Toplumsal değişimler söz konusu olduğunda otel romanları hiçbir zaman ev kurgularının yerini alamaz.
Oteller için evlerin gölge benliği ifadesini kullanmak yanlış olmaz. Evlerin kişiye sunduğu yerleşiklik, korunma içgüdüsü ve aile gibi niteliklere karşı otellerin mahiyetinde değişkenlik, çeşitli zafiyetler ve yabancılık bulunur. Otellerde geçen romanlarsa mekânı ev olan romanların gölge benliğidir. Robert Bloch’un Sapık isimli ünlü romanındaki Norman Bates karakterinin annesine karşı Küçük Kadınlar’daki Marmee ya da Stephen King’in Cinnet’indeki ürkütücü ikizlere karşı Aslan, Cadı ve Dolap’taki kahraman kardeşler gibi.
Salt bir mekân olarak düşünüldüğünde otel hem bir düştür hem de bir yalan. Aynı anda hem kaçış anlamına gelebilir hem de tuzak. Mesela Lolita’da asıl iç karartıcı olan işlenen cinayet değil, Humbert Humbert’in otel odasında genç kurbanına yaptığı eziyetlerdir. Lo’nun üvey babası onu defalarca düzmece bir evin, düzmece bir ailenin ve aile içi saadetin engellenemeyen kâbusuna maruz bırakır. Daphne du Maurier’in Jamaica Hanı, Rebecca’daki Manderley’in bir aynasıyken Rebecca, göçüp gitmiş bir güzelliğin musallat olduğu muhteşem bir malikânede, Jamaica Han ise korsanlarca idare edilen kasvetli bir harabede geçer.
Bizler adalardan ya da gemilerden niçin hoşlanıyorsak yazarlar da otellerden o sebeple hoşlanır. Oteller, yazarların alışılmadık ruh hallerini görselleştirmesine yardımcı olur. Hem evin sınırlarının dışında hem de evin koyduğu bütün kısıtlamalardan muaftırlar. Üstelik içlerinde çoğu zaman çürümüş ama bir şekilde büyüleyici bir vaatkârlık sunan çürümüş ruhları barındırırlar.
E.M. Forster 1908 yılında Manzaralı Bir Oda’yı yayımladı ve bu roman, merkezinde kadınların yer aldığı yeni bir roman türüne temel teşkil etti: aşk arayışındaki kadınların seyahatleri. Manzaralı Bir Oda, varlıklı bir İngiliz kadınının Floransa seyahatini, seyahati esnasında kaldığı ve kendi sınıfından olmayan erkeklerle tanıştığı Bertolini Pansiyonu’nu konu alır. Temelinde kadın özgürlüğüne ve değişime odaklanan roman, bu yönüyle Ye, İç, Dua Et, Sev ya da Toskana Güneşinin Altında gibi günümüzde yüksek satış rakamlarına ulaşan seyahat-anı kitaplarının edebi atası sayılır.
Pulitzer ödüllü yazar Stephen Millhauser, Martin Dressler isimli romanında okuru, içinde yapay ay ışığı ve bir rollercoasterın da bulunduğu muhteşem Grand Cosmo Oteli’ne götürür. Amor Towles’in çok satan romanı Moskova’da Bir Beyefendi ise Bolşevik hükümetince lüks Metropol Oteli’ne hapsedilen Kont Rostov’u anlatır. Nasıl ki Martin Dressler aniden yükselip hızla düşen Yeni Dünya girişimcilerinin prototipiyse Kont Rostov da sahip olduğu her şeyi yitiren Rus aristokrasisinin simgesidir.
***
Kocam ve ben yirmili yaşlarımızın sonlarında, Los Angeles’ın merkezinde iş bulmuştuk. Ben bir sanat müzesinde çalışıyordum, kocamsa tarihi Millennium Biltmore Oteli’nde. Öğle tatillerinde buluşur, otelin arka tarafındaki merdivenleri kullanıp binanın odalarını gezerdik. Mermer yer döşemeleri, ahşap tavan kirişleri, freskler, ışıltılı balo salonları. Biltmore hem görkemli binası hem de göz alıcı iç tasarımıyla 1920’lerden itibaren Hollywood kültürünün bir merkezi haline gelmiş, hatta otuzlu ve kırklı yıllarda Oscar ödüllerine ev sahipliği yapmıştı.
