Aile Fotoğrafı
3 Mayıs 2019 Öykü

Aile Fotoğrafı


Twitter'da Paylaş
0

O güne kadar annemle babamı hiç bir arada görmemiştim. Bebek denecek kadar küçüktüm ayrıldıklarında. Çocuklarını gezdiren bir anne baba gördüğümde ilk yaptığım şey belleğimi alt üst etmek olurdu. Bu mutlu tabloya denk düşecek sisli puslu bir görüntü bulmaya bile razıydım. Ama her defasında hüsrana uğrardım. Bir araya gelmedikleri gibi telefonda da konuşmazlardı. Annemdi bunun sebebi. Babamı terk eden de oydu. Çekip gittiğinde yataklara düşmüş adamcağız. Annemin adını sayıklayıp durmuş. İyileşeceği yerde kötüye gitmeye başlayınca aramışlar annemi.
"Gel de bir görün, iyileşmeyecek yoksa," demişler.
"Bırakın da gebersin. Ben kurtuldum, siz de kurtulun!" deyip kapatmış yüzlerine telefonu.
Onun gibi ince düşünceli, derin duygulu, herkesi kendine hayran bırakan asil bir kadına yakıştıramamışlar bu kabalığı. Sorardım. Söylemezdi. Ama sezerdim babamın affedilmeyecek bir suç işlediğini. Sadece babama karşı böyleydi. Bir de ona babamı anımsatanlara karşı. Beni babama benzettiği anlarda bile değişirdi ruh hali. Anlardım. Babam gibi beni de terk edeceğinden korkardım. Şirinleşirdim. Yüzüne inen kara bulutları minicik yelpazelere çevirdiğim ellerimle dağıtmaya çalışırdım.
Babam onun telefon numarasını her bulduğunda bir kez daha değiştirirdi annem. Ailenin en sevilmeyen, üç beş kişi bir araya geldiğinde lanetleme yarışına girilen damadı, annem tarafından terkedilince çok kıymetli olmuştu. Ziyaretine gidenler, ona annemle ilgili bilgi taşıyanlar çoktu. Bunu bir casus gibi gizlice de yapmazlardı üstelik. Gelip göğüslerini gere gere anlatırlardı anneme. O ise sadece susar, dinler gibi yapardı. Kayıtsız kalışından anlardım. Söz konusu babam olduğunda ağzını bıçak açmadığı gibi tüm duyuları da körleşirdi. Bunca katılığına rağmen kötülemezdi babamı. Beni ona göndermezlik etmezdi. Aksine babamı kendi gözlerimle görüp yakından tanımamı isterdi.
Bazen babamın annemi aradığı anlara tesadüf eseri ben de şahit olurdum. Açmamasından hemen anlardım. Kızgın olmakla memnun olmak arasında gider gelirdi ruh hali. Babamın aramasını yok sayarak geçmişin intikamını bir parça da olsa almış sayardı kendini. Kıyamazdım babama. İçim giderdi. Annemin gözünün içine bakardım açsın diye. Bilirdim açtığında babamın çocuk gibi sevineceğini. İyileşip tazeleneceğini. Ama açmazdı.
"Anneciğim, ne olur aç. Yüz yüze konuştuğunuzu görmedim, hiç değilse bir kerecik olsun benim yanımda telefonda konuşun da duyayım," deyip ikna etmiştim bir defasında.
Ağlamama dayanamayıp açmıştı telefonu. Çok geçmeden de suratına kapatmıştı.
"Halimizi hatırımızı sormadan kur yapmaya çalışıyor. Kendisi için arıyor bencil. O yüzden açmıyorum işte," demişti.
Babamın tek derdi barışmaktı. Annemin kalbini bir kez daha kazansa dünyanın en muzaffer erkeği sayacaktı kendini.
"Yaptığım bunca evliliğe bakma. Anneni bir başkasında bulma ahmaklığıydı hepsi. Annen gibi nadir türler dışında bütün kadınların aynı olduğunu anladım," demişti bir keresinde.
Annemi ilk gördüğü ânı, ona nasıl çarpıldığını, elde etmek için yaptığı delilikleri, yeni baştan yaşarmış gibi anlatırdı. Bıkmak şöyle dursun iyice coşar doyamazdı onu konuşmaya. Çok koşmuş peşinden. Önüne her çıktığında bağırıp çağırmış annem babama. 
“Bırak peşimi, istemiyorum ben seni, Kazık kadar adamsın. Git yaşına başına uygun birini bul,” deyip azarlamış sürekli.
Annem on yedi, babam yirmi üç yaşındaymış. Ama gözünde nasıl büyüttüyse adamı inanmamış yaşını söylediğinde. 
“Hadi oradan yalancı, sen git de evde kalmış kızları istet, babam yaşındasın neredeyse,” demiş.
“Küçül de kalbime gir, büyüyünceye kadar da sakın çıkma,” demiş babam da.
Âşıklar gibi atışmışlar bir süre böyle. Annem karşılık verdikçe daha beter tutulmuş babam ona. 
“O zamandan belliydi aşağı kalmayacağı, ben bir söylerdim, o iki söylerdi. Huyunu bile bile...” deyip susar, bir süre düşündükten sonra “Allah şaşırttı işte, canımı alsaydı keşke,” diye devam ederdi konuşmasına. 
Aşk çocuğu olduğumu babamdan duymak, onun annemi hâlâ çok sevdiğini bilmek mutlu ederdi beni. Anneme kalsa bunları asla söylemezdi. Babama sık sık gitmemin, onu çok sevmemin tek sebebi buydu. Anneme olan aşkından seviyordum onu. Filmlerdeki, kitaplardaki o derin aşklara benzetiyordum yaşadıklarını. Ah benim canım babam. Bir insan bu kadar mı güzel âşık olur, Unutmaya çalışacağı yerde kendini acıtma pahasına olanı biteni en ince ayrıntısına kadar hatırlamayı nasıl başarır. Onun bu hallerini gördükçe bir gün ben de böylesi bir aşkla sevilmenin hayallerini kuruyordum. Kocam beni babamın annemi sevdiği gibi sevmeliydi ama onun yaptığı hataları asla yapmamalıydı.

