Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Şubat 2022

Edebiyat

Nikos Kazancakis'ten Yeniden Çarmıha Gerilen İsa'nın Unutulmaz Kahramanları

Hülya Soyşekerci

Paylaş

1

0


Uzun yıllar edebiyata ve felsefeye yoğun emek veren Kazancakis, Zorba ile bir başyapıt oluşturmuştur. Ancak onun diğer romanları da insanın ruhsal derinliğini ortaya koyması, iç hesaplaşmalara çağırması açısından dikkate değer, önemli yapıtlardır.

Mario Vargas Llosa, “Kurmaca, yaşama sanatı mıdır?” başlıklı çalışmasında şunları dile getirir: “Romanları okuduğumuzda biz yalnızca biz değil, aynı zamanda romanların bizi aralarına taşıdığı büyülenmiş varlıklar oluruz. Bu taşıma, bir dönüşümdür –yaşamımızın bizi boğan daraltısı açılır ve dışarı fırlayıp başkası olur, kurmacanın bize yaptığı deneyimleri dolaylı bir biçimde, vekâleten yaşarız. Harika bir rüya, vücut bulan bir düş olarak kurmaca, korkunç bir ikiye bölünmüşlüğü taşıyarak yalnızca bir yaşamı olmasına rağmen bin tane arzu edebilen biz sakat varlıkları tamamlar. Gerçek yaşamla, onun daha zengin ve daha değişken olmasını isteyen arzu ve düşler arasındaki bu açıklık, kurmacanın âlemidir.”

Gerçekten, bir romanı okurken başka hayatları yaşar, başka insanlarla birlikte duygulanır, düşünür, heyecanlanır, mutlu olur, acı çekeriz. Bir başka dünyanın kapısı açılır önümüzde ve biz o rüyaya, o yanılsamaya kapılır, okuma süresi boyunca gerçeğin yerine o rüyayı ikame ederiz. Roman içindeki dünyada, o kahramanlar arasında kaybolur gideriz. Roman bittikten sonra kahramanlarıyla, onların yaşadıklarıyla hemhal olmaya devam eder, bazen uzun yıllar boyunca unutmayız onları. Artık ruhumuzdan bir parça olmuşlardır.

Yirminci yüzyılın büyük Yunan yazarı Nikos Kazancakis’in romanları da içinde kendi dünyamızı unuttuğumuz şaşırtıcı olaylar, bambaşka insanlar, sıra dışı yaşantılar, ruhsal derinlikler, acılar, yaşama sevinçleri, coşkular sunar. Her romanında ruhumuzu farkındalığa ve hesaplaşmalara çağırır. Okudukça, başta kendimiz olmak üzere, çevremizdeki her olguyu ve toplumun insana dayattığı her şeyi sorgulamaya başlar, giderek ruhen özgürlüğe doğru açılırız. Okudukça insana ve topluma dair ne varsa yeniden gözden geçirir; vicdan, ahlak, iyilik, kötülük, adalet, din, erdem gibi kavramlar ve değerler hakkında binlerce soruyu zihnimizde çoğaltırız. Öyle romanlardır ki Kazancakis’in yazdıkları, olayların pek çoğu Girit’in sarp kayalıklarla, zeytin ağaçlarıyla, bağlarla, yeşilliklerle dolu rüzgârlı coğrafyasında ve orada yaşayan insanlar arasında geçer, ama aynı anda yerellikten sıyrılıp evrenselliğe açılır. Tüm insanlığın ortak acılarına tanıklık eden destanlara dönüşür. Kazancakis’in romanları sarsıcıdır. İnsanın ve insanlığın ne olduğu üzerinde uzun uzun düşündürür bizi. Erdemin ışığını, sıra dışı ve özverili roman kahramanların yaktığı insanlık ve iyilik ateşinde görürüz çoğu kez. 

