İnsan hayatı sürprizlerle dolu bir muamma. Başımıza ne zaman, neyin geleceğini önceden kestiremeyiz. Bazen beklenmedik bu gelişmeler bizleri çok mutlu eder. Bazen de yaşantımızı kökünden değiştirip bizi korkular sarmalının içine çeker. Fakat iyi ya da kötü bütün olanlar bir gün mutlaka geçip gider hayatımızdan.
Sonun Başı
“Senin ne işin vardı o arabanın içinde?” Gözlerimi açtığımda sağımda ve solumda dikilen baştan aşağı siyah elbise giyinmiş iki adamın sert bakışları altında duyduğum ilk soru buydu. “Senin ne işin vardı o arabada?” “Hangi araba?” diye karşılık verdim. Başımda korkunç ağrılar hissediyordum. Hiçbir şey anlayamıyordum bu adamların söylediklerinden Benden ne istedikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama sürekli aynı soruyu sorup duruyorlardı hiç durmadan, usanmadan. “O arabada ne işin vardı? Hem de bir suçlu ile birlikte.” Hiçbir şey hatırlayamıyordum. “Erdem’i nereden tanıyorsun?” diye sordu uzun boylu olanı.
“Erdem de kim?” diye sorup şaşkın şaşkın baktım gözlerinin içine. Sarı saçlı hemşire de öylece durmuş ürkek bakışlarla bizi izliyordu. Uzun boylu olanı devam etti sonra; “Erdem, yani diğer adıyla Deniz.” Deniz adını duyunca, belli belirsiz görüntüler belirmeye başladı hafıza perdemde. Başımı hafifçe kaşıdım ve yatağın içinde doğruldum. Hemşire sırtımın arkasına iki yastık koydu, yumuşaması için iki elinin arasına alıp birkaç defa vurduktan sonra. Yatağın içinde doğruldum ve sırtımı yastıklara dayayıp anlatmaya başladım bütün hatırladıklarımı.
O sıcak yaz gününde, yol kenarına özensizce serpiştirilmiş beyaz çakıl taşlarının üzerinde bir haftalık yaz tatilimi geçireceğim pansiyona doğru yürüyerek gittiğim o gün başladı her şey. Güneşin kavurucu sıcağında ayak tabanlarım yanmasın diye karayolunun hemen yanında çakıl taşları dökülmüş eni en fazla bir buçuk metre olan ve yayaların üzerinden çok sık geçtiği ilk bakışta belli olan patikada ilerliyordum. Çok nadir geçen otomobillere otostop çekmeyi denesem de sürücüler hiç umursamadan yanımdan hızla geçip gidiyorlardı. Bir defasında yeşil renkli bir kamyonet duracak gibi oldu, ama ne var ki o da durmadı, yoluna devam etti. Otostop ile bu işin olamayacağına kanaat getirdikten sonra sağ yanı çalı ve dikenler ile kaplı sol tarafı da cayır cayır yanan zift kokulu asfalt yolun tam ortasında, sırtımda çanta, elimde yarısı içilmiş bir su bidonuyla ilerlemeye devam ettim. Canım sıkıldıkça mevsimin ruhuna uygun hareketli kıpır kıpır şarkılar söylüyordum peş peşe. Kendimi öylesine kaptırmıştım ki söylediğim şarkıların ritmine, sanki yolda yürümüyor da havada uçuyordum. Biraz sonra beni almak için duran kırmızı üstü açık spor arabanın fren sesiyle irkildim. Hava çok sıcaktı, güneş ensemde boza pişiriyordu. Terden vücuduma yapışan tişörtümün yakasını öne doğru çekip üfleyerek biraz olsun serinlemeye çalıştım. Arabanın sahibi, gözlerimin içine baktı ve “Hadi, ne duruyorsun?” dedi. Adamın