Avrupa oldukça uzun bir süre Rusya’daki istikrarsızlıktan korktu ama artık karşısında korkulması gereken istikrarlı rejim duruyor.
Uluslararası düzenin bozulduğu ve otoriter liderlerin Avrupa’yı kasıp kavurmaya başladığı 1930’lu yıllar demokrat liderler için gerçek bir bocalama süreciydi. Hitler’in Almanya’da, Mussolini’nin İtalya’da kurmuş olduğu otoriter rejimler öylesine saldırgandı ki, Avrupa’nın demokratik liderleri bu rejimlerle doğrudan çatışmayı girmek yerine ihtiyatı tercih etti ve hareketsiz kaldı.
Söz konusu liderler hem büyük bir savaşın daha başlamasından tedirgin oluyor hem de verilecek tavizlerin, revizyonist güçleri tatmin edeceğini düşünüyorlardı. Fakat Avrupa’nın izlediği bu yatıştırma politikasının hatalı olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Yayılma maksadı güden bir rejimin kontrolsüzce büyümesine izin vermek, bütün felaketlere davetiye çıkarmak anlamına gelir ki, bu durum fark edildiğinde bütün Avrupa çoktan alevler içinde kalmış, kendinden geriye acı bir miras bırakmıştı.
Aradan neredeyse bir asır geçti ama Avrupa bir kez daha benzer bir hesaplaşmayla yüz yüze kaldı. Rusya’da uzun süredir iktidarda olan Vladimir Putin, yalnızca ülke sınırlarını korumaya çalışan öngörülebilir bir aktör olmadığını, aksine son derece revizyonist maksatlarının bulunduğunu gösterdi. Uluslararası sınırları yeniden çizdi, Batı’daki politikaları allak bullak etti, enerjiden bilgiye kadar her şeyi potansiyel bir silaha dönüştürdü ve Avrupa çapında bir sabotaj kampanyası yürüttü. Batı’daki egemen siyasetse uzun bir süre boyunca Kremlin’i kontrol altında tutmaya çalıştı ve bunu yaparken de hem NATO’dan hem de ekonomik yaptırımlardan medet umdu. Fakat yakın tarih bize, bir ülkenin etrafını sarmanın tek başına güvenlik sağlamaya yetmeyeceğini, olası bir tehdidi çevreleyecek duvarların her zaman yeterli olmadığını gösterdi. Öyle ya da böyle, nihayetinde asıl tehlikeyle yüzleşmek gerekiyordu.
Tehlikeyse bir devlet olarak Rusya’dan değil, Putin rejiminin spesifik karakterinden kaynaklıyor. Putin’in baskı, politik yozlaşma ve imparatorluk nostaljisi üzerine inşa ettiği Kremlin, kendine öyle bir siyasi düzen tasarladı ki, asla şiddetten uzak durmadı. Rejimin meşruiyeti büyük ölçüde Rusya’nın küresel dirilişi mitine, yani Rusya’nın küresel bir güç olarak tarih sahnesinde kendine yeniden yer bulmasına ve Çin ya da ABD gibi diğer süper güçlerle birlikte uluslararası ilişkilerde söz sahibi olmasına dayanıyor. Fakat bu mit aynı zamanda Rusya’nın Batı’yı düşman, Ukrayna’yı da fethedilecek topraklar olarak görmesine yol açıyor.
Rusya öncelikle medyayı kontrol altına aldı, ardından muhalefeti baskıladı ve iktidarın taleplerine göre dizayn edilen yeni bir muhalefet türü yaratıp yargıyı araçsallaştırdı. Moskova’nın yurt dışında faaliyetleriyse genelde Avrupa toplumları arasında nifak tohumu ekmeye yönelik. Rus toplumu içeride giderek daha militarize hale gelip Rus ekonomisi hızla savaş ekonomisine dönüşürken mesele Rusya’nın kendi sorunu olmaktan çıkıp başlı başına bir tehdit halini aldı.