Kuşkusuz, Kazancakis denince akla ilk gelen roman Zorba’dır. Başarılı film uyarlaması, bu romanın geniş kitlelere ulaşmasını ve Kazancakis’in dünya çapında tanınan bir yazar olmasını sağlamıştır. Uzun yıllar edebiyata ve felsefeye yoğun emek veren Kazancakis, Zorba ile bir başyapıt oluşturmuştur. Ancak onun diğer romanları da insanın ruhsal derinliğini ortaya koyması, iç hesaplaşmalara çağırması açısından dikkate değer, önemli yapıtlardır.

Kazancakis aynı zamanda bir felsefecidir. Felsefe öğrenimi gören ve 1909’da Paris’te Bergson’un gözetiminde hazırladığı Nietzsche üzerine çalışmasıyla dikkati çeken yazar, hem Bergson’dan, hem de Nietzsche ve Schopenhauer’un düşünce dünyasından etkilenmiştir. Eserlerindeki sorgulamaların, psikolojik ve felsefi derinliğin asıl kaynağı budur. Kazancakis, aldığı felsefe eğitimini romanlarıyla bütünleştirmiş, yapıtlarının arka planına daima düşünsel bir boyut eklemiştir. İnsanın iyi ve kötüye yöneliminin kaynaklarını işleyerek, kurumsal din algısının olumsuz yönlerini ve Hristiyanlığa eleştirel yaklaşımını dile getirdiği romanları arasında Günaha Son Çağrı, Kaptan Mihelis ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa başta gelir.

Bu çalışmada, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa romanındaki temaları, ikili karşıtlıkları, başlıca kahramanları, bu kahramanlar arasındaki çelişki ve çatışmaları odağa alarak, yazarın düşünsel dünyasının romana yansımaları üzerinde duracağım. Uygarlık tarihi boyunca felsefi düşünce yerleşik, kurumsallaşmış dini ve onun temsilcileri olan din adamlarının maddiyata yönelen yozlaşmış hallerini eleştirmiş; gerçek dinin vicdan, adalet, saygı, sevgi, merhamet, yardımlaşma, sevecenlik, iyilik üzerine kurulması gerektiğini vurgulamış; insani değerleri ve erdemi yüceltmiştir.

Kilise tarafından aforoz edilmiş gerçek bir “inanan” olarak Kazancakis, eserlerinin içeriğindeki din eleştirisinin yanlış değerlendirilmesi yüzünden uzun yıllar boyunca gölgede bırakılmış bir yazardır. Ancak aklın, iyiliğin, vicdanın ve adaletin öne çıktığı bir edebiyat ve düşünce algısı içinde kavrayabileceğimiz Kazancakis, anadilini de eserleriyle yüceltmiş ve zenginleştirmiştir. Utku Şentürk "Devrimci Bir Yürek: Nikos Kazancakis" başlıklı makalesinde Kazancakis'in hayatına dair şunları yazıyor: “Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. 20'nci yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olduğu ve eserleri yabancı dillere en çok çevrilmiş olan Yunan yazarlardan olduğu düşünülmektedir.”

Kazancakis’in dünyasında varoluşçuluğun, sezgiciliğin izleri, insan ruhunun derinlikleri yer alır. Bu düşünsel/ insani derinlikleri hem eserlerine hem roman kahramanlarına uyarladığı görülür. Romanlarının dokusunu inceden inceye oluşturan bu insani değerler ve erdem, ruhumuza usul usul sokulur. İçimizi insana, insanlığın geleceğine dair umut ve inançla doldurur.  Bir bakıma, mistik bir yönü vardır Kazancakis’in. Mistisizmi doğa, insan ve adalet sevgisiyle buluşturur. Tanrı’ya büyük bir inançla bağlı olmasına rağmen, dünyadaki kötülükler ve adaletsizlikler nedeniyle, inandığı Tanrı’ya pek çok sitemlerde de bulunur.

Kazancakis, mistisizminin kaynağını “içrek” diyebileceğimiz bir din anlayışından alır. Kurumsallaştığı için dünyevileşmiş, paraya, maddiyata, çıkar ilişkilerine bulaşmış; insani değerlerden uzaklaşmış bir Hristiyanlık yaşantısı içinde olmak yerine, sadece İncil’i İsa’yı izlemeyi, o yoldan gitmeyi, İncil ve İsa dışında kalanları dikkate almamak gerektiğini dillendirir romanlarında.

Kazancakis sosyalizme de yoğun ilgi duymuş, sosyalizmin toplumsal adalet anlayışından etkilenmiş ve bu adalet anlayışını kendi dini ve felsefi idealleriyle buluşturmuştur. Zenginliğin çok az sayıda kişinin elinde toplanmasını, büyük kitlelerin yoksul ve sefil halde yaşamasını adil bulmadığı için bu sosyal farkları ve çelişkileri azaltan, merhametli, iyiliksever Hristiyanların gerçek dindar oldukları fikrini benimsemiş ve bu fikri eserleri yoluyla yaygınlaştırmaya özen göstermiştir.

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’da, bu fikirlerini ve dine yönelik eleştirilerini özellikle roman kahramanları Manolios’un ve Papaz Fotis’in davranışları ve sözleri üzerinden ifade etmiştir. Buna göre, vicdanı öne almayan bir dinin ve vicdanı olmayan din adamının hiçbir anlamı ve değeri yoktur.  

Kazancakis, Girit’i hem insan manzaralarıyla hem doğal güzellikleriyle hem de halkın yaşayış tarzı ve kültürüne dair bütün zenginliğiyle anlatır. Onun doğduğu yıllarda Girit halkı, Osmanlılara isyan ederek bağımsızlık savaşı vermeye çabalıyor, bu nedenle adada karışıklık, göç, yoksulluk ve daha pek çok zorluk yaşanıyordu.

Girit adasının Likovrisi köyünde geçen Yeniden Çarmıha Gerilen İsa romanındaki olaylar, gelecek Paskalya Yortusu sırasındaki Gizli Ayin öncesinde, köyün ileri gelen yaşlılarının, İsa’nın Çarmıha Gerilişi’ni canlandıracak bir temsil hazırlamak amacıyla köydeki bazı kişilere çeşitli roller dağıtmaları ile başlar. Gizli Ayin’in Paskalya’dan önceki Pazar günü kilisenin sundurması altında başladığını, Kutsal Cumartesi günü gece yarısı İsa’nın yeniden dirilişiyle bahçelerde sona erdiğini öğreniriz Papaz Grigoris’in konuşmasından.

Köyden, İsa rolünü oynamak üzere çoban Manolios, Yahuda rolü için Alçı Yiyen adıyla tanınan saraç Panayataros, Mecdelli Meryem rolü için köyün dul fahişesi Katerina, Yakup ve Petrus rolleri için de kahveci Kostandis’le gezgin satıcı Yannakos seçilir. Yahya rolü için de Yargıç’ın oğlu Mihelis uygun görülür.  

Çoban Manolios, kuzu gibi uysaldır, manastırda da bir müddet yaşamış bir gençtir. Mavi gözleri, bal sarısı sakalıyla tıpkı ikonlardaki İsa’ya benzer. Tam anlamıyla saf ve dindar bir ruhtur. Yargıç’ın hizmetinde çalışan ve hep sevgiyle anılan biridir. İsa rolü için uygun görülmesi tesadüf değildir.

Okur olarak bizler için en şaşırtıcı olanı bir temsil için dağıtılan rollerin kişilerde yarattığı etkiler ve oyunun yavaş yavaş gerçeğe dönüşme süreçleridir. Bir anlamda tiyatro oyunu bir gösteri olmaktan çıkıp hayatın kendisine dönüşür romanın sayfalarında.

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’nın oldukça kalabalık bir şahıs kadrosu vardır. Romanın her bir kahramanı Kazancakis’ın kalemi tarafından öyle canlı bir şekilde çizilmişlerdir ki pek çoğu uzun zaman boyunca belleğimizde varlığını sürdürürler.