2001 yılının başlarıydı. Altın yaldızlı asansörlerle katlar arasında gidip gelen genç bir çifttik. Bir yandan melek heykellerinin yanından geçiyor öte yandan artık çoktan unutulmuş eski baloların fotoğraflarına bakıp şansımızın döneceği günü bekliyorduk. Söz konusu olan ihtişamlı saçmalıklarsa yalnız olmadığımızın farkındaydık. Keşfedilmeyi uman ama kimi zaman da tıpkı Elizabeth Short ya da Natalie Wood gibi bu uğurda katledilen yüzlerce yetenekli genç, her yıl dünyanın dört bir yanından Melekler Şehri’ne akın ediyordu. Chateau Marmont, Beverly Hills Hotel, Hollywood Roosevelt, Hotel Bel-Air, Biltmore; sıradan bir otel alelade bir evin gölge benliğiyse ihtişamıyla göz kamaştıran bu oteller de şatoların yansıması, insan zenginliğinin güzellik, şöhret, romantik aşk gibi geçici biçimlerine vurgu yapan birer yorumdu.
İki binli yılların başlarında öğle yemeği molalarımıza renk katan Biltmore, hayal gücümde gerçekle arzunun birbirine geçtiği bir krizalit olarak yer etti. Oraya yıllar sonra, yazdığım bir romanın kurgusu için döndüm. Ve zaman içerisinde gördüm ki, zihnimde yaptığım bu seyahatler oteli yirminci yüzyıl Amerikan kadınının dramatik bir metaforu olarak metnime yerleştirdi.
Toplumsal değişimler söz konusu olduğunda otel romanları hiçbir zaman ev kurgularının yerini alamaz. Fakat bizler yirmi birinci yüzyılda ilerledikçe ve bu gezegendeki geçiciliğimizi her geçen gün daha fazla sorgulamaya başladıkça eminim daha fazla yazar kendi yazınına, ödünç alınmış lükslerin yersiz-yurtsuzluk anlamına geldiği ortamları seçecek.

Şimdi biraz da muhteşem edebiyat otellerine bakalım:
Bohumil Hrabal, I Served the King of England
Birçok yazarın favorisi olan bu kült roman, çalışma hayatına komi olarak başlayan ama zaman içerisinde otel sahibine dönüşen Ditie’nin maceralarını anlatıyor. Hrabal’ın kendine özgü mizahı, Nazi işgalindeki Çekoslovakya’ya yönelik hicivlerle birleşip merkezinde kadınların ve Ditie’nin İngiliz Kraliyet ailesine sunduğu yemeklerin bulunduğu, hayranlık uyandıran bir ilgiye dönüşüyor – otel mutfağında hazırlanan antiloplar, hindiler, balıklar, içi yüzlerce haşlanmış yumurtayla doldurulmuş bir deve. Ditie’nin aslında hiçbir zaman İngiltere Kralı’na hizmet etmemiş olmasıysa sancılı bir değişim döneminde ayakta kalmaya çalışan hayalperestlerin dokunaklı tasvirini sunuyor.
Karen Tei Yamashita, I Hotel
Yamashita’nın bu parlak romanı aslında birbiriyle bağlantılı on farklı metinden oluşuyor. 1968 ile 1977 yılları arasında geçen romanın mekânıysa San Francisco’nun Kearny Caddesi’ndeki International Hotel. Amerika’daki Asyalı kimliği için dönüm noktası sayılan bir dizi olayın konu alındığı roman “Sarı Güç” hareketini ona yön veren aktivistlerin, işçilerin ve öğrencilerin gözünden aktarıyor.
Kate Christensen, The Last Cruise
1950’li yıllar, Long Beach’ten yola çıkan görkemli cruise gemisi Queen Isabella’nın motorları okyanusun ortasında ansızın durur ve geminin mürettebatı açlık tehlikesini algılamayan yolcuların savurganlıklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Kesintiye uğrayan bir gemi yolculuğunu konu alan bu dokunaklı ama aynı zamanda esprili kurguda Christensen hem otel ve deniz gibi keyif verici iki bileşeni harmanlanıyor hem de oluşturduğu mükemmel karakterlerle insan doğasının gözler önüne seriyor.
Cristina García, The Lady Matador’s Hotel
Orta Amerika’da ismi belirtilmeyen bir başkent, iş savaşın harabeye çevirdiği sokaklar, aynı otelde bir araya gelen Japon asıllı bir matador, Kübalı bir şair, ortalıkta reşit olmayan metresiyle boy gösteren Koreli bir imalatçı ve eski bir gerilla. Ülkedeki başkanlık kampanyası giderek daha çekişmeli bir hal alırken konuklar kendilerini bir anda, hayatlarını sonuna kadar değiştirecek olayların içinde bulur.
Anita Brookner, Hotel du Lac
Otellerde tek başınıza kaldığınız zaman kendi geçmişinizden kopar ve başkalarının yaşamlarına birer gözlemci olarak dahil olursunuz. 1984 yılında yayımlanan bu roman da, sosyeteye rezil olduktan sonra İsviçre’deki bir otele çekilen ve vaktini diğer konukları izleyerek geçiren bir yazarı konu alıyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






