Erkek egemen ideolojiyi ve sistemi sadece erkekler sürdürmemektedir. Binlerce yıldır bu kültüre maruz kalan kadınlar da bu sistemin hem sürdürücüsü hem de gelecek kuşaklara aktarıcısı konumundadır.
Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor.
Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor.
Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar.
Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk.

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir.
Sebahat Tuncel: Feminizm, erkek egemen kapitalist sisteme karşı ideolojik ve politik olarak örgütlenen kadın özgürlüğünü, kadın erkek eşitliğini esas alan ideolojik politik bir harekettir. Kadınların siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşamın dışına iten erkek egemenliğine, patriyarkaya karşı mücadele ederek kadın özgürlükçü bir yaşam inşa etmeyi hedefler. Feminizm kadının yok sayılan, insanlıktan çıkartılarak mülkleştirilen, köleleştirilen, kamusal yaşamdan dışlanan kaybediş tarihine karşı var olmak, varlığını güvenceye almak için kadınların büyük emek ve çabalarla yürüttüğü ideolojik, politik bir direniş ve mücadelenin adıdır. Tarihsel perspektiften bakınca feminist mücadeleyi esasta kadınların yurttaş olma, insanlaşma mücadelesi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Kadının insan hakları mücadelesi bu insanlaşma mücadelesinin adı olmaktadır.
HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?
ST: Ataerkilliğe itiraz edebilmek için öncelikle onun ne olduğunun farkına varmak gerekir. Sonuçta hepimiz içine doğduğumuz sistemde şekilleniyoruz. Ben kültürel olarak Alevi, siyasal olarak sosyalist bir aile içerisinde büyüdüm. Bu ister istemez benim şekillenmemde etkili oldu. 1998’de İstanbul Esenler’de HADEP’te çalışmaya başladığım süreçte Kadının Sesi dergisindeki kadın çözümlemeleri, kadına dair değerlendirmeler bende cins bilincinin oluşmasını; erkek egemenliğini, köleleştirilmiş, kendine yabancılaşmış kadın gerçeğini sorgulamama neden oldu. Mahalle komisyonunda başladığım kadın çalışması ile pratikte erkek egemenliğinin kadınların yaşamını nasıl etkilediğini gözlemleme fırsatım oldu. Bu konuda kadın özgürlük çizgisini geliştirmenin, kadınların kendi sorunlarına eğilerek kadın özgürlükçü bir perspektifte örgütlenmesini, toplumsal değişim ve dönüşümdeki rolünü de pratikte deneyimlemiş oldum. Bu benim açımdan bir kırılma noktası, kendi gerçeğimle yüzleşme ve kadın özgürlük çizgisinde mücadele etme irademi güçlendiren bir süreç oldu.
HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?
ST: Kadınların yaşadıkları gerçekliğin farkına varabilmesi için bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Erkek egemen kapitalist toplum içerisinde şekillenen kadın gerçekliği kadının köleliğini, ikincil olma durumunu dinci, cinsiyetçi, milliyetçi politikalarla meşrulaştırmış ve kadını kendisine, kendi cinsine yabancılaştırmıştır. Kadınların yaşadıkları bu durumdan çıkabilmesi için öncelikle bu yaşadıklarının onların kaderi olmadığını ve başka bir yaşamın da mümkün olduğunu bilmeleri gerekir. Bunun için de kadınların erkek egemenliği ideolojik ve politik olarak sorgulamalarına ihtiyaç var. Erkek egemen ideolojiyi ve sistemi sadece erkekler sürdürmemektedir. Binlerce yıldır bu kültüre maruz kalan kadınlar da bu sistemin hem sürdürücüsü hem de gelecek kuşaklara aktarıcısı konumundadır. Bu gerçekliği görmeden yol almak, yeni bir yaşamı inşa etmek zordur.