İsa rolündeki Manolios’un kendini yavaş yavaş dünya zevklerinden uzaklaştırması ile başlar her şey. Köyün ileri gelenlerinden Yargıç Patriarheas’ın kızı Lenio ile nişanlı olan Manolios, kendine ait bir kadının olması ve aile kurma gibi fikirlerden vazgeçer; İsa’nın yaşamına odaklandıkça dünyadan uzaklaşır ve manevi bir âleme doğru çekilmeye başlar. Lenio, Yargıç Patriarheas’ın tecavüz ettiği bir hizmetçisinden doğan gayrımeşru kızıdır. Yargıç, dünya zevklerine tam anlamıyla kendini kaptırmış biridir, gençliğinde çok yakışıklı ve çapkın olan, gücünü ve nüfuzunu kullanarak köylerdeki kadınları zorla elde eden, onlardan birçok çocuk peydahlayan, yaşlanınca da lezzetli sofralarda zevk dünyasını genişleten bir adamdır.

Köyün bir diğer ileri geleni olan Papaz Grigoris, Kazancakis’in sürekli eleştirdiği, dünyevileşmiş, maddiyatçı din adamlarını temsil eder. Her bir dini hizmeti para karşılığı yapan Papaz Grigoris, bunu kendinde bir hak olarak görür. Romanın anlatıcısı, onu, “Patlayıncaya değin yiyen, yıkıncaya değin içen, gerektiğinde küfreden ve kızınca yumruklarını kullanan bir papazdı o. Şimdi bile, bu yaşlı halinde hâlâ, bir kadına baktığında kanı kaynardı. Kafası, göğsü ve midesi insan tutkularıyla dopdoluydu” (s.20) diye tarif eder. Papaz, her türlü defin, cenaze, dua, vaftiz gibi dini hizmetlerden para alır. Yoksulların cenazesine gidip duaya katılmaz. Sahte bir iksir hazırlayıp satarak insanları kandırır.

Papaz’ın kardeşi Öğretmen de köyün ihtiyar heyetinin bir üyesidir. Kendi halinde, güçsüz, sözünü dinletemeyen, iyiyi kötüyü ayırt edebildiği halde kötülüğün karşısına çıkma cesareti gösteremeyen oldukça sessiz ve ürkek bir adamdır. Yunan efsanelerine sığınarak gerçekler dünyasından uzakta yaşamayı yeğler. Papaz Grigoris’in kişilik olarak babasına benzemeyen naif, zayıf, içli kızı Mariori, Yargıç Patriarheas’ın oğlu Mihelis ile nişanlıdır ve her ikisi de evlilik hazırlıkları yapmaktadır.

Köyün en itici karakterlerinden biri yaşlı tefeci Ladas’tır. Öylesine cimri, öylesine kötü, öylesine insanlıktan uzaktır ki, Kazancakis bu olumsuz kahramanı bütün davranış ve görünüş ayrıntılarıyla roman boyunca ince ince işler. Ladas kötü sözleri ve cimrilikleriyle romanda vicdan sahibi olan herkesi çileden çıkarır. Ladas parayı, malı mülkü, kendi ailesinden hatta kendisinden daha fazla sever. Yaz kış yalınayak dolaşır, evinde kuru ekmekle yaşar. Ama yığın yığın altınları, mücevherleri, borçlu köylülerden el koyduğu pek çok tarlaları vardır. Yokluk içinde yaşayan ama mala mülke tapan bir adamdır. Hasta kızını sırf para gitmesin diye tedavi ettirmediği için ölümüne neden olan vicdansız bir adamdır aynı zamanda. Bu acı olaydan sonra karısı Penelope dünyaya küser. Hiç konuşmayan, tepki vermeyen, gece gündüz sürekli çorap ören Penelope, bir ıstırap heykeli gibidir.

Yargıç ve Papaz her ikisi de şişman, hareketsiz, tembel, yemeğe içmeye ve dünya zevklerine düşkün, oldukça bencil ve duyarsız kişilerdir. Her ikisinin de en duyarlı olduğu konu çocukları Mariori ve Mihelis’tir. Kendi çıkar dünyaları dışında gözleri hiçbir şey görmeden yaşayan, başka insanların acılarına ve çilelerine kör kalmış durumdadırlar.

