Acılarımız Çiçekler Doğuracak
25 Aralık 2018 Öykü

Acılarımız Çiçekler Doğuracak


Twitter'da Paylaş
0

Evinin önündeki parkta oynayan çocukları izlemeyi çok severdi. Sinan'la orada oturmayı da... Etrafın karlarla kaplı olduğu bembeyaz bir kış gününde boş parkın banklarından birine oturmuşlardı yine. Yanlarında getirdikleri bir termos çayı bardaklarına yavaş yavaş doldurmuşlar, yudum yudum içmişlerdi. İçtiği her yudum çay dudaklarından içine doğru akmış, dokunduğu her yerde sıcaklığın köklerini salmıştı. Bir türlü lafa girememişti. O yüzden içindeki sıcaklık yakıcı bir hâl almıştı gitgide. Sonunda çayından bir yudum daha alıp bir çırpıda söylemişti:

“Sinan ben gidiyorum.” Sinan susmuştu. Sanki uzaklardan gelen bir yankıyı dinliyor gibi dikkatle ileri doğru bakmıştı. “Sinan...Bir şey söylemeyecek misin?” demişti o uzak yankıyı çoğaltarak. Gözlerini çevirmeden beklemişti Sinan. Nereye gideceğini, nasıl gideceğini sormamıştı. Biliyordu bir süredir gitme planları yaptığını. “Bu ülke artık bana dar geliyor. Bir tabutun içinde çırpınıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Küçük bir fanusun içinde havasızlıktan ölecek bir balık gibi...” O küçük fanusu alıp yere çarpmıştı Sinan’ın gözleri önünde. Dağılan cam kırıkları Sinan’ın hayallerinin ortasına düşmüştü birer birer. Oysa yine de uzanıp avuçlarının arasına almak istemişti o balığı Sinan. Ama her seferinde kayıp ellerinden yere düşmüştü o küçük balık, içinde özenle büyüttüğü sevgisi gibi. “Ne zaman geri döneceksin?” dedi. “Bilmiyorum, dönmem belki de.” Yankılar yeniden çevresini sarmış, çoğalmış, çoğalmış, başını döndürmüştü. Ve sonunda hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmişti Sinan. Bırakıp gidemeyeceklerinin yükünü de omuzlarında götürmüş, geriye kalıp yaşayacaklarının ağırlığını bırakmıştı.

Gelişinin ikinci yılıydı. Arkadaşıyla bir kafede buluşacaklardı. Erkenden gidip bir kahve söyleyip beklemeye başladı. Telefonunu çıkarıp geride bıraktığı siyah-beyaz ülkeye dair haberlere baktı. Masanın ortasında duran, artık solmaya yüz tutmuş mavi papatyaları gördü. Bu küçük çiçekler birkaç gündür ardı ardına görmüş olduğu rüyaları aklına getirdi. Dalgın gözlerini parmaklarının dolaştığı kahve fincanının kenarına astı. O sırada çıkarılmaya hazırlanan İş Yasası Reformu’na karşı genel greve çıkmış işçi ve öğrenciler Bastille Meydanı’ndan yürüyüşe başlamış, kırmızı meşalelerin sardığı geniş bulvarları adım adım doldurmuşlardı. İlerideki kalabalığa katılmak için tabutlarla yürüyen bir grup kafenin önünden geçti. İçlerinden genç bir kadınla göz göze geldi. Kafenin camındaki yansıması kadının yüzüne denk geldiği için odaklanamadı. Taşıdığı dövize kaydı gözleri: “Ölmek istemiyoruz.”

Biraz sonra başını döndüren bu sahneye kalabalığın attığı sloganlar, çevreyi bir sis gibi saran biber gazları ve o sisin içinde parlayan molotof kokteylleri eklendi. Kafeden kalkıp başka bir yere gitmeye çalıştı ama sis bulutlarının içinden geçerken nefes almakta güçlük çektiğini hissetti. Bir köşeye sığınıp telaşla ciğerlerini havayla doldurmaya çalıştı. Oturdu. Güçlükle çektiği nefesler göğsünün orta yerinde tıkanıverdi ardı ardına. Gökyüzüne doğru çevirdiği gözleri yavaş yavaş kapandı, açıldı, kapandı. Başı döndü, döndü, omzuna düştü. Uzaklardan gelen hayali bir denizin içinde buldu kendini. Kulağının dibinde bir ses yankılandı: “Artık bir fanusun içinde değilsin.” Zaman geçti, iç içe geçmiş sarmaşık dalları gibi dallanıp uzandı yaşamın kıyılarına. Artık renkli olan tek şeyin küçük makaronlar olduğunu düşündüğü bu ülkeden gözlerini açtığı yere döndü, kendi siyah-beyazlığına. Nasıl gitmeyi, nasıl geri dönmeyi becerdiğini çok da anlayamadan; nerenin uzak, nerenin yakın olduğunu artık bilemeden...