Çalışkan değildi ama her işi yapmaya çalıştı babam. Denediği işler hüsranla sonuçlansa da hep bir çabanın içinde oldu. İş kurma becerisine sahip olup da işinin başında durma disiplininden yoksun biri olduğundan kalkıştığı her işte daha da derine battı.

***

Kadıköy Sanatçılar Sokağı'nda el işi ürünler satan bir dükkân açtığında çok sevinmiştim buna. Çalıştığım özel tiyatroya yakın olsun diye biz de Moda'da oturuyorduk o günlerde annemle. Orası tam bize göre bir yerdi. Ahalisinin çoğunluğu benim gibi sanatçı kılıklı gençlerden ve annem gibi kitap sever emeklilerden oluşuyordu. Sokağa çıktık mı ikimiz de kendimizi yabancı hissetmiyorduk. Orada doğup büyümemiştik ama ikimizde orada ölmek istiyorduk. Ama önce Moda’yı doya doya yaşadıktan sonra. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde de babam gibi adamlar çoğunlukta olurdu. Aralarında babam olmadığı sürece annemi rahatsız etmezdi bu durum. Onunla dışarı çıktığımızda illaki uğrar, soluklanırdık orada. Bahçedeki endamlı ağaçlara bayılırdı annem. Rüzgâr esip de yeşil ombreli saçlarını oradan oraya savurduklarında keyfine diyecek olmazdı. Hele ki arsız bir kedi gelip de kendini zorla sevdirdi mi ona kendinden geçerdi. Onun ayaklarında ne varsa artık onca insan arasından onunkileri seçerlerdi. Kedi mıknatısıydı sanki mübarek kadın. Babam da o kediler gibi annemin ayaklarının altında dolaşmak için çıkıp gelmişti işte. Ama o hiç memnun olmamıştı buna.
"Orayı da murdar etti. Ayaklarım basmaz artık o sokağa," demişti ilk duyduğunda. Dediği gibi de olmuştu. Sadece o sokaktan değil, Kadıköy'ün tamamından elini eteğini çekmişti. Canımız gezmek istediğinde, Karaköy'e, Cihangir'e ya da Kuledibi'ne gider olmuştuk birlikte. Bir süre sonra memnun kalmıştı bundan. Her gittiği yerde sevecek bir şey bulurdu zaten annem, yeter ki o civarlarda babamı anımsatacak şeyler olmasın.
Annemle gezmelerimiz sürerken babamı hiç ihmal etmiyordum. Bulduğum her fırsatta illaki uğruyordum. Her gidişimde, "Güzel kızım, bir kez de annenle gel. Daha çok sevindir şu bahtsız babacığını. Kocaman kız oldun, bazı şeyleri de kendinden bul be yavrucuğum. Her gelişimde aynı şeyleri söyletme bana,” diyerek, usul usul dolduruyordu beni. Annemin de sürekli söylediği gibi babam benden daha usta bir oyuncuydu. Ayak üstü her karaktere, her duyguya girer, karşısındakini de kendi kurguladığı oyunun bir parçası haline getirirdi. Bunu bildiğim halde karşı koyamıyordum ona. Bir çözüm bulup onun bedbahtlığına bir son vermek zorunda hissediyordum kendimi. Dozu fazla kaçırıp yüreğimi iyice kabarttığı bir gün, eve gider gitmez patladım anneme. Benim durumum babamınkinden daha vahimdi. Ama ben babam kadar bencil olmadığım için dışa vuramıyordum bunu. Ne annem üzülsün istiyordum ne babam. Her şeyim tastamammış gibi rol yapıp duruyordum. Belki de bu yüzden oyunculuğu seçmiştim. Mutlu, şirin, sevimli, sorunsuz, her daim pozitif bir çocuğu daha inandırıcı oynayabilmek için. Ama yorulmuştum artık. Bundan böyle hayatımda asla rol yapmayacaktım. Kendimi iyi hissetmeden iyiymişim gibi davranmayacaktım. Ben onları değil onlar beni düşüneceklerdi bundan sonra.
"Anneciğim. Üçümüze dair hiçbir görüntü yok belleğimde. Bir zamanlar bir ailem olduğunu, analı babalı bir evde doğduğumu kanıtlamanız gerekiyor bana. Kendimi eksik hissetmekten usandım. Herkes gibi benim de iki kanadım var ama ben hangisini takmak istesem diğerini çıkarmak zorunda kalıyorum. Birlikte olun demiyorum. Bana bir anlığına hep birlikte olduğumuz bir görüntü verin. Başka da bir şey istemiyorum sizden," deyip ağlayarak odama koştum. İlk kez sesimi yükselterek konuşuyordum annemle. Gözünün önünde hiç ağlamamıştım böyle. Bağırıp çağırma, ağlayıp kendimi dağıtma ihtiyaçlarımı sahnede karşılamıştım hep. Ama yetmemişti. İçimde birikenleri tamamıyla atamamıştım dışarı. Tuhaf sesler çıkararak ağladıkça yaş değil oluk oluk zehir akmıştı sanki gözlerimden. Annem de farkındaydı bunun. Telaşa kapılmamış, son damlasına kadar akıp gitsin diye kendi halime bırakmıştı beni. Güzel anneciğim, ne zaman ne yapacağını hep bilirdi. Çok geçmeden deliksiz bir uykuya dalmıştım. Kustuktan sonra sızıp kalan sarhoşlar gibiydim. Annemim odama girmesiyle ayılıvermiştim. Yatağıma oturup sıkı sıkı sarıldı bana. Saçlarımı ince uzun parmaklarıyla tarayarak konuştu. 
"Jan Dark’ta ağlıyormuş demek ki. Oysa ben kahramanlar ağlamaz sanıyordum,” dedi gülerek. Çocukken hikâyesinden çok etkilendiğim Jan Dark’ı oynamaya hazırlanıyordum çünkü. Provalara erkenden gidip onun ruh haline bürünmeye çalışıyordum. Giymem gerekmediği halde rolüme iyice girebilmek için kostümümü de giyiyordum. Babamı şaşırtmak için de kostümümle gitmiştim o gün ona. Eve gelince de üstümde olduğunu unutup yatağa onunla girmiştim. Annem söylemese hatırlayacağım da yoktu. Gömleğimin yakalarını düzeltmeye çalışarak devam etti konuşmasına:
“Ne zaman gidiyoruz babana?”
“Yaşasın,” diye bağırarak fırladım yataktan. Odamın içinde sağa sola koşup üç kez oley çektim. Başarmıştım. Konuşmama Jan Dark olarak devam ettim.
“Oysa bana yol gösteren Tanrı’dır. Tanrı’nın hikmetine aklınız ermez sizin. Beni ateşlerden geçirip bağrına basacak odur. Çünkü öz evladıyım onun.” 
Söz konusu olan babamdı ve annem gülerek izliyordu beni. Bir anda olmasını istediğim anne oluvermişti. Gerçek yüzümü hiç bu kadar etkili oynamamıştım demek ki. Bunca yılın inadı kırılmıştı. Emin olmak için bu kez ben ona sordum: 
“Kesin gidiyoruz değil mi anneciğim?” 
