın mekânda kitaplarının da olması, aklına gelmemesi özgül antagonizma yaratıyor. Şiirlerinin bu antogonizmadaki yeri nedir? Bu antagonizmanın çeşitli dolayımlarla kendini akıttığı kanalların içinde şiir de vardır diyebilir miyiz?

İGY: Kişisel, ikili, toplumsal ya da sınıfsal kendi kafamın içinde yahut doğrudan hayata, düzene karşı yaşadığım çatışmalar elbette tümüyle şiirime şamildir. Bu çatışmalar, kitaplarımın çalıştığım yerde teşhirde olması dışında herkes için gayet sıradan şeyler. Bunları şiirin konusuna dönüştürebilmek içinse sıra dışı biri olmak ve sıra dışı bir anlatı kurmak gerekiyor. Yoksa zaten siyasî makaleler de yazan biri olarak işin en azından toplumsal olan boyutunu kamuyla paylaşıyorum. Ayrıca şiir yazma ihtiyacı ise işte bu antagonizmanın şiddetinden doğuyor. Düz ya da entelektüel söz, o ağırlığı, bölüşme/ paylaşma, dürtme ihtiyacı güden kişiyi tatmin etmiyor. Şiir yazmayla kişiliğin doğrudan bir bağı var. Hayatında hiç şiir yazmamış bir kişi dahi yoktur ama birileri şiir yazmaya devam ederler. Bunun sebebini kuşkusuz kişinin duygusal yoğunluğunda, estetik/ avangart duyarlılığında, bittabiî egosunda ve yaşama karşı savaşın bir, belki de tek aracını da şiirde bulmuş olmasında aramak lâzım. Yani şiir bir araç, bir anahtar olarak alet çantasının en kolay ulaşılabilir yerinde durur. Anlatma arzusu, birincil anlamlarda değil de mecazla, ahenkle, ritimle, imgeyle, görkemle anlatma arzusu bu yola bir kere girebilmiş kişiye kendini sürekli dayatır. Şiiri kendiliğinden bırakmak diye bir şey olmaz bu sebeple. Ki, iyi bir şiir okuduğunuzda kıskançlık, öykünme, takdirden hemen sonra şiir yazma hissiyatıyla tutuşursunuz zaten. Peygamberlerle deliler arasında özel bir konumda değerlendirilebilecek şairleri, çatışmaların şiddetiyle baş edebilmek/ baş ettirebilmek için paylaşan insanlar sıfatıyla değerlendirmek iyi olacaktır.

TA: Yazma ihtiyacı biçim açısından kendisini nasıl ortaya koyar? Biçim içeriğin uysal bir taklitçisi mi, yoksa kendisini içerikten ayırarak amacını varan bir oyuncu mu?

İGY: Soru şiirde biçim meselesiyse, bu biraz katmanlı ve tartışmalı bir mesele. Çünkü şiirde biçim öteden beri bir polemiğin nesnesi. Biçime hayatiyet atfeden, sözden, mânâdan, ahenkten ziyade biçimi önceleyenler var. Öyle ki görsel şiir diye bir şey söz konusu. Fakat, Nâzım’la birlikte şiirde serbest biçime geçeli çok oldu. Bu sebeple şiirin biçimini kısıtlayan düsturlardan artık çok uzağız. Bir şiiri kurşun biçiminde de yazabilirsiniz, kum saati şeklinde de, klasik dörtlükler hâlinde ya da dümdüz de. Benim açımdan mânâ, ahenk ve ritim öncelikli. Biçimin göze hoş gelmesi, gözü yormaması kâfidir.

ismail güzel yılmaz

TA: Söz, mânâ, ahenk, ritim, imgelem, hitap, doku gibi terimler biçimin kendisi değil midir?