Kadınların kendi tarihini bilmeleri, kaybediş nedenlerini ve bundan nasıl çıkacaklarını sorgulamaları gerekir. Bu açıdan Kürt kadınları olarak jineoloji tartışmalarını önemli ve anlamlı buluyoruz. Gerçeğin sırrına ermek, Neolitik dönemden günümüze kadınların direniş ve mücadele tarihine arkeolojik bir kazı yaparak, kadınların özgürlük mücadelesini ve direniş damarını açığa çıkarmayı önemli buluyoruz. Antik Yunan’da Apollon’un Delphi Tapınağı’nın girişine yazılan “Kendini bil” sözü en çok da kadınların kendi gerçeğini sorgulaması açısından geçerlidir. Kendi gerçekliğini bilmeyen, yaşadığı gerçekliğin farkına varmayanlar yeni bir arayış içerisinde de olamazlar.

HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?
ST: Feminist politika aileyi “devletin prototipi” olarak tanımlar. Toplumun düzenin en küçük birimi olan aileyi, devlet yapısının bir yansıması olarak görür ve patriyarkanın aile kurumu içinde üretildiğini savunur. Aile kavramı sadece feministler tarafından değil, Platon, Aristoteles, Hegel, Engels, Öcalan gibi filozof ve düşünürlerden günümüz sosyal bilimcilerine kadar birçok kişi tarafından ele alınmıştır. Aile toplumun en küçük birimi olarak tanımlanır. Ailenin toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten ve kadın köleliğini süreklileştiren bir kurum olması itibariyle de aşılması gerektiği tartışılmaktadır. Hegel, aileyi toplumun temel taşlarından biri olarak ele almış ve ahlaki yaşamın ilk aşaması olarak tanımlamıştır. Hegel’in düşüncesine göre ahlaki yaşam üç ana basamaktan oluşur; aile, sivil toplum ve devlet. Aile, bu zincirin başlangıç noktasıdır ve bireylerin özel çıkarlarının ötesinde, ortak bir ahlaki bağ içinde yer aldığı ilk yapıdır. Hegel felsefesi pek çok yönüyle eleştiriye tabi tutulmuştur. Feminist politika açısından Hegel’in aileyi ulus devlete giden ilk yapı taşı olarak ele alması dikkat çekicidir. Aile içerisinde kurulan hiyerarşi, tahakküm, emek sömürüsü, itaat kültürü devletin topluma dayattığı yurttaş kriterleridir. Aile üyesi ile ulus devletin üyesinin yapması gerekenler aynıdır. Hegel felsefesinin dayandığı ahlaki yaklaşım bugün erkek egemen kapitalist sistemin temel mottosudur. Aile içinde eritilen, birey olmaktan, politik özne olmaktan çıkartılan kadının özgürleşmesinin yollarından biri mevcut aile gerçeğinin aşılmasıdır.
Biz Kürt kadınları, Kürt kadın hareketi olarak kadınların aile kurumunu ve kadına dayatılan geleneksel ahlaki toplumsal değerleri aşması için yeni bir politik ve ahlaki toplum yaratmaya ihtiyaç olduğu gerçeğini tartışıyoruz. Bu bağlamda kadın köleliğini meşrulaştıran geleneksel cinsiyet rollerini üreten yapıyı aşmanın ailenin demokratikleşmesi ya da demokratik ailenin ahlaki ve politik toplumun inşası ile mümkün olduğuna inanıyoruz.
Bu anlamda Türkiye’deki feminist hareketin aile kurumunun ortadan kaldırılması gerektiği yaklaşımından farklı bir yaklaşım sergiliyoruz. Aileyi kurum açısından tanımlamalarımız aynı olsa da çözüm perspektifinin farklı olması bana göre toplumsal ve bireysel çözüm önerilerinden kaynaklanmaktadır. Kadın kurtuluş ideolojisi çerçevesinde mücadele eden ve kadınların özgürleşmesi konusunda demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmayı benimseyen Kürt kadınları olarak, var olan aile kurumunu reddediyoruz. Mevcut ailenin kadın köleliğini meşrulaştırdığını, kadını ve çocukları mülkleştirip ataerkillik üreten sömürü düzeninin bir parçası yaptığını söylüyoruz. Alternatif olarak kadın erkek eşitliğini, komünal yaşam değerlerini esas alan, hiyerarşi ve tahakkümü reddeden, aile bireylerinin eşit olduğu demokratik bir aile yapısına mümkün olacağını düşünüyoruz.
HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir?
ST: Bu kadın hareketleri açısından da tartışılan bir konudur. Erkek egemenliği tüm dünya kadınlarını baskı altında tutmaktadır. Ama kadınlar aynı zamanda kapitalist sistemin de baskısı altındadır. Kadınlar hem cinsiyet kimliği, hem sınıf kimliği, hem de ulus kimlikleri nedeniyle çeşitli baskı politikalarına maruz kalmaktadırlar. O nedenle feminist mücadele sadece kadın erkek eşitsizliğini, kadının cins olarak ezilmişliğini değil, sınıfsal ve ulusal olarak yaşadığı eşitsizliği ve ezilmişliği de gündemine almak durumundadır. O nedenle feminist hareket aynı zamanda bir sınıf hareketi olmak durumundadır. Kadınların cinsiyet kimliği nedeni ile ezilmesi karşısında tüm kadınların yan yana gelmesi önemlidir. Ancak bu tüm kadınların toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunlara aynı perspektiften baktığı, aynı çözüm önerileri sunduğu anlamına gelmez. Dünyanın en zengin bölgesindeki kadın ile en yoksul bölgesindeki kadını bir araya getiren ortak nokta erkek egemenliğidir. Ataerkil zihniyet yoksul da olsa zengin de olsa kadınlara aynı perspektiften bakmaktadır. Kadın, erkeğin ihtiyacını karşılayan bir nesne konumuna düşürülmüştür. Kadın kimliği özne değil nesnedir. Bu bakış açısı doğal olarak tüm kadınların erkek egemenliği altında ezilmesini, emeğinin ve bedeninin sömürülmesini “doğallaştırmaktadır.” Bu durum kadının kölelik durumunu da meşrulaştırmaktadır. Genel olarak kadınların yaşadığı bu durum özelde kadınların siyasal, ekonomik ve kültürel yaşam koşullarına ve sınıf karakterlerine göre farklı ezilmişlikler yaşadığı gerçeğini ifade etmekte yetersiz kalır. Kadınların farklı ezilmişlikleri de vardır. O nedenle feminist hareket kadınların farklı ezilmişlik durumlarını gündeme alıp politika üretmek ve çözüm önerileri geliştirmek zorundadır. Zaten bu yüzden birçok feminist hareket veya kendisini farklı adlandıran kadın hareketleri vardır. Sizin sorduğunuz soruya dönersek kadınları yan yana getiren şey yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi kadınların erkek egemenliğinden kurtulma istem ve iradesidir.

HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı?
ST: Kadınların ezilmişliklerine, köleleştirilmesine, emek ve beden sömürüsüne karşı analizleri ve çözüm önerileri farklılık gösteriyor. Bu farklılaşma nedenleri de farklıdır. Bir kısmı sorunu bir sistem sorunu olarak görmekten çok kadın ve erkeğin fırsatlardan eşit faydalanmadığını, bunun olması durumunda sorunların çözüleceğini düşünüyor. Benim de içinde yer aldığım bir kısmı da bunun erkek egemen kapitalist sistemden kaynaklandığını ve sisteme karşı ideolojik politik mücadele yürütülmesi gerektiğini düşünüyor. Kısacası liberal, radikal, sosyalist vb. gibi birçok adlandırılmanın olması kadın sorununa nasıl bir perspektiften bakıldığının ifadesidir. Tüm bu farklı feminizmlerin ortaklaştığı nokta kadının erkek egemen sistem tarafından ezildiği, ikincil konuma itildiği fikridir. Kadınların, kadın hareketlerinin ortak noktada buluşmaları sistemi değişime zorlamak açısından elbette önemlidir. Ancak ifade ettiğim gibi sorunun kaynağı ve çözüm perspektiflerinin farklı olması birlikte mücadeleyi engellemektedir. O nedenle bir araya gelişler stratejik değil, güncel politik gelişmeler, kadına karşı şiddet ve ayrımcılık konusunda olup ve kalıcı değil geçici eylem birliktelikleridir. Bu birliktelikler de önemli diye düşünüyorum.
HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü?
ST: Bahsettiğiniz tüm bu hareketler mevcut erkek egemen kapitalist düzenin değişmesini talep eden ve bunun etrafında örgütlenen sistem karşıtı hareketlerdir. Farklı yollardan yürüseler de ortak noktaları mevcut sistemin değişmesidir. Bu açıdan ortak mücadele zeminleri vardır. Zaman zaman dayanışma içerisinde olarak, zaman zaman birlikte mücadele ederek erkek egemen kapitalist sistemi değiştirme konusunda ortaklıklar geliştirilebilir diye düşünüyorum. Kaldı ki kadına yönelik şiddet, kadın emeğinin sömürüsü, savaş, çocuklara, doğaya, hayvanlara yönelik saldırılar karşısında yan yana gelerek itiraz ettikleri de bilinen bir gerçektir.
HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?
ST: Kadınların erkek egemenliğine itiraz etmesi, özgürlük mücadelesi ve dünyayı değiştirme talebi cesur bir taleptir. Kadınlar çok uzun yıllardır bu cesareti gösteriyor. Kadınların verdiği örgütlü mücadele sonucunda çok önemli kazanımlar da elde edilmiş durumda. Ancak bu kazanımlar güvencede değil. Kadınlar mücadeleyi bıraktığında elde ettikleri en küçük bir kazanımın bile çok kolayca gasp edildiğini, edileceğini biliyor. O nedenle koşullar ne olursa olsun kadınlar sokakta olma riskini göze alarak özgürlüğünü örgütlemeye ve insanca bir yaşam için umudu diri tutmaya devam edecektir.
HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel,duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir?
ST: Ben bu süreçte cezaevinde olduğum için “me too” hareketini ve bunun kadınların mücadelesinde nasıl bir etkiye yol açtığını gözlemleme imkânım olmadı. Ancak cezaevindeki tecrit koşulları ve yeterince kaynağa ulaşamasam da böyle bir kampanyanın varlığından haberdardım. Erkek egemen kapitalist sistem şiddet üreten, eşitsizlik üreten, sömürü üreten bir sistemdir. Kadınlar bundan çok daha fazla etkileniyor. Cinsiyetçi, milliyetçi, dinci ve militarist politikalar kadınların yaşamlarını daha da çekilmez kılıyor. Kadınlara yönelik şiddet, sömürü kapitalist sistemin yarattığı siyasi, ekonomik, kültürel doku erkeklerin kadın köleliğini, emek ve beden sömürüsünü meşrulaştırıyor. Kadınların buna karşı isyan etmesi, yaşadıkları şiddeti, ayrımcılığı, sömürüyü ifşa etmeleri gerçekliğin ortaya çıkması açısından önemli. Aynı zamanda bu hakikatin açığa çıkarılması ve “bir daha asla” demenin bir yöntemidir. Bu süreç kadınlar açısından zorlu bir süreçtir. İfşa etmek ve “edî bese” (artık yeter) demek bir cesaret örneğidir. Ancak bu sürecin ikinci bir boyutu var. Yeni bir başlangıç yapmaya cesaret eden kadınların yeni bir yaşam, yeni bir düzen kurmaları için olanaklarının oluşturulması gerekir. Özellikle yoksul ve emekçi kadınlar açısından bu çok önemlidir. Ancak hareketin bu ikinci yönü konusunda hazırlıklı olmadığını daha doğrusu böyle bir gündemin olmadığını düşünüyorum. O nedenle de sınırlı kaldığını düşünüyorum.
HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın?