Mihelis de kendi babası olan Yargıca kişilik yapısı olarak pek benzemeyen, ancak onun ağır ve yoğun baskısı nedeniyle tam olarak özgürleşememiş bir karakterdir.

Köydeki en sıra dışı ve gerçekçi kişilerden biri de eski bir kaptan olan Fortunas’tır. Yaşlı deniz kurdu, köyde yaşayan herkesin ciğerini okur; insanların kötülüklerini, bencilliklerini, cimriliklerini,  acımasızlıklarını yakından görür. Kazancakis köyün ileri gelenlerinin rezil dünyasını onun bakış açısından gösterir: “Hepsini şeytan alsın diye mırıldandı Kaptan Fortunas, bastonuna dayanarak yokuşu inerken. ‘Bu tür işler için tertemiz bir yüreğin olmalı ihtiyar, oysa biz Sodom ve Gomorra’yız. Ya bizim obur papaz? Bir eczane açtı adını kilise koydu. Orada Tanrı’yı kiloyla satıyor. Her türlü hastalığı iyi ettiğini söylüyor şarlatan. (…) Ya yaşlı Patriarheas? İki bacaklı bir domuz, baştan aşağıya yalnızca bir koca göbek. Kafası bile bağırsakla doludur. Bir yanına tüm yaşamınca yediklerini, öte yanına da alttan ve üstten çıkardıklarını yığsanız, leş kokulu iki koca dağ oluşurdu. İşte, zamanı geldiğinde Tanrı’nın önüne de sağında ve solunda iki dağla çıkacak. (…) Ya öğretmen Hacı Nikolis? İşe yaramaz zavallının teki. Korkak, eskimiş, pis gözlüklü, çirkin bir herif. Bir de kendini Büyük İskender sanıyor. Kâğıttan bir miğfer giyip tüm veletlerin kafalarına da o eski kâğıt miğferlerden takıyor. Öğretmen işte! Onlardan ne hayır gelir ki! Yaşlı Ladas Baba? Alçak, iğrenç, cimri. Biraz olsun kendine saygısı yok. Şarap fıçılarının, yağ tenekelerinin, un çuvallarının üzerine oturur ve açlıktan nefesi kokar. (…) Her zaman yalınayak başıkabak dolaşır. Ne için? Zengin bir adamın postu içinde ölmek için. Öf! Şeytan alsın onu. Ya ben? Bilmem ki söylemek zorunda mıyım? Başıboş, serserinin biri belki. Elinizi kirletmeden bana dokunmanız için bir maşa kullanmanız gerekir. Tüm yaşamım yemek, içmek, çalmak, öldürmek ve adam boynuzlatmakla geçti. Hey Tanrım! Bu kadar çok pis iş için bu kadar zamanı nereden buldum?” (s.35)

Olaylar, yurtları Aya Yorgi köyünden kovulan büyük bir grup göçmenin, başlarında Papaz Fotis adlı bir din adamıyla köye gelmesi ve köyün ileri gelenlerinden, zenginlerinden yardım rica etmeleri ile başlar. Göçmenler aylardan beri aç, sefil bir halde yol yürüdükleri, çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek hep birlikte dağları tepeleri aştıkları için çok yorgun ve perişandırlar. Üstlerindeki paçavralarla acınacak görünümdedirler. Köydekilerin merhamet ve yardımlarına sığınmak isterler. Papaz Fotis şöyle konuşur: “Takip, açlık, hastalık… Üç aydır yoldayız, çoğumuz yol kenarlarında kaldı. Onları gömdük ve yürüyüşümüzü sürdürdük. Her akşam tükenmiş bir halde yere yığılıyorduk. Ben yüreğimi avuçlarımın içine alıp ayağa kalkar, onlara İncil okur, Tanrı’dan ve Yunanistan’dan söz ederdim. Yeniden güç kazanır, sabah yeniden yola düşerdik… Ötelerde Sarakina Dağı’nın yakınlarında, iyi insanların yaşadığı varlıklı bir köyün olduğunu duyduk: Likovrisi. Kendi kendimize şöyle dedik: ‘Onlar Hristiyan, Rum… Kilerleri dolu, dünya kadar toprakları var. Bizi ölmeye bırakmazlar.’ İşte geldik buradayız. Tanrı’ya şükürler olsun” (s.57).