Ortada engellenebilecek ya da uyum sağlanabilecek türden statükocu bir davranış değil, varlığını kalıcı bir çatışmaya bağlı kabul eden otokratik bir rejim mantığı var. Stratejik ikilemin merkezi da tam olarak burada saklı. Kremlin kendi varlığını devamlılık gösteren bir çatışmaya dayandırıyorsa Batı’nın itidal yoluyla gerilimi tırmandırmaktan kaçınmaya çalışması Kremlin açısından sağduyu olarak değil, zayıflık olarak yorumlanabilir. Hatta verilen her tür taviz karşı tarafı cesaretlendirirken tereddütler ve duraksamalar karşı tarafın yeniden toparlanıp daha fazla silahlanmasına sebep olabilir. Nitekim Rusya açısından da senaryo tam olarak böyle ilerledi: 2008’de Gürcistan, 2014’te Kırım ve nihayetinde 2022’de Ukrayna. Gözlemledi, Batı’nın tepkisini ölçtü ve ortaya çıkan ekonomik maliyeti idare edebileceğini fark edince yaptırımsızlıktan faydalandı. Buna karşılık Batı her geçen gün daha fazla bölünüp tereddüt içinde hareket ederken Rusya karşısında ortaya koyacağı olası direniş açısından bedel ödemeye isteksiz olduğunu açık bir biçimde gösterdi.
Ne var ki, eylemsizlik uzun vadede çok ağır bedellere yol açar. Nasıl ki, faşizmle ilk aşamalarında yüzleşmemek çok daha yıkıcı sonuçlara sebep olduysa Putin’in Rusya’sından kaçmak da geniş kapsamlı ve yıkıcı bir çatışmayla sonuçlanabilir.
Hâlihazırda bütün Avrupa şehirleri Rusya tarafından görevlendirilen sabotaj timleriyle dolu – altyapıyı hedef alan bilgisayar korsanları, demokratik uyumu zayıflatma amacı güden siyasi figürleri finanse eden istihbarat servisi. Bütün bunlar gelecekte Avrupa’yı bekleyen tehditler değil, hemen şimdi gerçekleşenler. Ukrayna, topraklarının büyük bir kısmını Rusya egemenliğine bırakacak bir barış antlaşması yapmaya zorlanırsa bu durum bir emsal teşkil edecek ve sadece Moskova değil, dünya üzerindeki bütün otokratik rejimler bir kez daha güç kullanımının işe yaradığına ikna edecek ve bütün dünyaya Batı’nın kendi ilkelerini savunacak iradeden yoksun olduğu mesajını verecek.
Üstelik sırf göz korkutmak için NATO gibi büyük bir askeri gücü sürekli hazırda bulundurma ve bu yolla caydırmaya çalışmak Rusya’ya kimi maliyetler yüklese de, şimdiye kadar Kremlin’in yörüngesini değiştiremedi. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar önemli ancak yetersizdi çünkü bu yaptırımlar rejimin direncini kırmak için değil, kısıtlama getirmek için tasarlanmıştı. Benzer şekilde Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlar mevcut dengenin korunmasını sağladı ama inisiyatif alınması konusunda herhangi bir değişime yol açmadı. Dolayısıyla stratejide değişikliğe gitmek ve Rusya’nın saldırgan tavrına karşı sürekli savunmada kalmak yerine, bilfiil bu saldırıları mümkün kılan sistemin altını oymak gerek.
Bu elbette gerilimi tırmandırmaktan başka hiçbir işe yaramayacak pervasız bir tavır takınıp doğrudan Rusya’ya askeri müdahalede bulunmak demek değil. Kremlin’in istikrarlı duruşunda çatlaklar oluşturulacaksa bunu yapmanın yolu çatışmaya girmekten değil, Putin iktidarının temellerini aşındırmaktan geçiyor. Rusya içindeki muhalif figürleri ve sivil toplum kuruluşlarını desteklemek, Kremlin’in savaş yanlısı saldırgan tutumunu reddedenlerin seslerini duyurmalarına imkân sağlamak, onlara hayatta kalmaları ve iletişim kurmaları için lojistik destek sağlamak gibi önceden tasarlanmış, kasıtlı ve koordineli bir çaba içermeli. Başka bir deyişle Rusya’daki rejimi ayakta tutan yolsuzluklar ve vahşet hem Rus kamuoyuna hem de küresel izleyicilere ifşa edilmeli.
