Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Aralık 2024

Edebiyat

Hayata Notlar

A. Dilek Şimşek

Paylaş

5

0


Ateş Çemberi

Adı Ateş Çemberi olan yetmişlerde çekilmiş bir polisiyeden ne beklenir. Siyah chevroletin şoför koltuğunda Alain Delon, yanında Yves Montand varsa, arka koltuktaki adamın ceketinin yakaları kalkıksa süper şahane bir aksiyon izleyeceğimi düşünürüm ben. Bu düşünceyle Mubi’deki filmi izlemeye başladım. İki saat on dört dakika olması umurumda değildi, sonuçta ben aksiyon filmlerine bayılan biriyim. 

Filmin ilk kırk dakikasında aklımda beliren soruların yanıtlarını verebilecek ipuçlarına dikkat etmeye çalıştım, bulamadım. İkinci kırk dakikada değil ipucu aksiyon bile olmadığını fark ettim, pes etmedim. Çoktan bir gece kulübü ve revü kızları görmüştüm. Bir yerde heyecan dolu bir aşk, maço erkeklerin dünyasında itilip kakılan genç ve güzel kızların dramı olacaktı. Kaçanlar ve kovalayanlar olacaktı, siren seslerine fren sesleri karışacak, silahlar patlayacaktı. Fazla mı Amerikan, değil aslında.  Filmdeki adamların sadece konuştuğu, yetki ve otorite sahibi yaşlıların, değişmesi olanaklı görünmeyen hükümleri böylece yumuşayabilirdi. Olmadı. Polislerin en üst komiseri kötülüğün hemen herkesin içinde olduğunu, uyanık olmak gerektiğini ve cezasız kalmayacağını yarım saatte bir yinelemişti. Film boyunca silahlar çokça görünmelerine rağmen sadece üç sahnede ateşlendi. İyiler sonuçta kötülerin hakkından geldi. Revü kızları dışında gördüğümüz tek kadınsa uyuyan bir sarışındı. Ayağa kalktığı o kısacık anda incecik vücuduna muhteşem bir görüntü katan küçük memeleri ve uzun bacakları dışında bir aksiyon sergilememişti. Çok mu Fransız, olabilir.

Beklenti her zaman karşılanacak bir şey değildir. Farkındayım. Sıradan bir aksiyon filminde karşılanmayacağıysa hiç aklıma gelmezdi. Fransız sinemasını, dünya sinemasından ayıran bir başka özellik de bu olsa gerek. (Yargımda Gaspar Noe’yi ayrı bir yere koyuyorum.)

Kara Kedi

Kısalara geçmekten başka çarem kalmamıştı. Ne de olsa ev ve iş hayatında yazmaya değer konu bulunamıyorsa kitap okunmalı, film izlemeli, resim bakmalı, müzik dinlenmeli. İlham bize gelmez, biz onu her yerde aramak zorundayız, yazmak istiyorsak. Ben de çoğu zaman filmlerden yarar görüyorum.

İki kediyle evini paylaşan biri olarak Bi Gan’ın Kısa Bir Hikâye filmi dikkatimi çekti. Çinli yönetmen bu yirmi dakikalık filmle tam dört önemli ödül kazanmış, kara bir kedinin gözünden ve ağzından derdini anlatmayı başarmış. Soluksuz geçen dakikalar boyunca şaşırmaktan ve şaşırdığım şeylerden zevk almaktan kendimi alıkoyamadım. Büyük bir keyifle izledim.

Bir insanın aklına tarlalarda gezinen bir kedinin gözünden film çekmek geliyor. Onu bir korkulukla karşılaştırıyor. Devamını rasyonelleştirmek için korkuluk giysisine bürünen kedi ayağa kalkıyor ve sorusuna yanıt aramak için üç adrese doğru yol alıyor. Sahneler kuruluyor. Mekân, renk ve seslerle kurulan atmosfere aynalarla fantastik bir hava katılıyor. Bunu sadece bir kişi düşünüyor, proje oluşturuyor, neredeyse elli kişilik bir ekiple filmi çekmeye başlıyor. Büyüleyici.

Sürreal, bir o kadar da doğal olan filmin çekimlerinin el kamerasıyla yapıldığını zannediyorum. Bir karakterin sunulduğu kısacık bir anda sahne hareketlerinden sihirbaz olduğunu anlıyoruz, bunu anladığımız anda karakter sahneden çıkıyor ve biz izleyiciler sahnedeymişiz gibi bize bakıyor. Muhteşem bir detay. Tam da o anda Shakespeare’yi de andım, “Hayat bir sahnedir, hepimiz üstümüze düşen rolleri oynar, bir gün terk ederiz”.

Aynı gece izlediğim iki film bana niteliğin nicelikten çok daha farklı, etkileyici ve üstün olduğunu anımsattı. 