Ancak, başta köyün ileri gelenleri olmak üzere köylüler yardım ve iyiliğe yanaşmaz; onlara sadaka olarak biraz ekmek verip kapılarını kapatırlar. Halbuki Papaz Fotis, onlardan, yurtsuz oldukları için biraz toprak vermelerini; bu toprağa kök salmalarına ve ekip biçmelerine izin vermelerini rica eder. Şöyle konuşur: “Sizin kullanmadığınız boş topraklarınız olduğunu duyduk. Bize verin, paylaşalım, işleyelim, biçelim, bu aç insanları doyurmak için ekmek yapalım. İşte istediğimiz budur Peder” (s.58). Ancak kullanmadıkları mallarından bile zerre kadar fedakârlık yapmak istemez zenginler. Papaz Grigoris de bu düzeni Tanrı’nın istediğini iddia ederek toprak sahibi zenginlerin yanında yer alır. Böylece, toplumda kurumsallaşan dinin, egemen sınıflarla nasıl kaynaşmış olduğunu, bu sarsıcı gerçeği, gösterir bize Kazancakis.  

Papaz Fotis, sürekli olarak merhamet ve yardım dileklerini ifade eder; gerçek Hristiyanların böyle olduğunu söyler ama insanları inandıramaz. Hiçbir şekilde sesini yükseltmeyen, sitem etmeyen Papaz Fotis karşısında Papaz Grigorias merhametsizce davranır, onun ve göçmenlerin köyden uzağa gitmeleri gerektiğini, herkesin malının kendisine ait olduğunu ve ancak geçinebildiklerini söyler.

Ancak, başta Manolios olmak üzere İsa’nın havari rolüne seçilen bütün kişilerin içi merhametle, sevgiyle ve anlayışla dolar. Manolios kolera ve açlık yüzünden ölen genç insanları ve çocukları görünce gözyaşlarını tutamaz. Onların daha iyi bir halde olmalarını diler yürekten. İlk yardımı dul Katerina yapar, yardım için açılan battaniyeye yeni şalını ve parfümünü atar. Kahveci Kostandis, Yannakos, Mihelis de yardım ederler. Mihelis, babası Yargıç uyurken kilerden aldığı yiyecekleri göçmenlere verir. En iğrenç şekilde davranan her zamanki gibi cimri Ladas olur.

Göçmenler topluluğu ve papaz Fotis, köyün biraz uzağındaki Sarakina dağının kayalıklarına doğru yola çıkarlar. Oralarda kök salmaya çabalayacaklardır. Kayalıkların arasında buldukları çok az toprağı işlemeye gayret ederler. Göçmen halkın bir kısmı çevre köylerde iş bulup çalışmaya başlar. İnsanlar açıkta yaşamaktadır, evsizdirler. Kış gelince akıbetlerinin ne olacağından endişe ederek yaşamaya çalışırlar. Papaz Fotis, İsa’nın yoksul ve çileli yaşamını örnek göstererek insanların dayanmalarını sağlamaya çalışır.

Köyde, Osmanlı devletinin resmi temsilcisi olarak görevli bir de Ağa vardır. Ağa, Rumlar arasındaki çatışmalara karışmamayı, başını ağrıtmadan yaşamayı tercih eden, sürekli rakı içip yemek yiyen, çok düşkün olduğu Yusufaki adlı genç oğlanla zamanını geçiren sapkın bir karakterdir. Tam bir zevk sefa adamıdır Ağa. Hüseyin adlı iri yarı adam da onun fedaisidir.  Evde bir de kambur Rum hizmetçi Marta vardır; Marta yerli halkla Ağa arasında bir köprü gibidir.  Ağa, Papaz’ın zaman zaman yanına gelerek köydeki durumlara dair söylediklerinin üzerinde fazla durmaz; kendince idare eder Rumları. Ta ki Yusufaki’sinin bir gün bir cinayete kurban gitmesine kadar… Ondan sonra Ağa’nın köy halkına yönelen korkunç gazaplarına, zulmüne ve şiddetine tanık oluruz. Manolios, köy halkını bu zor durumdan büyük bir cesaret ve fedakârlık göstererek, ölümü göze alarak kurtaracaktır.