“Tabii ki gidiyoruz. Sen beni baban mı zannettin? Boşa söz verdiğim nerede görülmüş benim?”
“Ben babama müjdeye gidiyorum o zaman,” deyip öptüm annemi.
“Söyle ona adam gibi davransın o gün, yoksa karışmam bak,” deyip gülerek çıktı odamdan annem.
“Sen rahat ol anneciğim, bundan sonrasını ben hallederim,” dedim.
Annem bana bırakırdı da babam konusunda endişeliydim. Kamera önünde tekinsiz birine dönüşüp bedenine hakim olamayan Şarlo gibi babam da annemin yanında bütün kontrolünü kaybedip zıvanadan çıkabilirdi. Annemi kendisine bir kez daha âşık etmeye çalışırken komik durumlara düşebilirdi. Önceliği sevgi ve ilgiden önce saygı olan annemin hiç de hoşuna gitmezdi bu.
Üstümden aceleyle çıkardığım kostümü ütülesin diye anneme verdikten sonra koşa koşa gidip müjdeyi verdim babama. Bir süre rolüne ısınıp doğru adamı kusursuz oynasın diye önümüzdeki hafta geleceğimizi söyledim. Paçaları tutuştu tabii.
"Ah be kızım, bu kadar çabuk olacağını bilsem bıyıklarımı kesmez sakal da bırakırdım," dedi. "Annen hiç sevmezdi bıyıksız halimi."
"Sen konuştuklarına dikkat et yeter babacığım. Unutma senin için değil benim için geliyor annem," dedim.
Omuzlarından aşağıya kadar uzattığı saçlarını bir o yana bir bu yana savurup, "Sen öyle zannet," dedi. Aynaya bakıp kendinden son derece emin bir duruş takındıktan sonra devam etti konuşmasına, "Göreceğiz bakalım kimin için geliyormuş."
Babamı çok iyi tanıyordum. Kendinden taşmaya başlamıştı bile. Bir kaç küçük tur attı dükkânın içinde. Ellerini cebine soktu. Çıkardı. Beline koydu. Çenesine koydu. Belli ki annemin karşısında gireceği hallerin provasıydı bunlar.
Annemse çok rahattı. O akşamdan sonra bu konuda tek söz etmemişti. Unutmuş ya da vazgeçmiş olamazdı. Sözünün eriydi. Pişman dahi olsa istemeye istemeye gider, asla döneklik etmezdi. 
Hayatımın unutulmaz anlarından birini yaşayacağımdan provamın olmadığı salı gününü seçtim. İkisine de iki gün öncesinden söyledim. Babam ve ben çocuklar gibi heyecanlıydık. Ama annemde görünür hiçbir değişiklik yoktu. Gideceğimiz gün belli olduğunda hırçınlaşacağını düşünmüştüm oysa. Oldukça sakindi. Sanki hiç konuşulmamış gibi davranıyordu. 
O gün erkenden kalkıp önce Yoğurtçu Parkı'na, oradan Kadıköy İskelesi'ne, ardından gerisin geriye eve yürüdüm. Babam gibi ben de kendimden taşıyordum çünkü. Eve gelip duşumu aldıktan sonra anemin bana aldığı, tüm ısrarlarına rağmen giymeyi reddettiğim kırmızı elbiseyi giydim. Kırmızıyı çok yakıştırırdı annem bana. Önce kuaföre, sonra da babama gideceğimi söyleyip çıktım evden. Her gün olduğumdan daha güzel görünmeliydim o gün. Annemle babamın arasına geçip fotoğraf çekecektim. Bizi belleğimde bir aile olarak silinmemek üzere ölümsüzleştirecektim.