Mavi

Kendimi bildim bileli en sevdiğim renktir mavi. Deniz ve gökyüzü mavi, bundan belki. Pütürlü yeryüzü, ırmakları, dağları, ovaları, gölleri de güzel ama ille de deniz ille de mavi. Böyleyim ben.  İlyada çok güzel ama gönlüm Odysseus’ta.

Samih Rıfat denizin mavisini Ada’da ne güzel anlatıyor, “Bir daha o denli yaklaşamadım maviye. Sanki elimle dokunmuştum. Canlıydı, bir renkten beklenmeyecek kadar diri ve uysal. Biçimden biçime giriyordu kendince.

Gök: saf, el değmemiş –kimi zaman üstünde koyun sürüsü bulutlar– şafakta başka, öğlen, akşam başka, belki gece bile…-en koyusu.”

Düz yazıyla şiir yazılır mı yazılır. Renk maviyse anlatılan deniz ve gökse yazılır. Samih Rifat yazmışsa hele, tekrar tekrar okunur.

*

Denizin rengi

Güzün soğukluğundan

Bekle maviyi

Şiir

“İçinizde olmayan şiiri hiçbir yerde bulamazsınız Mösyo,” diye haykırır Rimbaud. Kime ve nerede olduğunu şimdi anımsayamadım ama bu sözü yıllardır unutmadım. İçimde bir şiir var mıydı, şiir nasıl bir şeydi, birden fazla şiirim varsa seçim yapmalı mıydım. Bu sorulara verilecek yanıtım yok hâlâ. 

Lisedeki edebiyat kitabından şu dizeleri de unutamadım, “Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge/Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.” Divan şiirinin kalıplarını şiirle ezberleten hocamıza selam olsun. O yaşlarda birebir Osmanlıcadan Türkçeye çevirmiş olsak da Fuzûli’nin ne dediğini anlamamıştım.  Yıllar sonra, yalnızlığın iliklerimi dondurduğu bir zamanda, pat diye aklıma geldiğinde o kadar şaşırmıştım ki. O gece şiirin tamamının, Fuzûli’nin peşine düşmüş, kalabalıklaşmıştım.  İçimde benim olmayan bir şiir, benden habersiz yıllarca yaşamış, yalnızlığımda bana eşlik ediyordu.

Kalabalık gecelerde sıraya konursa, bana sıra gelirse, sıramı da savamazsam mutlaka Yerçekimli Karanfil’i okurum. Şiir sanırım içimizi içtenlikle açabildiğimiz bir mecra. Elden ele dolaşan karanfilleri görmek, onlardan biri olmaya korkmak, onlardan biri olmak şiirle olanaklı.

Şiir insanlara farklılıkları, farklılıklarını vurgulatır. Şiirler ve şairler arasında seçim yapmakta hiç zorlanmıyorum. Farklı sözcüklerini, farklı duygularını dizelerinde bağıranlardan özellikle uzak duruyorum. Kimseye benzemeyen, hırsa kapılmamış şairlerin sessiz şiirleri baş tacım.

Turgut Uyar’ın dizeleri ne güzel,

“…tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan

ya da çok iyi bir şiir yazsan

bir saatin aralıksız işleyişi

bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi

bilmem ki sanki güzel bir akşam gibi

onun için her akşamı iyi yaşamalıyım

yani kıskanılan onu

demek istediğim hepsi”

Gece

Terliklerimin üzerinde kedi yatıyor. Ben parkeye basıyorum. Böyle daha rahat. Öteki koltuktaki yerime yayılmış uyuyor. Pencereyi aralayınca soğuk bir esintiyle gecenin sesleri doldu odaya. Köpekler havlıyor. Arada bir geçen arabaların caddede bıraktığı lastik sesleri. 

Fincanı elime aldım, pencereye yürüdüm. Kedinin keyfi kaçtı, ayaklandı, güzelce gerinip ötekinin yanına zıpladı. Kahvem buz gibi olmuş. Bir yudum aldım, dışarı bakmaya başladım. Ağaçların arasındaki lambaların sarı ışığı arabaları olduğundan parlak ve büyük gösteriyordu. Karşı bloktan bir kedi yola çıktı. Bir şeyin peşinde gibi. Kuyruğu gövdesiyle aynı uzantıda, gövdesini yere yaklaştırmış bir sarman. Çalılıkların arasına dalıverdi. 

Lambasız, ışıksız en son ne zaman gecenin karanlığına baktım, bilmiyorum. Dolunayın dağların arasından doğup bulutların arasından tarlaları aydınlattığı bir geceyi anımsıyorum. Dostlarlaydım. Bir köy evinde saatlerdir sohbet ediyor, şarap içiyorduk. O günden kalan bir türkü dilimde, masama dönüyorum, bilgisayarın başına geçiyor ve yazmaya başlıyorum. Koltuktaki yerimde iki kedi birbirine yaslanmış uyuyor. Gece karanlık.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazarların ilham kaynaklarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024