İGY: Kendi şiir anlayışıma göre öyle ama dediğim gibi kulağa ya da insanın içine değil de göze hitabı her şeyin üstünde tutan bir eğilim de var. Fakat bu kısıtlı taraftarı olan bir yaklaşım, bu sebeple bir kenara koyabiliriz. Şiirin her şeyden önce ahenk ve ritim olduğu apaçıktır. Bu da doğrudan doğruya sesle ilişkili bir şeydir. Bunu takiben anlam gelir fakat bu anlam meselesi de ihtilaflı. Bugün anlamsızlığı havalı bulan bir akım var. Yapay zekâya yazdırılmış gibi duran şiirler okuyoruz sağda solda. Kapalı olmaktan değil düpedüz anlamsız olmaktan söz ettiğimizin altını çizmem gerek. Burada anlam meselesini biraz açmak mühim. Şiirde mânâ elbette, en azından bize göre çok temel bir ihtiyaç ama bu demek değil ki şiir kolay anlaşılabilir olmalıdır. Kolay anlaşılabilir olacaksa bile en azından malzemenin birçok ögesi birincil anlamının dışında olmalı. Burada da şiirin diğer önemli yapıtaşı imgeye gelmiş oluyoruz. Düz anlamlı olan ama hoş olan, basit gelmeyen şiir istisnadır. Bunlarda da ahenk ve ritmin vurucu, derin bir duyguyla iyi harmanlandığı görülür. Saydığın her şey, biçimi, salt görüntü anlamından bağımsız düşünürsek var eden unsurlar. Sadece ses tonuna bir şerh düşülebilir. Zira şiiri yazan ya da okuyan herkes iyi bir okuma becerisine sahip olacak diye bir şey yok. Bir de şöyle bir gerçek var ki, hiçbir şiir, hiçbir okurca, şairin kurguladığı ritimle okunmayacaktır. Her okur, şiirin yeni yorumcusudur.

İkinci Yeni’ye anlamsız şiir olduğu savıyla yüklenildi. Oysa anlamsız falan değildi ve hatta direkt Garip akımına reaksiyon olarak ortaya çıkmıştı.

TA: Türkiye'de kapitalistleşmeye bağlı olarak şiirde estetik tercihlerin değil; siyasal tercihlerin belirleyici olduğunu görüyoruz. Şiirden beklenti, kamusal alanın inşasıyla uyumlu, pedagojik yönü baskın "makbul şiir". Şiirin biçimini kısıtlayan düsturlar ancak 70'lerin sonunda kırılabiliyor. Nazım Hikmet'le birlikte gerçekleşen sıçramanın, geçişin hâkim bir konumu tutmadığını İkinci Yeni'ye gösterilen dirençten anlayabilir miyiz?

