Yazar, romanla birlikte dönüşmüyorsa yazdığından şüphe etmeli.
Usta yazar İsmail Güzelsoy, 2013’te yayımlanan Saf adlı eserini yıllar sonra yeniden ele alarak Saf-Suya Anlat ismiyle okurla buluşturdu. İthaki Yayınları’ndan çıkan roman, sadece bir yeniden yazım değil, aynı zamanda bir yeniden doğuş hikâyesi... Yazarla elma sirkesinin mayalanması gibi zamanla kıvamını bulan bu anlatının dönüşümünü konuştuk.
İpek Doğan: Saf adlı romanınız 2013 yılında okurla buluşmuştu. Onu yeniden, bu kez roman formunda yazdınız ve ortaya Saf-Suya Anlat çıktı. “Saf’ın macerası, yayımlanmasına rağmen hayallerimde sürüp gitti. Yolculuğuna devam etmekte ısrarlıydı” demişsiniz kitabın önsözünde. Peki bu kadar uzun bir aranın ardından, şimdi yazmak istemenizin sebebi neydi?
İsmail Güzelsoy: Bir hikâyenin ne zaman yazılacağına her zaman yazar karar vermez. Öyle gibi görünür ama bana sorarsanız çoğunlukla bu durumda en az söz sahibi olan onu kaleme alandır. Hikâye belli bir olgunlaşma, kıvam bulma işidir. Yazar hasat zamanını yakalamayı başardığı zaman artık kalfalık evresine ulaşmıştır bence. Zaten bir romanın nerede, ne zaman başladığına ve ne zaman bittiğine karar vermek sahiden zor bir sanat. Bazı romancı arkadaşlarım öylesine kesin tarihlerle konuşur ki onlara özenmemek mümkün değil. Benim beynim pazaryeri gibi demek ki, derim içimden. Bir hikâye başlar, duraklar, nereden geldiğini bilmem, notlar alırım, bırakırım, iki sene sonra aklıma gelir, döner biraz daha mıncıklarım, sonra “Bundan bir nane çıkmaz” deyip vazgeçerim ama gece uyurken kafamda döner durur sahneler. Nerede başladı şimdi? Bence arka planda, kendini yazar pek çok hikâye. Biz onları yüzeye vurdukları zaman fark ederiz. Yani mayalanmanın belli bir aşamasında. Benim için durum böyle en azından.
Elma sirkesi yapmaya benzer bu iş bir bakıma. Son yıllarda böyle işlerle de uğraşıyorum, gayet iyi bildiğim bir süreç. Elmaların yavaş yavaş çürüyüp çökmesi, sonra süzülmesi, geride kalan sıvının fermente olması, tercihen sirke anası oluşturması, olağanüstü bir süreçtir. Uğraşması çok zevklidir. Çünkü siz orada oluşan yeni bir hayatı ne dışarıdan izleyen öznesiniz ne de içinde olup onu yönlendiren... İkisinin de dışında ve içindesiniz. Yani siz olmasanız o sirke ortaya çıkmaz, bunu biliyorsunuz ama siz o bakterileri yaratmıyorsunuz, onların üreme ortamını hazırlıyorsunuz. Hikâyeler böyle bir fermantasyon sürecinden doğuyor galiba.

İD: Başka eserleriniz için de yeniden yazmak gibi bir düşünceniz var mı?
İG: Bilmem, belki... Şu anda üzerinde çalıştığım iki roman var ama 20 küsur yıl önce yazdığım bir romanı yeniden yazmak cazip olabilir bir gün. Yani roman dediğiniz, bilgisayar oyunundan daha mı değersiz Allah aşkına? Onların 3.0.5 versiyonu oluyor da romanların neden olmasın? Hikâyeler organik yaşantılardır, her hayat gibi onlar da yeniden biçimlendirilebilir, yeni bir kurguyla, yeni bir karakter şemasıyla yeniden işlenebilir. Fikir olarak bana çok aykırı gelmiyor. Bir müzik eseri nasıl yeniden işlenebiliyor, farklı enstrümanlarla, orkestrasyonlarla icra edilebiliyorsa romanlar, öyküler de tekrar elden geçirilebilir pekâlâ. Şu anda önümde böyle bir proje yok. Bir süre olmasın zaten, hayli yoruldum son aylarda.
İnsan kendi hikâyesinin hammadesidir.