Ağa’nın köyde sokaklarda dolaşıp yiyecek artıkları ve ekmek kırıntıları arayan aç göçmen çocukları görünce hemen bir sofra kurdurması ve onları doyurması, merhametli bir tarafı olduğunu da gösterir. Romanın son sayfalarına doğru Ağa, Manolios’un çok iyi ve masum bir insan olduğunu bildiği için köyün ileri gelenlerinin Manolios’a yönelik iftiralarına uzun süre direnir. Ancak Manolios’un Bolşevik olduğu ve Osmanlı devletinin aleyhine çalıştığı suçlamasına daha fazla dayanamayarak, sırf koltuğunu kaybetme endişesiyle Manolios’u onu bekleyen öfkeli kalabalığa teslim eder.

Manolios, sonuna kadar bir İsa gibi davranır. Tüm davranışlarındaki insanilik, adalet isteği, iyilik ve yumuşaklıkla, vicdan sahibi herkesin takdirini ve sevgisini kazanır. Havari rolündekiler de rollerini yaşama geçirir; iyilik, yardım ve adaleti ilke edinirler.

Romanda mucizelerin anlatımının olduğu kısımlar, metni gerçekçilikten büyülü gerçekçiliğe taşır. Manolios’un bir günaha yönelirken yüzünde bir anda çıkan cüzzamın daha sonra onun İsa’ya, iyiliğe ve erdeme yönelmesiyle birdenbire iyileşmesi gibi sahneler şaşırtıcı ve etkileyicidir. Cüzzamın mucizevi bir biçimde yok olup gitmesi, gerçekçi metne sızan bir düşsellik olarak okunabilir. Roman kahramanlarının gördükleri kimi rüyaların gerçeğe işaret etmeleri de öyle…

Romanda pek çok sembolün varlığını görüyoruz. Özellikle Papaz Fotis’in ve yoksul göçmenler topluluğunun sığındığı kayalıkların ve mağaraların, ilk Hristiyanların yaşadıkları yerler olması anlamlıdır. Roman metninde şöyle geçer: “Gece derin ve sakindi. Yaprak bile kımıldamıyordu. Gökyüzünde kımıldayan yıldızlar ordusu… Sarakina Dağı önlerinde tüm görkemiyle yükseliyordu. ‘Orada birçok mağara vardır Peder’ dedi Yannakos. Bu mağaralarda bir zamanlar ilk Hristiyanların yaşamış olduklarını duymuştum. Bir tanesinde, kayanın üzerine boyanmış durumda Bakire Meryem ile Çarmıha Geriliş’i hâlâ seçebilirsiniz” (s. 67). Romanda, oyun, taklit, yansılama, yineleme, temsil kavramları birer sarmal oluşturmakta ve bu şekilde Manolios ve köydeki kişilerin İsa ve Havarileri’ni temsilleri, yaşam gerçeklerine dönüşmekte; yani oyun gerçeğe dönüşürken, kişiler de bir dönüşüm geçirerek oynadıkları rollerin insanları haline gelmektedirler. Bence romanın yazın ve kurmaca açısından en dikkate değer başarısı, bu çok özgün ve yaratıcı fikirde gizlidir.