İGY: İlk cümleyi sadece Cumhuriyet’in ilk döneminde devletin desteklediği şiir için yani “devlet sanatçıları” için kurabiliriz. Ki bunlar içinde sayılabileceği hâlde yine de şiire katkıları -ve aslında düzene muhalif yönelimleri de- olan Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi isimler vardır. Sadece kullandıkları dil ve aruz ısrarları sebebiyle kendilerinden sonraki şiiri ve modern okuru çok etkileyemediler diyebiliriz. Doğrudan Kemalizm söylevi çeken edebiyat veya milliyetçi/ hamasî/ propagandif şiir anlayışını bir kenara koyarsak her dönem şiire içkin bir arayış vardı. Yani şöyle söyleyeyim, siyasi tarafına nasıl baktığımızı söylememize bile gerek yok zaten, Necip Fazıl’ı edebî yönden de pek beğenmem. Ama adamın bazı şiirlerinde öyle özgün, güçlü benzetmeler var ki insanın ağzı açık kalır. Demem o ki, demek ki o da uğraşmış diğer birçoğu gibi şiire içkin bir şey üretmek için. Tevfik Fikret’ten itibaren çağdaş şiir izleğini takip edebiliyoruz, onun arkasına demin saydığımız iki şairi ekliyoruz. Nâzım’la birlikteyse klasik anlayışın gömüldüğünü, kalıpların, sınırların aşıldığını görüyoruz. Bugün Türkçe şiir yazan herkes, ona bakışı ne olursa olsun Nâzım’ın “park”ından çıktığının bilincinde olmalı. İkinci Yeni’ye anlamsız şiir olduğu savıyla yüklenildi. Oysa anlamsız falan değildi ve hatta direkt Garip akımına reaksiyon olarak ortaya çıkmıştı. Bu kişiler bolca bireysel argüman kullansalar da politik şiirler de yazdılar. Tamamen politik şiir yazan kendilerinden sonraki ‘70’ler kuşağından farkları imgeyi daha yoğun kullanmaları, bireyliklere daha çok eğilmeleri ve politik şiiri didaktik düzeye çıkarmamış olmalarıdır. 12 Eylül ve Özalizm’le ortaya çıkan ’80 kuşağı da ‘70’ler şiirine ya da ’68 kuşağına sloganik olmak üzerinden saldırdılar -Ama ‘80 kuşağından da politik şiirler yazan önemli şairler çıktı.- Oysa salt bu düzlemde ele alınabilir sığlıkta değildi o şiirin tüm örnekleri. “Haziran’da Ölmek Zor”un kötü bir şiir olduğunu ya da Ahmet Arif’in sağlam bir şair olmadığını kim söyleyebilir? Eleştirilmesi gereken nokta devletli olsun ya da militan düzeyde olsun, şiirin senin dediğin gibi pedagojik zeminde, salt didaktik, öğretici, yavan bir görev ve amaç şiiri olarak kullanılması olabilir. Fakat bunların da etki alanı geniş değildir. Örneğin bugün yazılan şiirin ciddi bir bölümü iki kaynaktan beslenir. Bunlardan biri İkinci Yeni’yken, ki özellikle Turgut Uyar adının altını çizmek lâzım, diğeri İsmet Özel’dir. Hâlâ etkileri aşılabilmiş değil. Bu şiir de genel çerçevede imgesel dolayımı güçlü tutmaya çalışan, söylem ve ahenge önem atfeden, bireysel tonları güçlü ama politik olmaktan da gayrı durmayan bir şiirdir. Diğer kanat şairlerimiz ya da daha çok “2010’lar şiiri” diye bilinen şiiri yazan şairlerimizse köklerini daha çok ‘80’lerin Neo-Garip deneylerinden, küçük İskender’den, ‘90’larda -iyi bir örnek olan- Ah Muhsin Ünlü’den alan bir tür “avangart” arayışı olarak kodlanabilir. Bu arkadaşlarımızın çoğunu sahte avangartlıkla, farklı görünmek için farklı/ “sansasyonel” olmakla ve şiirde anlamsızlık tahribiyle, saplantılı bir buluşçulukla suçluyoruz. Sorunun esasına dönersek de benim fikrim Nâzım’ın da, İkinci Yeni’nin de başarılı olduğu yönünde. Türkçe şiir geri dönüşsüz bir biçimde değişti ve gelişti. Bugünkü şiir de güzelliğiyle, eksiğiyle, zaafıyla kökenini oralardan alıyor. Yeni, etkili bir şeyin yapılamadığı eleştirisi gelebilir. Buna cevap “gerçekten de gelmedi mi?” de olabilir “gerek var mı?” da. Zira artık şiir, her ne kadar şairler kendilerini çok önemseseler de o günlerdeki kadar önemli bir şey değil. Şiir tenzil-i rütbe yedi. Daha kendi hâlinde bir uğraşı artık. Yani roman ya da siyasî bir kitap yazmak varken kimse bugün “Memleketimden İnsan Manzaraları” gibi bir şey yazmaz. Şiir artık büyük anlatıların aracı değil, kişiye deli derler böyle bir şey yaparsa. Ya da bugün şiir kamusu içi hiçbir tartışma kalabalıkların nazar-ı dikkatini çekecek bir şey değil.

Örgütsüzlük çağında sol politik şairlerin satması pek mümkün değil.