İD: Romanınızın ana kahramanı Subala’da kendinizi gördüğünüzü söylemişsiniz giriş yazısında. Hangi yönlerinizi taşıyor karakter?
İG: Hayatın öznesi olma fikri... Yani etkilendiğin her durum üzerine söz sahibi olma arzusu, diyeyim. İnsanın kendisinde tanrısal bir nüve görmesi sanıldığı gibi bir böbürlenme haline değil, aksine engin bir tevazuya götürür onu. Çünkü tanrısal olanın çok da olağanüstü olmadığını anlarız o zaman. Bu gezegendeki her can, tanrının bir parçası, çocuğu, bir hücresidir. Varoluş macerası, kendini yaratma yolculuğudur. İnsan kendi hikâyesinin hammaddesidir. Onu işleyerek olgunlaşma yolculuğunu tamamlar.
Bu bakımdan Subala ile aynı yolu kat ettiğimi söyleyebilirim. Başlangıçta en iddialı olduğum her şeyden arınmam gerektiğini anladım. Yaptığımız her şeyin başkalarının nezdinde taşıdığı değer ölçüsünde anlamlı olduğu bir anlayış saçma ve bizi olgunlaşmaktan alıkoyar. Mesut, bahtiyar olmak için hiçbir şey ispatlamak, kimsenin onayından geçmek zorunda olmamalıyız. Her ömür kıymetlidir ve saygıyı hak eder. Bir kelebek de, bir cırcır böceği de bu evrenin meşru çocuklarıdır. Hayat ihtiyaçların karşılandığı bir yolculuk değil, ondan sonrası olmalı. Yani estetik bir varoluşu amaçlamadıkça olgunlaşmamız da imkânsızlaşır. Bizi içine kıstırdıkları asgari varoluş koşullarına karşı ayağa dikilmek zorundayız. Bu tam da Subala’nın yolu işte. Benim de…
İD: Karakterin adı hem fonetik hem de çağrışım gücü açısından dikkat çekici. ‘Su’ ve ‘bala’ kelimelerinin birleşimiyle “suyun çocuğu” anlamına geliyor demek, yanlış olur mu?
İG: Çok doğru. Zaten romanda sıklıkla insanın su olduğu söylenir. Gözyaşı, kan, süt... Bir insan yavrusunun geçtiği yolları tanımlar ve bunların hepsi suyun renkleridir. “Suya Anlat” derken de buna gönderme yapıyoruz. Su hem dingin hem yıkıcı, hem sağaltıcı hem felaket olabilen bir elementtir.
İD: Subala, bir kervanla birlikte yola koyuluyor. Başta onun saflığı ve bilgisizliğiyle dalga geçenler, yaşadığı dönüşüm sonrasında bu kez hayranlık duymaya, onu bir önder olarak görmeye başlıyor. Bu durum, ‘saflık’ ve ‘bilgelik’ arasındaki bağı sorgulatıyor okura. Siz bu iki kavramı nasıl tanımlıyorsunuz?
İG: Romanın bir yerinde bunu cevapladım aslında. Bilgelikle saflık birbirine zıt durumlar değil. Bilgelik, saflığa sahip çıkmaktır. Saflığı inkâr ya da reddetmeden yürümek. Ama burada önemli olan yürümeyi sürdürebilmek. Yani saflık size ayak bağı olmamalı. Tam tersine, size yürüme şevki verebilmeli.
İD: Çocukluğundan beri ‘kutlu oyuncağı’ bulma görevi için yetiştirilen kahramanımız uzak diyarlara gidiyor, çeşitli sınavlardan geçiyor, değişip dönüşüyor. Kadim sırlar, ölümsüzlük, büyü gibi gerçeküstü katmanlar, özgür irade, kader gibi önemli temalar da var kitapta. Bu epik dönüşüm hikâyesi, Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğu (Monomit) yapısıyla örtüşüyor sanki. Subala’nın yolculuğunu o modeli rehber edinerek mi planladınız, yoksa sezgisel bir akışla mı ilerlediniz?