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’da, adalet arayışı, sonunda bir isyana dönüşmekte; açlıktan ölen göçmen çocuklarının incecik bedenleri, insanların vicdan ve yüreğinde derin sarsıntılar yaratmaktadır. Özellikle Manolios ve arkadaşları göçmenlere yardım için ellerinden gelen her şeyi yapar. Zengin cimri Ladas’ın kilerinden fazla bir şeye dokunmadan un ve yağ aşırırlar. Papaz Fotis, günahı üzerine aldığını belirtir. Yaşamak ve ayakta kalmak isteyen insanlar, her türlü olumsuzluğa bir şekilde direnmeye çalışır. Bu adaletsizliğe bir son verilmesi gereklidir.

Mihelis’in, babasından miras kalan arazilerini göçmenlere bağışlaması, başta Papaz Grigorias olmak üzere köyün ileri gelenlerini çıldırtır âdeta. Onun deli olduğunu, imzasının geçersiz kabul edildiğini, onun bağışladığı malların göçmenlerin değil kilisenin hakkı olduğunu ileri sürerler. Cimri Ladas ise bir yolunu bulup bu malların bir kısmını nasıl ele geçirebileceğinin hesabını yapar. Âdeta şeytanın yeryüzüne inmiş şeklidir Ladas.

Sonunda Yahuda da rolünü gerçeğe dönüştürür. Yahuda rolündeki Panayatoras, Manolios’a müthiş bir iftira atar. Onun bir Bolşevik olduğunu, Mihelis’i kandırdığını ve köyün bütün mallarına yine papaz kılığında bir Bolşevik olan Fotis ile el koyacaklarını söyleyerek, büyük bir kin ve nefret ateşi yakar. Köydekiler bu söze inanır ve derinden etkilenir.

Açlığa, kendilerine bağışlanan toprakların verilmemesine dayanamayan göçmenler de bir isyan ateşi yakar, köye doğru iner. Sarakinalılar ile Likovrisililer çatışırlar ve ne yazık ki kan dökülür…

Romandaki başlıca karşıtlığın iyilik ve kötülük olduğu; bu kavramların insanların davranışları üzerinden tartışmaya açıldığı görülür. Bunun yanı sıra başkalarına yardım etme fikri ile bencillik, cimrilik ve insan egosu da karşıt kavramlar olarak yer alır. Bence Kazancakis dinin de ötesine geçmiş; erdemi, vicdanı, adaleti, iyiliği, özgeciliği, sevgiyi öne alan bir felsefeyi, roman kurgusuna, roman kahramanlarının yaşantı ve davranışlarına sindirmiş; son derece çarpıcı, sorgulayıcı bir roman yaratımına imza atmıştır. Böylece, insana özgü bütün halleri, insan hallerinin çelişkili gerçeklerini bir arada, yan yana işleyerek, evrenselliğe ulaşan Kazancakis derin bir hümanizmayı içten içe çoğaltır. Nikos Svoronos’un ifadesiyle, Kazancakis, “anlatım diliyle evrensel, esin ve biçim açısından tümüyle Helen tarzıyla çok yönlü yapıtlarında çağdaş düşüncenin akımlarını insancıl bir yapıda birleştirme ustasıdır.”

Çağımızın usta yazarı Kazancakis, insan sıcaklığıyla dolu devasa romanlarında, Ege denizinin masmavi ve coşkulu dalgalarında, Girit’in havasında, suyunda ve toprağında, kendi anadilinde ve dünya dillerinde yaşamaya ve erdemin ışığını yansıtmaya devam ediyor.

(11-12 Nisan 2018’de Roman Kahramanları İstanbul Edebiyat Festivali kapsamında Maltepe Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Kazancakis ve Romanları” konulu etkinlikteki sunum metnimdir.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kazuaki Takano • Bir Aklın SavaşıTimaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jonathan Esty

27 Mayıs 2025

Bugün Ütopyalar Niçin Hâlâ Önemli?

21. yüzyılın ütopyalara ihtiyacı var. Teknolojinin dünyadaki ıstırabı azaltıp insan yaratıcılığına daha fazla alan tanıdığı daha iyimser bir gelecek hayal edebiliriz. Winston Churchill’e göre İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılacak olası bir zafer dünyadaki insan yaşamı..

Devamı..

“İyi yazmak, neyi yazmamak gerektiğini..

İpek Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024