TA: Buradan Gezi’ye bağlayabiliriz. Halk sokaklara indiğinde Enver Gökçe, Adnan Yücel ya da Hasan Hüseyin’in şiirlerini değil; Turgut Uyar’ın şiirlerini okudu. “Turgut Uyar’ın askerleriyiz” yazıları hala duvarlarda duruyor. Sonrasında bu neşe tiksintiye dönüşmekle birlikte bir olgu olarak bu değişimi nasıl açıklarsınız?

İGY: Gezi, çok yönlü ve son derece heterojen bir isyan hareketiydi. Kalabalık oluşuyla da koşut olarak kimi lümpen ya da yanlış siyasal yönelimler elbette görüldü fakat genel olarak bakıldığında Gezi’nin onurlu, âdil, haklı, özgürlükçü ve devrimciliğe açık bir hareket olduğu tartışmasızdır. Zaten orada devrimciler, onca farklı görüşten yığınlara karşın kendi nicel durumlarına rağmen sahada inisiyatifi ciddi ölçüde ele alıp eylemi hem devrimcileştirdiler hem de uzattılar. Duvarlarda Turgut Uyar ya da Cemal Süreya şiirlerinin görülmesi elbette bir sorun oluşturmuyordu, sorun olan devrimci sloganlardan çok küfürlerin ya da çoğu komik olmayan “mizahî” içeriklerin görünürlüğüydü. Uyar gibi isimlerin de bu popülizmin ve içerik boşaltmanın kurbanı oldukları açık. Çağımızın temel sorunlarından bu başlıklar zaten. Malzeme olarak tamamen (ucuzlaştırmak mânâsında) poplaştırılamayacak ya da içeriksizleştirilemeyecek olan şairleri duvarlarda çok görmememiz bu genel eğilimden dolayıdır. Örgütsüzlük çağında sol politik şairlerin satması pek mümkün değil. Her şeye, tüm vahim olaylara dahi daha üçüncü saniyesinden karnavalesk bir karşılık vermeye güdülenmiş bir kitleye çok ağır gelecek dizeler var onlarda zira. Yine de bu neşe, panayır, karnaval, şaka, “orantısız mizah” kafasının Gezi’nin tam bir fotoğrafını sunmadığını güçlü bir biçimde belirtmek lâzım. Orada devrimcileri ve devrimci şairleri de Uyar gibi sahiplenen binlerce insan da vardı. Son güne kadar oradaydılar. Zaten devrimciler de tüm birikim, olanak ve güçleriyle savaşıyorlardı. Bu sebeple sosyo-politik olarak birkaç Gezi’nin varlığından da söz edilebilir. Gezi, siyaseten de, sosyolojik olarak da çok güçlü, ilginç, incelenmesi gereken veriler, deneyimler sundu bize. Devrimciyle ulusalcının, Kürt yurtseverle Müslümanların bir arada olduğu bir hareketti. Bu geniş bileşen içinde de “anama sövmüş patron/ sıkmışım dişlerimi/ ıslıkla söylemişim umutlarımı” dizelerini aklında tutan binler elbette mevcuttu.

TA: Azınlığın Uzun Kışı kitabınızdan biraz bahsetmek istiyorum. Şiirlerinizi okuduğumda ton ve atmosfer serin bir mesafe hissediliyor. Söz diziminde, ironik ve iğneleyici bir keskinlik dizenin sonlarında sarkastikleşiyor. Misal: Buzul, buzul, buzul/azınlığın uzun kışı/ kan kaybı çoğalmanın/yalnızlara daha küçülen hücreler/ve bencilliğe geniş ovalar var:/şehirlerde baykuş gamı ve solgunlaşan öğretiler/ buralar bize göre bir yer değil, gündelik öğürmeler. Hızla erimiş hevesler/ uğrar bir başın sağolsuna: “-piyasa böyle.” Ne dersiniz?