Babama varmama az kala aradım annemi.
"Ben geldim, bir saat içinde seni de bekliyoruz," dedim.
"Hazırım, istersen hemen gelebilirim," deyince şaşırdım.
Bu kadarını beklemiyordum çünkü. Annemin bu tavrı hayra alamet değildi. Babamın niyeti hep bozuktu da annem de mi bozmuştu niyetini acaba? Sanmıyorum. Zorluyorum kendimi. Ama bir türlü bulamıyorum annemin bu aceleciliğinin sebebini. Aklıma kötü şeyler geliyor da iyi şeyler gelmiyor. Keşke babamı sevdiğinden olsa acelesi. Özlediğinden olsa. Bak o zaman nasıl da barıştırmaya çalışırdım onları. Gizliden ben de kızgındım hep babama. Bu yüzden annemi hiç zorlamadım barışmaya. Zorlamam da.
Babam lacileri çekmişti. Berberde sadece tıraş olmakla kalmamış, saçını da özel olarak toplatmıştı. Ceketinin cebine de kırmızı bir gül kondurmuş, gelinin kuaförden gelmesini bekleyen sabırsız damatlar gibi volta atıp duruyordu dükkânda. O gül, koyu esmerliğiyle çingeneye çevirmişti onu iyice. Anneme verecekmiş. Elinin altında olsun diye cebine iliştirmiş. Zorla çıkarttım. Masasındaki vazoya canı sıkkın bir şekilde koyarken sitem etmekten de geri durmadı.
"Güzel kızım, sen böyle yaparsan engel olursun babacığının mutluluğuna. Sadece benimkine değil hepimizinkine," dedi.
İlk kez sonradan da olsa bizi de katmıştı tasarladığı mutluluğun içine.
Annem arayıp yaklaştığını söyleyince attı kendini dışarı. Belli ki konuya komşuya da çıtlatmıştı durumu. Sadece babam değil, babamın yakın dostu olanlar da çaktırmadan bekliyordu çevrede annemi. Kim bilir nasıl övmüştü güzelliğini? Herkeslere göstermeden, kendine irice bir pay çıkarmadan edemezdi.
"Ben beklerim annemi, sen öyle karşıdan kapacakmış gibi görünme, döner yoksa geri," deyip aldım içeri babamı. Annemin bize benzemeyen huylarından biri de buydu. Üstüne gitmemek gerekirdi. Bırakılmalıydı ki o kendiliğinden gelsin. Öyle de oldu. Tepeden tırnağa siyahlar giyinmiş halde Bahariye Caddesi yönünden girdi Sanatçılar Sokağı'na. Babamın Çingeneler Zamanı'ndan fırlamış olması yetmezmiş gibi annem de Siyahlı Kadın'dan fırlayıp gelmişti. Oyuncu değil de yönetmen olmalıydım belki. Biri egosu zirve yapmış bir aktör diğeri kaprisli bir aktristti. Annemin ağırdan alışı, babamın hareketliliği kadar ilgi çekiciydi. Baktığı yerde herkesin göremediği gizemler görür gibiydi. Bakışlarını nereye çevirse etrafındakilerde oraya bakma isteği uyandırıyordu. Simsiyah hali, gözlerini gecenin karanlığında ışıyan iki mavi gezegene dönüştürmüştü.
Gidip koluna girdim. Benim annem olduğunu herkes anlasın istedim. Babam da dayanamayıp çıktı dışarı. Bir eliyle ceketinin önünü kapatıp diğer eliyle dükkânı işaret etti. Annemi önden geçirip arkasından da ben girdim. Babamın dili tutulmuş gibiydi. Bu hali yerli yersiz konuşup saçmalamasından çok daha iyiydi. Hepimiz öylece kalakalmıştık. Donmuş bir film karesinde gibiydik. Babam kendine gelip elini anneme doğru uzattı.
"Hoş geldin, çok iyi gördüm seni," dedi gülerek.
Senin için, der gibi bana bakarak uzattı elini annem. Salon adamları gibi elini beceriksizce eğilip öpmeye kalkışınca, annem elini hızla çekip okkalı bir tokat patlattı suratına. Kızacak, egosuna yediremeyip kükreyecek diye beklerken aksine keyiflenmişti babam
"Gül almama hiç gerek yokmuş kızım, annenin vurduğu yerde gül bitecekmiş, baksana," dedi bana yanağını gösterip.

***

"Sert de olsa annen bana dokundu ya gözüm açık gitmez artık," deyip durdu sonradan. Kendini terbiye etmeyi nasıl başardı bilmiyorum ama annemi aramayı bıraktı o günden sonra.
"Geç bile kaldım," demişti annem tokadı attığında. "Sen doğmadan önce yapacaktım bunu." Söz babamdan açıldığında gülümsüyor artık. Benden başka hiç kimse de bilmiyor bunun sebebini.
Onlar gibi bana da iyi geldi o tokat. Geçimsiz de olsa bir zamanlar çekirdek bir ailede doğmuş olduğumu iliklerime kadar hissedebiliyorum artık. Canım ne zaman isterse kavga ederken düşleyebiliyorum onları.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR