Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Eylül 2014

Edebiyat

Özel Bir Yazar: Virginia Woolf | İlknur Özdemir

İlknur Özdemir

Paylaş

18

0


Senin üzerine fırlatacağım kendimi, yenilmeden ve boyun eğmeden, ah Ölüm!

 Virginia Woolf’un mezar taşındaki bu yazı, Dalgalar adlı romanının son cümlesidir. Ve aynen öyle olmuştur. Adeline Virginia Stephen, ya da bildiğimiz adıyla Virginia Woolf, 28 Mart 1941’de, İkinci Dünya Savaşı’nın bütün hızıyla sürdüğü günlerde, Sussex’teki evinin yakınındaki Ouse Nehri’ne gider, ceplerini taşlarla doldurduktan sonra bir daha geri dönmemecesine kendini sulara bırakır, ilkgençlik yıllarında başlayan ve “manik depresif” olarak adlandırılan hastalıkla yoğrulan huzursuz yaşamına son verir. Virginia Woolf’un roman ve öykülerinde kendi hayatının izdüşümleri apaçık görülür. Romanlarının çoğu biyografiktir ya da kahramanları en yakınındaki, en etkilendiği kişilerdir. İlk romanı olan Dışa Yolculuk’tan başlayarak hemen hemen bütün yapıtlarında onun kişiliğini, gerek insanlarla gerek toplum kurallarıyla ilgili olarak kafasını meşgul eden meseleleri, kendi gününün kalıplaşmış roman anlayışına aykırı üslubunu görebiliriz. Woolf’un ana temalarından olan kadın-erkek eşitsizliği, kadının toplumdaki “piyano çalmak-nakış işlemek-kitap okumak”la yetinen rolüne ve bu rolün ne kadar eksik ve kısıtlı kalışına yönelik düşünceleri, toplum düzenine, özellikle İngiliz toplumuna yönelik eleştirileri, daha Dışa Yolculuk’ta açıkça yer alır. Bu romanda aynı zamanda Woolf’un sonraki yapıtlarında ısrarla işleyeceği cinsellik, insan ruhunun irdelenmesi, tıp ve doktorlar gibi bazı konuların tohumları da atılmıştır. Woolf’un Viktorya çağı aile yapısına sahip bir evde büyümesi de onun bütün romanlarında karşılığını bulmuş, özellikle siyasi açıdan topluma bakışını bu yetiştirilme tarzı biçimlendirmiştir. Erkek çocukların üniversiteye gönderilmesine rağmen kendisinin evde özel dersler alarak yetiştirilmesi genç kızlığında Virginia’yı derinden ve olumsuz etkilemiştir. Bu bağlamda, babasını ne kadar sevse de eleştirmekten geri kalmamıştır. Çağdaş feminizm akımının ilk manifestosu sayılan Kendine Ait Bir Oda, Woolf’un (kendisinin gidemediği) üniversitelerde verdiği kadın ve kurmaca konulu bir dizi konferansından derlenmiş, onun bu konuşmalarda sarf ettiği dikkat çekici sözler kadınlar için bir tür bağımsızlık bildirgesi olarak kabul görmüştür. Edebiyatın büyük çoğunluğunun erkekler tarafından kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yaratıldığını öne süren Woolf’un amacı, genç kadınları yüreklendirmek olduğu kadar genç yazarları esinlendirmek, motive etmekti de. Kadının zincirlerini kırmasını istiyordu. Kendine Ait Bir Oda, ilk günden itibaren feminist söylemin başucu kitaplarından olmaya devam etmiştir. “Bir kadın roman yazacaksa kendine ait parası ve bir odası olmalıdır,” diyerek gününün İngilteresi için radikal sayılabilecek düşüncelerini cesurca ortaya koymuştur. O dönem kadınının, karşısındaki tepkisi de açıktır. Woolf özellikle 1920-1940 arası yayımladığı yapıtlarında geleneksel kalıplara sırt çevirerek yenilikçi bir yol izlemiş, feminizmi değişik aşamalarda ele almış, özellikle kadının erkeklerin gölgesinde kalmasını, eğitim, çalışma, oy verme ya da mal edinme haklarını kısıtlayan yasaları eleştirmiş, romanlarında, deneme ve öykülerinde kadınların daha fazla özgürlüğe, kendi geçimlerini sağlamak için daha fazla fırsata ihtiyaç duyduklarını sürekli yinelemiştir. Woolf, örneğin Deniz Feneri adlı romanında olduğu gibi baskıcı bir kültürün kadınları susturduğunu da ileri sürmüştür. Woolf’un edebiyat yaşamı birebir kendi hayatıyla paralellik gösterir. İkisi de inişli çıkışlıdır. On üç yaşındayken annesini kaybeder. Bu beklenmedik ve trajik ölüm, sonraki yıllarda peşini bırakmayacak sinir krizlerinin ilkine yol açacaktır. Babasının 1904’te ölmesi ve kendisinin geçirdiği ağır sinir krizi nedeniyle kliniğe gönderilmesiyle başlayan olaylar silsilesi onun özel ve yazarlık yaşamını etkilemiştir. Üvey ağbisinin tacizi, daha sonra günlüklerinde, hatta kitaplarında açıkça yazdığı gibi, gençliğinden itibaren cinsel yaşamında farklı yönlere gitmesine yol açan talihsiz bir olaydır. Babasından sonra ağabeyi Thoby’i kaybetmesi, ruhsal açıdan taşıyamadığı, kabullenemediği yüklere bir yenisini ekler. Yıllar sonra yazdığı Jacob’un Odası adlı romanında Thoby’e Jacob olarak hayat verecektir, hatta daha sonra da Dalgalar romanındaki Percival kimliğinde. Thoby’nin ölümünden sonra da manik depresif dönemler tekrarlanır, 1941 yılındaki intiharına kadar kesintilerle sürer. Woolf cinsiyet konusuna da özgürce yaklaşmış, eşcinselliği, biseksüelliği, erdişiliği romanlarında çekinmeden kullanmıştır. Edebiyatta daha önce hep olumsuz bakışla işlenen tartışmalı konuları ele almıştır. Cinsellikte zaman zaman geleneksel yaşam biçimlerinin dışına yönelen, biseksüel kimliği öne çıkan, kadınlarla dedikodulara yol açan birliktelikleri olan Woolf, en önemli romanlarından olan ve erkekken dişiye dönüşen bir kahraman yarattığı Orlando’yu bir dönem çok yakın arkadaş olduğu Vita Sackville-West’ten esinlenerek yazmıştır. Virginia Woolf’un yaşadığı dönemde, akıl sağlığı toplumda açıkça konuşulmaz, duygudaşlıkla yaklaşılmaz, edebiyata girmezdi. Kendisi de akıl sağlığı açısından sorunlar yaşadığından, bu tür hastalara toplumun anlayış göstermemesine çok öfkeliydi. Akıl sağlığı olgusunu sürekli işliyordu. Bu bakımdan da Woolf devrimci bir yazardır. Ayrıca doktorları da olumsuz yanlarıyla gösteriyor, tedavilerini ve tanılarını eleştiriyordu. Mrs. Dalloway’de de, başka romanlarında da ortaya çıkan Septimus Smith karakterinde Virginia Woolf bu hastalığı ve hasta-doktor ilişkisi hakkındaki düşüncesini, bilinçakışı yöntemiyle, ustalıkla kullanmıştır. Septimus savaş yüzünden ruhsal bunalım geçirmektedir, intihara eğilimlidir. Doktorlar ona bir dizi zararlı tedavi uygular, sonunda hastalığı hiç önemsemezler, inanmazlar. Woolf da tıpkı Septimus gibi, hayaller görür, sesler duyardı; romanda Mrs. Dalloway, Septimus’un sonunda intihar etmesini anlayışla, neredeyse sempatiyle karşılar. Daha önce edebiyat tarihinde bu insanlara, bu tiplere böyle yaklaşan, yakınlaşan yoktur. Woolf’un romandaki bu kahramanlarının davranışlarına kendi iç mücadelesini yansıttığı bellidir. Aynı şekilde Dışa Yolculuk’ta, sıtmaya yakalanan Rachel’i ilk muayene eden doktor da son derece sevimsiz resmedilmiştir. Ateşler içinde yanan, sayıklayan, hayaller gören Rachel’in önemli bir şeyi olmadığında ısrar edip kendi kendini övmekle yetinir. İkinci doktor ise hastanın yakınlarıyla hiç konuşmaz, bilgi vermez, soğuk ve uzak durur. Bunlar Woolf’un herhalde kendi hayatında da karşılaştığı doktor tipleri olmalı. Anlayışsız, ukala ve ilgisiz. Belki de Woolf’a, “hastalığı olan sağlıklı bir kadın” demek en doğrusu. Sağlıklı olmasa bütün o romanları yazıları, denemeleri yazabilir miydi? Onun “deliliği”ni doğuran hayatındaki önemli darbelerdi, özellikle de aile içindekiler, evliliği, ya da bir romanının yayımlanması, hatta savaş sırasında evlerinin iki kez bombalanması gibi. Evliliğini açarsak: Virginia, evlenirlerken Leonard Woolf’a âşık değildi, hatta uzun süre bu konuda karar da verememişti. Dönem dönem gelen krizler ve ruhsal bozukluklar yüzünden evlilik hayatlarının pek de olması gerektiği gibi yürümediği de biliniyordu. Eşi Leonard Woolf, karısının hastalığını titizlikle irdelemişti: Manik evrede onun son derece heyecanlı olduğunu, zihninin hızlı çalıştığını, önce akıcı, rahatsızlık kendini iyice belli edince tutarsız konuştuğunu, hayaller görüp sesler duyduğunu söylüyordu. Bakıcılarına, hemşirelere de son derece kötü davranıyordu. Hatta 1914 yılında yaşadığı üçüncü sinir krizi aylarca sürmüş, sonunda iki gün komada kalmıştı. Depresif süreçte ise bütün düşünceleri ve duyguları manik süreçte olduğunun tam tersiydi. Melankolinin ve umutsuzluğun derinlerine gömülüyordu, pek az konuşuyordu, yemek yemiyor, hastalığına inanmak istemiyordu, durumunun kendi suçu olduğuna inanıyordu. İntihar girişimleri tam da bu evrede oluyordu. Yapıtlarıyla hem çağdaş dünya edebiyatının hem de edebiyata feminist yaklaşımın temellerini oluşturan dahi bir yazardır Virginia Woolf. Ruh ve akıl sağlığının bozukluğu, yazmasını dönem dönem engellemiş olsa da, yaratıcılığını körüklemiştir de. Woolf, 20. yüzyılın ilk yarısında romanlarındaki cesur ve farklı yaklaşımla edebiyattaki seçkin yerini almıştır.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Boş Sözler İçin On AfişOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sarah Carriger

6 Mayıs 2026

Eleştirmeyi ve Eleştirilmeyi Öğrenmek

Yazara metninin hangi yönlerden iyi olduğunu, mutlaka gerekçesini belirterek söyleyin. Metni övmek yerine mümkün olduğunca somut örnekler verin. Yaratıcı yazarlık atölyelerinin belki de en muazzam niteliği, yazdıklarınızın farklı gözler tarafından değerlendirilip..

Devamı..

Zamanın Durduğu Yer: Seyahat için Bir ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024