İGY: İroni ve mizah ilk iki kitapta da hissediliyor. Baharın Gelişini Engelleyebilirler’de daha çoktur bu. Tuhaf gelebilir ama ben şiirlerimde özel olarak ironi ve mizah olduğunun pek farkında değildim. Şair arkadaşlarım ve yine röportaj yapan başka arkadaşlar bunu vurgulayınca duruma dair bir farkındalık gelişti bende de. Bu mizah, iğneleme, hayatın kişinin üstüne üstüne gelmesiyle alay edilmesi hoşlarına gitmiş. Son kitapta pek yok bu, adeta bir death/ doom metal albümü gibi biraz karanlık, hüzünlü, reaksiyoner bir atmosfer aslında şiirlerimin çoğunda var ama son kitap “Güz Şerhleri”nde ton biraz daha ciddileşti diyelim. Anlatı, döneme ve ruha göre, şairin kendi ihtiyacına, kendini ifade etme arayışına göre kendini kuruyor. Bir mahzun olma hâli bana hep yapışık gibidir ama neşeli ve esprili olmamla da yakın çevremde (hatta twitter’da) biliniyorum. Belki de neşemi tamamen kaybetmişimdir. Bu sebeple bireysel temeli daha belirgin olan şiirlerde hava biraz daha kararmış durumda. Kitabın ikinci bölümünde, doğrudan politika içinden konuşan şiirlerde ise karanlığa rağmen bir söyleyiş çabası var.

TA: Şiirin söz diziminde ya da dizede (buzul buzul) soğuk bir ton var ama arkasından (kan kaybı çoğalmanın) gelen cümlesinin yaydığı sıcaklık mısradan sızıyor.

İGY: “İkide bir” benim özellikle sevdiğim şiirlerimden biri. Kitaba adını veren, ki vurucu, özet bir isim olduğunu düşünüyorum, tamlamaya da sahip zaten. Vurgulamana sevindim bu sebeple. Şiir, kitabın ana temasının bir kenar notu gibi. Azınlığın Uzun Kışı, kişi ve toplum bazında bugünü çok kurcalıyor, onunla derdi var, onu anlatma derdinde. Şiir, kaybedilene, bireycilik salgınına, devrimciliğe değil de protestoculuğa mesela ya da sevgililiğe değil de partnerliğe iştahlı olunmasına dair bir şiir. Büyük anlamların yitimi, garanticilik, hesapsızlık, canım kendim heyulasından bahsederken hâliyle soğuk bir hava esiyor. Ritmik ilerleyen şiirde bunların zıddı olan sözcükleri (çoğalmak) duymak bile ısıtıyor demek ki.

TA: “Ve aşığa bağlam sorulmaz, sözlerim uzayacaktır Uzanacaktır otlara nefesim, yine bir gün bahtiyar Bir sigara yanacaktır ağzımda(...)”

"Şaka Tabancası" şiirinizde düzyazıyla “ben kimseyi vurmadım” diyen; ama sonrasında cümlesini “sinik” bir zerafetle üstlenen şair tavrı var. Çarpışan persfpektifler, ters anlamlı bitişiklikler anlamın birini "iptal" ederken diğerini yaratıyor.

İGY: O şiir, Çehov’un sahnede asılı duran tüfeğe dair sözüne göndermeyle başlıyor. Bir ilişki içindeki çatışmaya dair bir savunma/ saldırı şiiri. Bir yerinde “şimdi avuçlarımda barut izi arayan kötü polis tabii moralsiz/ şaka tabancam poşete alınmış, umuyor bir sobeleme” diyerek çatışmanın mahiyetinin şifrelerini veriyorum. Tüfek ilk günden beri duvarda asılı duruyordu ve o tüfeği ben ne astım; ne de onunla bir cinayet işledim. Lâkin ölen karşı taraf, yaralanansa benim. “Şaka tabanca”mın olmasında blöfe, istesem de bir cezalandırmaya gidemeyeceğime yönelik bir vurgu var. Şiirdeki duygu yoğunluğunda öfkeyle şefkat, sevgi, özlem, haksızlığa uğrama iç içe olduğu için her dizede anlamlar süreğen bir biçimde çatıştırılarak hikaye ediliyor. Lâkin ortada “sinik” değil etik bir çıkış olduğunu söylemeliyim.