bakışları biraz garip ve ürkütücüydü, ama başka çarem de yoktu. Saatlerdir yürüyordum, beynim ayaklarımı sadece yürümeye programlamış gibiydi. O yüzden bir süreliğine öylece bakakaldım. Araba gidecek gibi oldu birden. Ardından kendimi toparladım, sırtımdaki çantayı çıkarttım ve sağ ön koltuğa oturdum. Koltuğa oturmam ile bütün kemiklerim de yerli yerine geçti sanki. İnanılmaz bir rahatlama hissettim. Araba yolda ilerlerken gelip yüzüme vuran rüzgâr da ayrı bir ferahlık veriyordu. “Yolculuk ne tarafa?” diye soran adama, önce teşekkür ettim beni arabasına aldığı için, sonra da Yel Değirmeni Pansiyona gittiğimi söyledim. Adam gülümsedi ve “Ne güzel bir tesadüf. Ben de oraya gidiyorum. İsmim Deniz,” dedi ve elini uzattı. Elini sıktım. Tanışma faslından sonra aramızda koyu bir sohbet başladı. Çok hoşuma gitti Deniz’in tavırları ve söyledikleri. Yazlıkçı insanlar gibi alabildiğine rahat hoşsohbet biriydi. Elimdeki bidondan bir yudum su içmek için ağzıma götürdüm, ama su neredeyse kaynar vaziyetteydi. Ağzımın içindeki suyu güç bela mideye indirdikten sonra, “Bu ne be?!” demekten kendimi alamadım. Deniz, yüzümün aldığı ifadeyi görünce, arabayı az ilerideki benzinliğe sürdü. Marketin önünde durdu ve iki şişe soğuk su ve bir tane meyve suyu alıp geri döndü. Buralarda tanınan biri olduğu hemen anlaşılıyordu. Benzinlikteki herkes ona çok sıcak ve samimi davranıyordu. Deniz suyun birini poşetten çıkartıp kendine aldı. Diğer suyu ve meyve suyunu da bana uzattı. Gözlerinin içine baktım gülümseyerek. Ardında da çölde serap görmüş bir gezgin edasıyla suyu kaptığım gibi bir dikişte bitirdim. Az önceki yorgun hâlimden hiçbir eser kalmadı. Çok rahattım artık. Koltuğa daha dik oturdum ve meyve suyunu da tadını çıkarta çıkarta içtim. Yüzüme gelip çarpan meltem ile uyumlu bir biçimde.
Beni yoldan alıp sıcakta yürümekten kurtardığı için ona kanım kaynamıştı. Tatilimi geçireceğim Yel Değirmeni Pansiyonuna daha önce gittiğini ve çok memnun kaldığını söyledi. Bu hâli bana güven veriyordu. Sonra birden bire Deniz’e bir şeyler oldu. Elleriyle şakaklarına masaj yapmaya başladı. Vücudu da titriyor, kendini kontrol edemiyordu. Çok korktum onun bu hâlini görünce. Sonra arabayı kenara çekmesini söyledim, fakat beni duymuyordu bile. Araba aniden Deniz’in kontrolünden çıktı ve sağa sola yalpalamaya başladı. Uçuruma yuvarlandık. Kâbus gibiydi bütün olup bitenler. Sonrasını da hiç hatırlamıyorum. Onun bir kanun kaçağı olabileceği hiç aklıma gelmedi. Yoksa ne işim olurdu o arabanın içinde.
Başın sonu
“Kısa boylu olan bu adam masum,” diye başını çevirip arkadaşının kulağına fısıldadı. Sarışın hemşire, “Daha fazla yormayın! Dinlenmesi lazım,” dedi. Uzun boylu olan söylediklerimden tatmin olmuş gibi çaresizce arkasını döndü ve ikisi birlikte dışarı çıktılar. Deniz yani Erdem acaba ne suç işlemişti? Bu sorular ile aklımı meşgul etmektense, ağrıyan başımı yastığa dayayıp uyumak en iyisi diye düşündüm.