İG: Kahramanın Yolculuğu’ndan biraz farklı gibi bence. Yani ilk versiyon o şablona daha iyi oturuyor ama bu yeni versiyonda o kurgu şeması bir hayli ihlal edilmiş. Öncelikle yola çıkış, yani birinci perdenin hazırlık aşaması romanın ilerleyen bölümlerinde verilmiş. Çizgisel bir algoritma izlemiyor bu bakımdan. İkinci olarak dönüşüm aşamalarla değil, bir anda gerçekleşiyor. Ya da birkaç vuruşla Subala’nın aslında saf biri olmadığı sergileniyor. Campbell’da bu dönüşüm tedrici ve her olayla biraz daha belirgin hale gelir. Okur o dönüşümü ve kaynaklarını görebilir. Subala anlatıcı karakter olmasına rağmen okurdan da sırlarını saklar. Bu yönüyle de farklı bir seyir izler. Bunun gibi ayrıntılar dikkate alındığında, “Saf”ın, Kahramanın Yolculuğu şemasına fazlaca uyumlu olduğunu düşünmüyorum. Subala’nın yüzyıllar sonra dönüp kurguya şerhler düşmesi, bir bölümün bizzat Lisa tarafından yazılması, Subala’nın Buhara’da Oyuncak’ın sırrını çözme çabası gibi alt-kurgular da o şablona uyumlu değil bence. Romanın 12 yıl önceki ilk yazılışında yaptığım kurgu şemasını yeniden işledim. Bazı pasajları olduğu gibi aldım, bazı yerleri yeniden yazdım ve yeni kurgu akışına uyarlı hale getirdim. Zor olan da buydu zaten. Akışkanlığı kırma riski taşıyan bir yöntem bu. Yani sıfırdan başlayıp ilerlerseniz daha akışkan bir tempo yakalarsınız ama ne bileyim işte, beşinci bölümü müstakil olarak yazıp bunun dördüncü bölümle eşleşmesi ve doğal akış içinde uyarlı olmasını gözetmek fazladan bir çaba gerektiriyor. Dönüp dönüp bölümler arasındaki kinetik akışı yeniden gözden geçirmek, araya “dolgu malzemesi” koymak gerekebiliyor. Bu çok riskli bir yöntem. Bütün romancılar bilir. Sıkıntılı işlemlerdir bunlar. Bütünlük duygusunu ortadan kaldırabildiği gibi nesnel hata yapmaya açık bir yöntemdir. Bununla baş edebilmenin tek yolu uzun süre baştan sona kadar self-editing yapmaktır. Onlarca kez... Öyle yaptım zaten.

İD: Kahramanın Yolculuğu’nda finalde kahraman evine döner, ancak artık aynı kişi değildir. Bu durum, yazarlar için de geçerli olabilir mi? Kaleme aldığı her eser, yazarı da dönüştürür mü? Subala’dan sonra sizde ne değişti?
İG: Eğer yazar bir romanla birlikte dönüşmüyorsa yazdığından şüphe etmeli. Beni dönüştürmeyen, ilişkilerimi, duygularımı sorgulatmayan bir yolculuk okuru nasıl etkileyebilir ki? Romanın temel sorunsalı, tema cümlesi üzerine çok kafa patlatıyorum. Başladığım noktayla vardığım sonuç arasındaki fark önemli.
Roman bittiği zaman, –bu roman için konuşmuş olalım– eğer bilgelik ve saflık üzerine düşünegeldiğim şeylerde yeni bir boyut yakalayamadıysam, hâlâ ezberimi tekrarlıyorsam, ortaya hikâyeden başka bir şey çıkarmamışım demektir. Yani çok iddialı söylemek gerekirse, insan öncelikle kendisini dönüştürmek için yazar. Farkında olarak ya da olmayarak. Ha, bir tane aile hikâyesi yazıp sonra da işinize gücünüze dönüyorsanız böyle bir iddia boşa düşer ama 15 roman yazdıysanız, “piyasa”dan aldığınız, verdiğiniz bellidir zaten. Bunu yapmanızın amacı, moda deyimle “oyunda kalmak” da değilse, bir hesaplaşma içindesinizdir. O hesaplaşmanın sonuçları iyi bir okurun gözünden kaçmaz. Okur, bir derdiniz olduğunu sezer.
Diğer sanatları bilmem ama romanda sezgisel aktarımlar çok kıymetlidir. Söylenenlerden ziyade “sessize alınmış” pasajlar hikâyeyi olgunlaştırır. “Anlatma göster” dedikleri şeyden söz etmiyorum yalnızca. Onun da ötesinde, bazı şeyleri dile getirmemeyi becerebilmek gerek. Her vesileyle tekrarlarım, iyi yazmak neyi yazacağını değil, neyi yazmamak gerektiğini bilmektir. O sezgisel okumayı biçimlendiren sihir burada bence.
İD: “Saf”ı okuyanlardan aldığınız, sizi en çok etkileyen yorum neydi? “Saf-Suya Anlat” için “Benim tek muhatabım” dediğiniz okurlarınızdan beklentiniz ne yönde?
İG: Benim okurlardan beklentim olmadı hiçbir zaman. Temas halinde olduğum okur kulüpleri ve yazdıklarımı izleyen dostlar bana çok şey kattı ve öğretti. Ben onların yorumlarını dinliyorum, tartışıyorum, kendime pay çıkarıp rotamı çiziyorum. Günümüzde okur derken çok geniş bir yelpazeden söz ediyoruz artık. Roman okumayı bir tür adrenalin sporu olarak gören okurlar var söz gelimi. Son sayfayı çevirdiği zaman tabuta son çiviyi çakan bir okur türüdür bu. Onlarla çok temasım olmadı. Roman okumayı hayata haz katmak, kalıcı ve yeniden üretilebilecek bir sorgulama ve dönüşüm süreci olarak gören iddialı okurlarla her zaman iletişim halindeyim zaten. Okumanın hem büyük bir şölen hem de bir sorgulama süreci olduğunu düşünen böyle bir okur kitlesiyle kurduğum bağ güçlü ve besleyici. Ben romanlarımı onlarla birlikte yazdığımı hayal ederim bazen. Bende çok derin izler bırakan şahane okurlarla tanıştım yıllar içinde. Ne yaparsam yapayım borcumu ödeyemeyeceğim insanlar onlar. Bir romanın yazılması emek, zaman ve enerji gerektiriyor. Bir de özveri tabii. Kimse okuma macerasına bakmıyor ama orada da durum farklı değil. İyi bir okuma da emekle, çabayla oluyor. Onu düşünürüm yazarken. Benden daha duyarlı ve daha akıllı bir okur, benim biçim verdiğim bu dünyaya can katacaktır. Öyle oluyor zaten. Biz bir potansiyel yaratırız yazarken. Okuma süreci onu kinetik hale getirir, can bahşeder yazdıklarımıza. Onun için okur yönelimli bir yazar olduğumu söylerim her zaman.
“Zalimin yanında yer alan bir masala rastlamadım.”
İD: Modern çağda masal ve metaforları bir anlatım biçimi olarak seçmek, bir tür “karşı duruş” sayılabilir mi?
İG: Neye karşı duruşu kastettiğinize bağlı tabii. Masalların dinamikleri zaten egemen olana karşıdır. Ben bugüne kadar zalimin yanında yer alan bir masala rastlamadım. Masalları, modern çağın ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde yeniden ele alma yollarını keşfedebilmek zor ama cazip ve baştan çıkarıcı bir fikir. Büyülü gerçekçilik bunlardan en güçlü olanlarındandır söz gelimi ama nihai ve yegâne yolu değil, başka hikâye ediş yolları denenebilir. Üzerine çok kafa patlattığım bir mesele bu. Hâlâ da, geleneksel kurgu şemalarının dışında bir hikâyeyi en etkili anlatabilmenin yolları üzerine düşünüyorum, çalışıyorum, denemeler yapıyorum.
İD: Yazma ritüelleriniz var mı?
İG: Yok gibi aslında. Gündüz yazmakta zorlanıyorum, geceleri daha rahat ediyorum. Çok çay içiyorum ve sessizlikten çok zevk alıyorum. Yazmak bir ritüelden ziyade bir tutku işi olmalı. Zevk almazsam yazamam. Bir alanda varlık göstermek, eser vermek için onu sevmek gerek. Eğer bu işin bir sırrı varsa o da budur. Sevgiliye güzel sözler söyleyebilmek teknik bir iş değildir. Siz onu seviyorsanız, Nasreddin Hoca fıkrası bile anlatsanız, ses tonunuz ona muhabbetinizi fısıldayacaktır. Yazmak da böyle olmalı bence. Binlerce kez anlatılmış, zengin kız, fakir oğlan hikâyesini öyle bir işlersiniz ki, her şey bambaşka bir boyut kazanır. Aklıma Suat Derviş’in Sınır romanı geldi şimdi. Tam da bunu yapar Derviş. O romanı okurken, “Bu kadın edebiyata âşıkmış” diye düşündüğümü hatırlarım.