TA: “Sinik” lafzını gündelik anlamıyla kullanmadım. Ama uyarın iyi oldu. Ben de tereddüt ettim söylerken. "Sinik" sözcüğünü biçim açısından kullandım. Şiirin dize içinde, bir sonraki dizeye bağlanırken takındığı kayıtsız tavra dairdi. Okur polemik sever.

İGY: Kızmadım (gülüyor). Ayrıca okur, metinlerden bizim kendimize dair hiç düşünmediğimiz hatta karşısında olduğumuz anlamlar, izlenimler de çıkarabilir. Bunlar doğru kavrayışlar olabileceği gibi basit bir yanlış anlamadan da ileri gelebilir.

Orta ikide zaten bir alfabe olduğunu bilmeden kendi Latin temelli alfabemle Lazca yazmaya çalıştım, lisede, var olan alfabeyi öğrendim

TA: Anadilinde şiirler de yazıyorsun. Lazca yayımlanmış iki şiir kitabın var. Her iki dile de hâkimsin. "İki dil bir şair" olarak şiirlerinde imtiyazlandırılmış bir Türkçe karşısında, Lazca'nın konumu nedir?

İGY: Lazlığının zaten farkında olan ve Türkçe yanında Lazca da konuşan bir ailede büyüdüm ama kimlikle bilinçli bağ kurmam 9 yaşımda oldu. İstanbul’da doğup, büyümüştüm, 3. sınıfta koca şehirden direkt köye, köy okuluna döndüm. Algıları, bilinci biraz açık olan, biraz da araştırma merakı olan bir insan çocuk olsa bile farklı bir topluma mensup olduğunu orada anlıyor. Fakat benimki farkına varmakta durmadı, önüne geçilemez müthiş bir ilgiye dönüştü. Zaten benim neredeyse bütün ilgi alanlarım o yaşlarda belirdi. Siyaset, sosyoloji, etnik gruplar, diller, dinler, uzay (sonradan buna ilgim azaldı), ülkeler, zooloji falan. Bu durumda olan her çocuk gibi tabiî en başta salt ansiklopedik bir düzeyde. Her sabah “Andımız”da “ne mutlu Türk’üm diyene” demek garip gelmeye başladı. Türk değildik. Orta ikide zaten bir alfabe olduğunu bilmeden kendi Latin temelli alfabemle Lazca yazmaya çalıştım, lisede, var olan alfabeyi öğrendim (Pek çok Lazca metnin yazıldığı Gürcü alfabesiyle birlikte). Lazca şiirleri Türkçe şiirlerle eşzamanlı yazmaya başladım, on beşimde. Bundan müthiş bir haz alıyordum ve bunu bir misyon gibi addediyordum. 2014’te çıkan ilk Lazca şiir kitabım Zemsku 2002-2008 arasında yazdığım şiirleri kapsıyor. İlk gençlik şiirleridir yani. Son Lazca şiir kitabım Şinaxeri 2019’da çıktı, ondan sonra yazdığım Lazca şiir birkaç tanedir. Muhtelif konularda Lazca makalelerim de var ama yazma ağırlığım Türkçedir. Türkçe de benim dilim, bizim Lazcayla yazma üzerinden bağımız “rağmen” bir çabadır. Lazcanın ve Lazların durumuna rağmen bir şeyleri az buçuk geliştirmek ve yarına bir şeyler bırakabilmek için. Yoğun meşguliyetime karşın Lazca ve Lazlığın Türkçe şiirlerimle hiç teması yok.

TA: Bu mümkün mü? Okurlarınız Türkçe şiirlerinizde Laz olmaktan kaynaklı temaslar bulabilir.

İGY: En fazla bir iki pastoral şiirde ve hayatımın en güzel yılları olan köy okulundaki iki seneye (’94-’96) değinilerde bir nostalji babında Lazlık izleri şiirlerimde belki sürülebilir.

TA: Son şiir kitabınız Güz Şerhleri ismiyle Ağustos ayı içinde yayınlandı. Güz Şerhleri’ni okurken Yalın Ayak Sokrates misali topraklandığımı hissettim. İrade yönü daha diri ama mizah ve ironi açısından serinkanlı, iddiasız bir partizanlığı var. Daha önceki şiir kitaplarınız bu kitapta kendilerini nasıl buldular. Daha doğrusu buldular mı?

İGY: Erken dönemlerini bir kenara bırakırsak, şairin şiirinde, olgunlaşma aşamasını takiben kopuş pratiği çok radikal bir biçimde gerçekleşmez. Hâliyle önceki kitaplardaki şiirlerimle bu kitaptaki şiirler arasında tema ve ses bazında koşutluklar pekâlâ izlenebilir. Lâkin “Güz Şerhleri”nin öncekilere, bilhassa da “Baharın Gelişini Engelleyebilirler”e göre farklılıklar arz ettiği de bir gerçek. Okuyan arkadaşlar bunu fark ediyorlar ve kitapla ilgili değerlendirmelerde de buna dikkat çekiliyor zaten. Fark iki yerde göze çarpıyor: Birincisi şiirimi bilenler için alamet-i farikam olan lirizmin dozunun biraz kısılması. İkincisiyse senin belirttiğin gibi ironi/ mizah vurgularının geriye çekilmesi. Bunun dışında kitap, öncekilerde olduğu gibi yine hem bireysel/ duygusal hem de politik şiirleri ihtiva ediyor. Yine öncekilerde olduğu gibi karanlıkla aydınlık, güzelle çirkin, yenilgiyle irade bir arada bulunuyor. Yine aşk şiirleri var, yine kişinin hayatla mücadelesi, hayat akarken düştüğü çıkmaz ve bunalımlar, ilişkilerindeki güzellikler, anlaşmazlıklar, gerginlikler ve sonlar var. Ve yine kavga, yine ihtilal var malzemede. Fakat bu kitapta eğlenceye hiç alan açılmaması ilk bölüm olan “minyatürler”i daha karanlık, ikinci bölüm olan “freskler”i daha ajitatif kılıyor. Bilhassa ilk bölümde toplumsalın kıyısında duran ama daha ziyade bireysele dair olan psikolojik şiirleri üst üste okumakta okurun zorlanabileceğini düşünüyorum. Atmosferinden kaynaklı olarak. Orada salt güzel olana dair olan şiirler çok az. Ama hayatlarımız da böyle zaten. Dolayısıyla bu kitap, okur hafta sonlarında şiir okuyup biraz nefes alsın ya da bir şiir seçip bunu sevdiğine sesini değiştirerek okusun diye yazılmış bir kitap değil. “Topraklanma” güzel bir ifadelendirme oldu. Hem elektriği atma anlamında; hem de ayaklarımızın bu topraklara basması anlamında. “Güz Şerhleri”, şedid, iradî, reaksiyoner, kabullenmeyen, değiştirmeye inanan ve değiştirmeye çağıran, suçlayan, saldıran karakteriyle tam da bu göreve soyunuyor. Kitap boyunca süren lirikle epik olanın arasındaki gerilim de ona bir dinamizm katıyor. Son olarak yine güzel bir tespit olan “iddiasız partizanlığa” değineyim. Politik şiir yazmanın olanak ve açmazlarını da faş eden bir nokta aslında bu. Günümüzde yazılan kavga şiirleri kavganın düşük yoğunluklu seyri ve örgütsüzlük sarmalı sebebiyle var olana dair değil olması gerekene yönelik olacaktır. Aksi hamasî ve yavan kaçacaktır. Ya da bundan da kötüsü bir yenilgi edebiyatı mayalanabilir dağarcığımızda. İkisine de düşmemek için ve politikadan gayrı bir edebiyat da düşünmediğimize göre yazacağımız şiir bir çağrı, hatırlatma, örgütlenme şiiri olmalı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Anlam ve AnlamakKardelen Ayhan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Christine Estima

20 Eylül 2025

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 191..

Devamı..

Sapanca’da Doğa Yürüyüşü Yapılabilecek..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024