Avrupa yalnızca uygulayacağı daha geniş kapsamlı yaptırımlarla değil, aynı zamanda hem daha akıllıca tasarlanan hem de daha agresif bir tutumu ön plana çıkaran uygulamalarla ekonomik baskıyı artırmalı. Boşluklar doldurulmalı, destekçiler için çeşitli yaptırımlar öngörülmeli ve böylelikle Rus ekonomisini ayakta tutan gölge ağlar tek tek sekteye uğratılmalı. Mesela en basitinden Rus elitlerinin malvarlıklarını dondurmakla yetinmek yerine bu değerler Ukrayna’nın toparlanması için kullanılmalı.
Bunun da ötesinde Avrupa, Rus yetenekleri cezbetmek için daha fazla çaba göstermeli ve sistem ayrılmak isteyenlere yeni çıkış yolları sunmalı – sistemden ayrılan her bilim insanı, her girişimci ve bürokrat Kremlin’in makinesinden bir dişlinin eksilmesi demek.
Daha cesur bir stratejiyse hibrid savaş araçlarının Kremlin’e karşı kullanılmasını gerektirir. Rusya Avrupa’nın politik sistemine nasıl müdahale ediyorsa Avrupa da Rusya içindeki bilgi ağlarına müdahale etmeli ve Rus halkının Kremlin ya da ülke dışında süregiden savaşla ilgili filtrelenmemiş bilgiye erişimi sağlanmalı. Bu propagandayla değil, hakikatle ilgili bir mesele olmasına rağmen Batı uzun süredir temkinli davranıyor ve daha fazla baskıya neden olmaktan çekiniyor. Fakat Putin’in Rusya’sı için baskı zaten olağan bir durum. Sessizlikse bunu mümkün kılıyor.
Öte yandan Avrupa, ABD ile kurulan okyanus aşırı bir ittifakın da artık pek güvenilir olmadığını kabul etmeli ve kendini farklı bir geleceğe hazırlamalı. ABD’nin Avrupa’nın güvenliğinden vazgeçmeye sürüklenmesiyle birlikte Avrupa başkentlerinin savunmayı dışarıdan temin etme lüksü kalmadı. Dolayısıyla Rusya ile başa çıkma görevi artık neredeyse tamamen Avrupa’nın omuzlarında. Fakat bu yalnızca bir yük değil, aynı zamanda bir fırsat. Avrupa on yıllardır ilk kez Washington’ın menfaatlerini değil de kendi menfaatlerini ön planda tutabilir ve kendini en kötüsü için hazırlaması gerektiğini söyleyen tarihsel hafızadan aldığı güvenle kendi özgün bir güvenlik mimarisini şekillendirebilir.
Putin rejimini istikrarsızlaştırmak kaos peşinde koşmak değil, netlik talep etmek ve istikrarlı bir Avrupa’ya giden yolun, kıtaya savaşları geri getiren bir sistemi zayıflatmaktan geçtiğini kabul etmektir.
Putin’in olmadığı bir Rusya barışı garanti etmez ama Putin’in olduğu bir Rusya tehlikenin sürekliliğini garanti eder. Geçmiş nesillerin faşizmin sadece kontrol altına alınmakla kalmayıp mağlup edilmesi gerektiğini de anlamaları gibi biz de pişmanlık göstermeyen silahlı bir otokrasiye karşı, bu otokrasinin kaynağında direnilmesi gerektiğini kabul etmeliyiz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