ST: Erkek egemenliğinin değişmesi sadece kadınların sorunu değil, aynı zamanda erkeklerin de sorundur. O nedenle kadınların mücadele etmesi yetmez, erkeklerin de bu süreçte sorumluluk üstlenmesi gerekir. Ancak mevcut erkeklikle olmaz. Erkeklerin “erkeklikten” istifa etmeleri ve kadın erkek eşitliğini temel alan kadın özgürlük çizgisini benimsemeleri gerekir. Klasik kadınlık ve erkeklik rollerini üreten sistemin değişmesi için kadının da erkeğin de mevcut hallerinden istifa etmeleri özgürlük çizgisini esas almaları gerekir. Biz Kürt kadın hareketi olarak erkeğin dönüşümü, erkeklikten/ eril zihniyetten kurtulması için çalışmalar yürütüyoruz. Bunun toplumsal değişim ve dönüşümde önemli bir etkisinin olacağını tartışıyoruz. Kadın sorununu sadece kadınların sorunu olarak görmek bana göre ciddi bir yanılgı. Çünkü kadınların yaşadığı sorun aslında bir erkeklik, erkek egemenliği altında yaşamak zorunda kalma sorunudur. Bu sadece kadınları etkilememekte, toplumun tüm kesimleri açısından da eşitsizlik, baskı ve şiddet üretmektedir. Kadınlar hem erkek egemenliğinin hem de kapitalist sistemin çifte sömürüsüne maruz kalmaktadır. Yani erkek egemen sistemin erkekler lehine kullandığı güç ve iktidar, kadınlar üzerine büyük bir baskı ve sömürü aracı olarak uygulanmaktadır. Bu baskı ve sömürünün ortadan kalkması gerekir ve bu kadınlar kadar erkeklerin de sorunudur, sorunu olmak durumundadır. Erkeklerin kadın özgürlük ideolojisini esas almaları ve buna göre mücadele etmeleri gerek. O nedenle özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış erkeklerin de işidir.
HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı?
ST: Böyle olması için mücadele ediyoruz. Ancak kadınların yoğun bir emek ve çabası olsa da henüz erkek egemenliğini aşmak konusunda önümüzde uzun yıllar ve yollar var diye düşünüyorum. Erkek egemenliğini tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da alanını daraltmak; kadınlara, halklara, doğaya zarar vermesini engelleyecek bir noktaya gelmesi mümkün. Bunun için örgütlü ve yoğun bir mücadelenin sürekli olarak yürütülmesine ihtiyaç var. Umut her zaman vardır. Bugün olmasa da mutlaka bir gün özgür bir dünya, özgür bir yaşam inşa edilecektir. O nedenle kadınlar olarak bugünümüzü, yarınımızı kazanmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.
HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir) önerir misiniz?
ST: Bildiğiniz gibi Türkiye’de çok farklı feminist anlayış ve politikaları var. Bu anlayış ve politikaları savunan birçok da kitap ve dergi var. Kadın özgürlük çizgisini anlatan ve kadınların mücadele deneyimlerini paylaşan Jineoloji dergisini ve İslami Feminizmler kitabını önerebilirim. Silvia Federici, Maria Mies, Judith Butler, Angela Davis, Virginia Woolf, Simone de Beauvoir ve Margaret Atwood’u öneririm.
***
Sebahat Tuncel 1975 Malatya doğumlu. 1998 yılında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) Kadın Komisyonu’nda siyasete başladı, Esenler HADEP ilçe başkanlığına seçildi. HADEP kapatılınca, Demokratik Halk Partisi (DEHAP) İstanbul İl Başkanlığı Kadın Komisyonu’nda çalışmaya başladı. Demokratik Toplum Partisi’nin(DTP) kurucu üyeleri arasında yer aldı. Ertuğrul Kürkçü ile birlikte Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) Eş Sözcüsü oldu.
Gebze (Kocaeli) cezaevinde tutuklu bulunurken 2007 Genel Seçiminde İstanbul 3. Bölgeden bağımsız milletvekili seçildi. 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan 24 Dönem Milletvekili Genel Seçiminde İstanbul 1. Bölgeden bağımsız milletvekili seçildi.
27 Ekim 2013 tarihinde, Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) istifa eden Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ile birlikte Haziran 2014’te Halkların Demokratik Partisi‘nin(HDP) eş başkanı seçildi. 2016’da BDP’ nin eş genel başkanı oldu.
4 Kasım 2016’de Diyarbakır Adliyesi önünde, HDP'li milletvekillerinin tutuklanmasını protesto ederken gözaltına alınıp tutuklandı. 7,5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Mayıs 2024’te tahliye edildi.






