Yeryüzünden gökyüzünün merkezine ulaşmak için kişi öncelikle yönünün terse döndüğü noktaya ulaşmalıdır.
Dünya çocuk edebiyatının en sevilen yazarlarından C.S. Lewis, Narnia’dan epey önce Orta Çağ edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Oxford’da Orta Çağ edebiyatı dersleri veren Lewis 1954 yılında Cambridge’e geçti ve üniversite bünyesinde yeni oluşturulan Orta Çağ ve Rönesans Edebiyatı Kürsüsü’nün başkanlığını üstlendi. Lewis’in her iki üniversitede de verdiği derslerden birinin konusu, Orta Çağ’ın kozmos tasavvuruydu.
Tıpkı Kant gibi Lewis de yıldızlı göklere hayrandı ve tepemizdeki gök kubbeye korkuyla karışık bir saygı duyuyordu. Ara sıra öğrencileriyle gece yürüyüşlerine çıkar, onları alışık oldukları modern görüşlerin dışına çıkarak gökyüzünü incelemeye davet ederdi. “Modernist insan geceleri gökyüzüne baktığında başka ne hissedersin hissetsin zihninde mutlaka dışarıya baktığına dair bir sezgi yer alır. Sanki salon penceresinden Atlantik’i ya da ıssız çayırlardaki ışıklı verandasından karanlığı izliyordur.”
Fakat, diye açıklamaya devam ederdi Lewis, Orta Çağ’da yaşayan şairler ve doğa filozoflar kozmosu bu şekilde görmezdi. Gökyüzünü Orta Çağ’ın gözünden görmeyi başarabilirseniz o zaman kendinizi dışarıya değil, “içeriye bakıyormuş gibi hissedersiniz.”
Peki ne demektir bu gökyüzüne bakmak ve içeriye baktığınızı hissetmek? Şimdi bunu anlamak için öncelikle üzerinde durduğunuz yeryüzünün dışbükey değil, içbükey olduğunu hayal etmeniz gerek. Öyle ki yeryüzü fersah fersah uzakta bir yerlerde, gökyüzünde gördüğünüz her şeyi kapsayacak şekilde hafifçe yukarıya eğim yapıyordur.
Bu baş aşağı çevrilmiş kozmosta yeryüzünün neresinde durduğumuza bakılmaksızın dümdüz yukarıya bakabilir ve tam olarak aynı noktayı işaret edebiliriz. Fakat kendi zihnimizi böylesine ters çevirmeyi başarabilsek bile eninden sonunda bu tuhaf gökyüzü mimarisinin kimin tasarımı olduğunu merak ederiz.
On üçüncü yüzyıl Avrupa’sında üniversiteler, Skolastisizm olarak bilinen görüşün hâkimiyetindeydi. Skolastiklerin öncelikli amacı, eserleri Arap filozofların tercüme ve yorumlarıyla Avrupa’ya ulaşan Aristoteles’in öğretileriyle kendi kültürlerinin baskın Hristiyan teolojisini uzlaştırmaktı. Benimsedikleri fikirlerden biri de Aristoteles’in gökyüzü modeliydi: farz edin ki yeryüzü devasa bir bilye ve etrafı da iç içe geçmiş, her biri gökyüzünde gördüğümüz küreleri – güneş, ay, gezegenler, yıldızlar – taşıyan, dolayısıyla da birbirinden ayrı hareket eden yüzeyi pürüzsüz fanuslarla kaplı.
En dıştaki küre, kendisini içerecek başka bir küre olmaksızın hareket ediyor ve kendi hareketini dıştan içe doğru ötekilere aktarıyordu. Enerjiyi işe dönüştüren bu doğal mekanizma tıpkı Müslümanlar yorumcular gibi Hristiyan teologlar için de oldukça cazipti.
Her ne kadar küreleri hareket ettiren ilk nedeni Tanrı olarak kabul etmek güzel bir icat olsa da Hristiyan teolog ve filozoflar Aristoteles’in bütün fikirlerini aynı maharetle kendi baskın ideolojilerine yediremediler. İçlerinden en çetrefillisi de, Aristoteles’in mekân tanımıydı. Aristoteles’e göre mekân, yer değiştirmek suretiyle hareket kazanan cisimle, onu kuşatan cisim arasındaki sınırdır. Bu önemli bir tanımdı çünkü evren tasavvurundaki hareket kavramını açıklamasına yardımcı oluyordu. Ancak eğer ki kozmosun en dıştaki küresinin etrafında bir küre daha yoksa o zaman hareket meselesi nasıl açıklanacaktı?
Çözüm, Paris piskoposu Stephen Tempier’den geldi. Tempier, 1277 yılında bir bildiri yayımladı ve üniversite profesörlerine, Tanrı’ya işini öğretmeyi bırakmalarını emretti. Söz konusu bildiri hâlihazırda üniversitelerde tartışılmakta olan iki yüz on dokuz konunun öğretilmesini, bu konularda araştırma yapılmasını yasaklıyor, bu konularla ilgili kitaplara sansür getiriyordu.
Görünüşe bakılırsa Tanrı, kozmosun dışında onu hareket ettirecek bir şey olmasa bile kozmosu hareket ettirebilirdi. Ne var ki böylesi bir çıkarım da, kozmosun hareketinin neye göre gerçekleştiği sorusunu gündeme getirdi. Neyse ki Skolastiklerin yardım alabileceği bir dizi düşünür vardı – özellikle de Aristoteles’in çalışmalarını tercüme ve yorumlarıyla Avrupa’ya taşıyan Arap düşünürler. Öyle ki, bunlardan en etkini olarak bilinen İbn Rüşd, zaman içerisinde Arap Aristoteles’i olarak tanınmaya bile başlamıştı.
İbn Rüşd gençliğinde sultanın sarayına çağırılmış ve teolojik konularla ilgili tartışmaları merakla takip eden sultan ona, gökyüzü hakkındaki düşüncelerin neler olduğunu sormuştu: “Gördüklerimiz ezeli ve ebedi varlıklar mı yoksa onlar da bizler gibi yaratıldı mı?” İbn Rüşd elbette bu konu üzerinde önceden epey düşünmüştü. Dolayısıyla sultanın sorusuna verdiği yanıtla hem Hristiyan hem de İslam teolojisini derinden etkiledi. Aristoteles’e göre yeryüzünü kuşatan kristal küreler sistemi ezelden beri vardı. Fakat İbn Rüşd gibi monoteistler kozmosu yaratanın Tanrı olduğuna inanıyor, dolayısıyla zaman içerisinde mutlaka bir başlangıç noktası arıyorlardı. İbn Rüşd’ün bu çelişkiye yanıtı, kozmosun hem ebedi olduğu hem de Tanrı tarafından yaratıldığıydı.
Arap düşünür tarafından öne sürülen bu çözüm kozmosun yerinin neresi olduğu sorusunu ön plana çıkardı. Aristoteles’in iç içe geçen cam kürelerden oluşmuş devasa sisteminin etrafında hiçbir şey yoktu. Fakat hiçlik, gerçekten varlık değildir, var olamaz. Zira Aristo’nun da öğrettiği gibi doğa hiçlikten ve boşluktan hoşlanmaz. Peki mümkün olsaydı da en dıştaki katmana ulaşıp elinizi onun ötesine uzatmaya çalışsaydınız ne bulurdunuz?
İbn Rüşd, kendi yaklaşımıyla bu meseleye de çözüm getirdi. Nasıl ki kozmos ezelidir ancak yine de Tanrı tarafından yaratılmıştır, o zaman tıpkı Tanrı gibi kozmos da dışında hiçbir şey olmadan var olabilir. İnsan için sınırsız ve sonsuz ama Tanrı için sınırlı ve sonludur, dolayısıyla da Tanrı tarafından nesnel anlamda hareket ettirilebilir. Konumu onu çevreleyen fiziksel bir kap tarafından belirlenmeyen kozmosun yerini belirleyense bilfiil etrafında döndüğü merkezdi. Yani kozmos aslında kendi merkezi noktası tarafından içeriliyordu.
İbn Rüşd’ün sunduğu model Skolastikler tarafından tam anlamıyla benimsenmemiş olsa da evren düşüncesi üzerinde kayda değer bir etki bıraktı. C.S. Lewis’in öğrencilerine bahsettiği model de buna benzer bir şeydi ancak Lewis kendi versiyonunu Dante’den aldı. The Discarded Image’da da belirttiği gibi, “Cennet’ten birkaç satır bu şaşırtıcı imgeyi sonsuza kadar zihnimize kazır ve zihnimiz duyulardan yeterince özgürleştiğinde evren ters yüz olur.”
İtalyan şair İlahi Komedya’da alter egosu tarafından yapılan mistik yolculuğu birinci tekil şahıs ağzından aktarır. Cehennemin kapılarından geçer, yer altı dünyasının dokuz çemberinden aşağıya inip yaradılışın en dip noktasına erişir – kelimenin tam anlamıyla Lucifer’in baş aşağı buza gömülü duran alt kısmına yaptığı bir yolculuktur bu. Ardından yine yeryüzüne çıkar ve önce Araf Dağı’na sonra da cennetin doruğuna yükselir. İnanılmazdır ama Dante yolculuğunda merkezi kendi kabı olan bir kozmos modeli yaratmıştır.
Yeryüzünden gökyüzünün merkezine ulaşmak için kişi öncelikle yönünün terse döndüğü noktaya ulaşmalıdır. Kelimelerle ifade etmek biraz zor ancak kişinin dışa doğru olan hareketi tersine dönmeli ve içe doğru bir hareket halini almalıdır – öyle ki hangi noktaya bakarsa baksın aynı noktaya bakıyor olacaktır. Cennet’teki kısımlardan birinde Dante bu durumu ustalıkla tarif eder. Gökyüzünün tepe noktasına varır ve kar tanelerinin aşağıya düşmek yerine yukarıya yükseldiğini görür. Orada, yükseklerde bir yerde tepesinde asılı duran kar taneleri arasından ilerler ve güneşin, ayaklarının altından hızla geçtiğini görür. Hakikaten de nereden yola çıktığının artık bir önemi yoktur çünkü tasarlamış olduğu mimaride dışarıya açılan bütün yollar aslında tek noktada birleşir:
“Burası, merkezi dinlendiren,
geri kalanı onun çevresinde döndüren
dünya düzeninin başlangıç noktası;
ve bu göğün çıkış noktası, onu döndüren
ve başkalarına da etkiyen sevgiyi körükleyen
yüce güçten başkası değildir.
Işıkla sevgi halka gibi sararlar burayı
onun ötekileri sarması gibi; bu daireyi
ancak onu kuşatan bilebilir.
Dönmesi başka bir yere bağlı değildir,
öteki devinimleri ise, o ölçer belirler.”*
Yukarıya ve dışa doğru bakan Dante, etrafını çevreleyen cennet çemberlerinin giderek küçüldüğünü, ışık bakımından daha yoğun hale geldiğini fark eder. Nihayetinde gözleri öyle bir nokta bulur ki, orası paradoksal olarak bütün varoluşu içermektedir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*Dante, İlahi Komedya, Cennet, XXVII. Kanto, Sf.893, Çev. Rekin Teksoy, Oğlak Yayıncılık, 1998