Şimdi dönüp baktığında gittiği günle bugün arasında çok kısa bir boşluk vardı. O küçük boşluğa hiçbir zaman dilimini sığdıramadı. Hüzünle kapatıp çıktığı o kapıyı yine hüzünle açtı. Evin kimsesizliğinin ağır kokusunu duydu. Uzun koridoru hızlı adımlarla aşıp mutfağa geldi. Hiçbir şey değişmemişti. Dibinde artık tiksindirici bir hal almış kahve lekesiyle bekleyen bardak bile orada duruyordu. Kaldırıp atmak istedi bardağı, eline aldı, bardak ağırlaştı, vazgeçip bıraktı masanın üstüne. Yavaş adımlarla balkona çıktı. Güneşin yakıcılığı teninde gezerken kısık gözlerini binalarda, yollarda, sönük sokak lambalarında gezdirdi. Çocukların oynamasını izlediği parkı aradı gözleri. O çocuk parkı yerini uzun bir beton yığınına bırakmış, çocuk seslerini duyduğu yeri artık derin bir uğultu kaplamıştı. İnce bir sızı kalbinin çevresinde geziverdi. Elleriyle gözlerini ovuşturdu, burun kökünü ovdu ve yine uzun koridoru hızlıca adımlayıp dışarı çıktı. Dışarısı çok değişmişti. Kulaklığını takıp yürümeye başladı. Bütün o anıları da çocuk parkıyla birlikte yerin derinliğine gömülmüştü. İçindeki acıyı bir çırpıda yakalayıp susturmak istedi. Olmadı. Ayaklarından dizlerine, dizlerinden omuzlarına değin yükselen yorgunlukla bir kaldırıma oturdu. Biçimsiz bir şekilde gökyüzüne yükselen o binaya baktı. Gözlerini binanın dibine dikti. Adım adım yukarı doğru çıktı. Teker teker dinamitler yerleştirdi gözleriyle her bir kata. Sonra patlattı. Koca binanın gürültüyle yıkılışını, arkasında bıraktığı toz yığınını izledi. Öksürdü. Kalan enkaz yığını göğü kırmızıya boğarak bir meşale gibi yandı ve silindi. Heyecanla ağaçlar dikti. Kaydıraklar, salıncaklar, tahterevalliler, üzerine bindiklerinde çocukların deli gibi güldüğü küçük oyuncak atlar, etrafta kardeşçe koşup oynayan çocuklar... Hepsini yerleştirdi. Bulutları gökyüzüne, güneşi de bulutların arkasına çağırdı. Lapa lapa bir kar başladı. Sokakları, çatıları, ağaçları, bütün parkı kapladı.

Kalktı, banklardan birine oturdu. Elinde sıcak bir çay bardağı belirdi, yavaş yavaş ona doğru yürüyen Sinan’ı gördü. Kızgın mıydı, suçluyor muydu onu? Bilmiyordu. Arkasında ağır adımlarının izlerini bırakarak geldi Sinan. Gelir gelmez de bankın etrafını denizlerle ördü. Sanki hayatı boyunca bu ânı beklemiş gibi gülümsedi. “Bak...” dedi. “Artık bir fanusun içinde değilsin.” Acı bir gülümsemeyle karşıladığı zihnindeki görüntüler bulanıklaştı. Tekrar tekrar gördüğü rüyalar, kurduğu düşler birbirine girdi. Denizler, karlar, alevler... Hepsi birbiri ardınca sıralandı, dağıldı ve söndü. Gözlerini kapadı. Kaldırımda kendi kendine mırıldandı:

“Dünyanın kendisi küçük bir fanus Sinan. Ben sadece yer değiştirdim.” Her şey güzel olacak. Böyle demişti gitmek için evinin kapısını son kez kapatıp kilitlerken. Bütün olanlardan kurtulup ardında bırakacaktı geçen günleri, hissettiği çaresizliklerini, her şeyi. Ama hiçbir şeyden kurtulamamıştı işte. Daha çok aklı kalmış, daha çok haberlere bakmış, daha çok üzülmüştü. Bir şekilde farklı farklı belirdiğini gördüğü küçücük umut kırıntılarına tutunmuş, içinde korka korka filizlendirmiş ve bir şey olmasın korkusuyla üzerine titremişti o umutların. Ama güzel günleri uzaktan umutlamak da olan biteni uzaktan izlemek kadar acı vermişti ona. Çünkü gittiğinde memleketini geride bırakamıyordun, bütün anıları yakandan silkip atamıyordun. O koca ülkeyi de bavuluna koyup götürüyordun. Hafifler diye düşünüyordun yükün zamanla ama bir de bakıyordun ki hayatının bütün çatlaklarına sızmış o yük. Kaldırıp bir yere koyamıyordun, fırlatıp atamıyordun, aklının uzak bir köşesine itip unutamıyordun. Kollarını birbirine bağlayıp pencere kenarından uzak yerlere bakıyordun. Sanki o uzak yerlerden bir şeyler gelecekmiş gibi. Bir şeyler gelecek de o uzak yerleri yakın edecekmiş gibi. Artık adının bile aynı kalıp kalmadığını bilmediği bir caddenin kaldırımında otururken kulaklığının içinden yayılan Jane Birkin’in "Living in Limbo" şarkısını duydu. Kapalı gözlerinin içinden akan gözyaşları yanaklarından ellerine döküldü. Şarkıyı susturdu. Dünya denen bu fanusta acı aynı acı, ölüm aynı ölüm, tabut aynı tabutsa; mutluluk aynı mutluluk, gülüş aynı gülüş, yaşamak aynı yaşamak olmalıydı. Yaşlı gözlerini açtı. Gözlerini uzak yerlere doğru değil, ellerine çevirdi. Ellerindeki ıslaklığın güneşin altında parlayışını gördü. Dudaklarında ansızın beliren gülüş, yanağında gamzeler yaratarak çoğaldı. İçinden yükselip gelen bir ses duydu:

“Her şey güzel olmayacak. Ama acılarımız çiçekler doğuracak.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR