Kuyuda bekleyen su değildir. Suyun aklı hiç değildir.
Lal Laleş
Aşk gömüsü belirsizlik kalbimde. Meşe korusundan topladığım aşk tohumlarını gözlerine ekerek kök saldığım yere kestane kahverengisi zamanıma döndüm. İçimdeki aynanın gölgesi seni tanıdığım günden sonra hiçbir şeyin geç çiçeklenmediğini yüce gönüllülükle anlattı. Hep zarif tabiatından kendine biçim vererek, mürdüm taşlarını bölerek müşfik kor gibi aktı sana tenimin dağılmış çizgileri.
Binlerce börtü böceğin sesini sonsuz sayıda çiçeğin kokusunu taşıyarak bende inşa ettiğin incelik kendinde kurduğun şiddet bahçesinin narını bahşetti engin dünyamıza.
Tuhaf bir hal bizimkisi, ben kör ama inançla ne istediğini bilen ama nasıl yapacağını bilmeyen tarla kuşu gibi gelip gölgene kondum. Soruyorum kendime üstünde uçtuğum bahçede nar gibi çiçeklenmeseydin ben hangi gölgeye konacaktım? Bilmeden yaşadın, ismini koymadan ateşe dokundun daha fazlasını yaşayarak. Senin için mühim olan şeyi, “hayatta aşkta mesafe almak”ı ikiye katlayıp bağrında sakladın. Bağrın annemin yırtık kutsal metinleri kimseler basmasın diye kaldırdığı çocukluğumun duvar çatlakları.
İç aynama, çapraşık esrimene inandım. Çıldıracağım bu iblis mevsiminde o kadar senle doluyum ki.
Issız talihimle annemin kapısına çıkan bayırın dibinde bekledim seni. Gün batımında ergenliğimin kırılgan köpek havlamalarını duyarak, kulleteynlerden dökülen suları güçbelâ atlayarak, kanı kaynayan evlerden taşan ışık dairesine derin bir yırtık atarak, kızıl toprağın ılık soluğunu yoklayarak geldin bayırın dibine.
Üzerime tastamam oturmuş zikzak dikişli giysisin bulanıklaşan yarım buçuk anaforunda. Yıldan yıla gömleğini değiştirir ya yılan Doğu’nun tekerrür takviminde, sen derisini değiştiriyorsun hayatın gövdesel dokunuşunla. Günün her anı kalbimde erir kenar şeridi yanık gömleğin. Elifi elifine sonsuzluğuna uzanıyorum, kıpırtısızlığa doymuş kutsal saçağımı yılan gömleğiyle sil, açılsın güneşe batmak için ömrün uygun zamanı, çocukluğumun mühürlenmiş kapıları.
Küldeki sakin, olgun kıvılcımlara seslenerek, nişan taşlarını sayarak iç aşkın erincini berraklaştır. Kök sal ateşli zamanlarıma. Ellerimden tut göğü kuşlarla yüklü doğduğum topraktan kopar, uzaklara taş fenerin dibine götür, bak kara beneklerime. Yüzünün nazına, aşkın iki yakasına yakılmış buğday külümü sonsuzluğa tut. Çadırımın on dört sütunundan on üçüncüsünde öp beni. Hayatımın buruşan taraflarını, kalbimin lekeli hüzünlerini gör. Ama en çok neyi istiyorum biliyor musun? Senin gülümseme ile sırıtma arasında asılı duran keskin içe kapanışını çekip saf kahkahama katmayı.
Seni mevcut ritminin dışına çıkardı gölgene bakıp saatin kaç olduğunu öten kuşlar.
Şiire dönüşmeyen bir şey aşk değildir. Kuyuda bekleyen su değildir. Suyun aklı hiç değildir.