Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Nisan 2023

Öykü

Âşıklar Çağı ve Devasa Salıncak

Buğracan Erdinç

Paylaş

2

0


Adrenalin iğnesi yapılmışçasına yerinden sıçrayarak ve aynı anda son nefesini geriye çekermiş gibi, hayata dönermiş gibi kendine geldi. Vapurun kıçından aşağıya, kocaman beyaz köpüklere çarptı gözü ilk anda. Korkuyla bir adım geri çekildi. Bir metre önünde denizi izleyen kadın kafasını ona doğru çevirip kıkırdadı:
“Tıpkı güneyli bir adam gibi.”

Üzerine, kıyafetlerine baktı; kendi kıyafetleriydi. Saçını sakalını kontrol etti, hâlâ uzunlardı. Peşi sıra ceplerini ve hemen ardından çantasını… Her şey olağandı. Ancak nerede olduğuna ve buraya nasıl geldiğine dair hiçbir kanıt yoktu. Her şey yerli yerindeydi. Kumral kadın kıkırdadı:
“Henüz nerede olduğunu hatırlamıyor.”

Etrafına bakınmaya, nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Köpüren mavi deniz dışında tanıdık Hiçbir şey yoktu. Etrafına göz gezdirip nerede olduğunu anlayabilmesini sağlayacak ipuçları aramaya başladı.
“Odaklan! Odaklan!”
Bembeyaz tenli kadın kıkırdadı:
“Niye? Niye? Hayır neden?”

Zaman yavaşladı. Gözlerini denizden alamadı. Kısacık bir an her şey karardı; güneş, mola vermiş gibiydi. Hafifledi. Sanki sonsuzluğa, huzura doğru düşüyordu; gülümseyerek. Aniden, adeta kendini havada yakalarcasına hayata döndü. O anda güneş, dünyaya yarım santim daha yakın olsa, köpükler kırmızıya bulanacaktı; şarap gibi... Vinas, tanrılar için… Neyse ki dünya her zaman olduğu gibi güneşin etrafındaki turunu tam zamanında tamamlamıştı. Kahve gözlü kadın kıkırdadı:
“Tıpkı küçük bir çocuk gibi.”

Bu geri dönüş ona iyi gelmişti. Kafasının yanlarına indirdiği iki sert yumruk ve ciğerlerinden kurtulan bir çığlık fısıltısı kendini toparlamasına yetti. Etrafına göz gezdirmeye başladı; bu kez dikkatlice. Daha önce aynından görmediği gemiler geçiyordu etrafından. Kırmızı, beyaz ve kahve… Bunlar, balıkçı gemileri olmalıydı. Karşısında duran kara parçasından denize doğru uzanan kocaman kayalık yolları fark etti. Her birinin ucunda prematüre kuleler vardı. Bazılarınınsa karayla bağlantısı yoktu.
“Acaba insanlar bu limanımsı şeylerin uçlarına gelip içiyorlar mıdır?” diye düşündü. Hemen ardından hayatta kalma çabasından utandı. O sırada kırmızı kazaklı kadın kıkırdadı:
“Denizin ortasına nasıl gelsin insanlar? Vallahi aptalsın sen.”
“Sensin aptal! İnsanların, gerçekten isteyince neler başarabileceğine şahit olmamışsın. Hele ki mevzu sevdaysa!” diye geçirdi zihninden; biraz öfkeli.
Bir metre ötesinde denizi izleyen kumral bembeyaz tenli kahve gözlü kırmızı kazaklı beyaz pantolonlu kadın kıkırdadı.

O an herkes kafasını çevirip adama baktı. O, irkilip yüzünü denize döndü. Kalbi göğsünden kurtulmak istercesine atıyordu.
“Zihnimi okuyorlar!” diye geçirdi aklından; korkuyla.
Bir metre ötesinde denizi izleyen kumral bembeyaz tenli kahve gözlü kırmızı kazaklı beyaz pantolonlu siyah bel çantalı kadın kıkırdadı.
Ona bakan diğer tüm insanlar kıkırdadı.

Ceplerini yokladı. Elleri titriyordu. Bir sigara yaktı. Gözlerini kapattı. Dumanı dışarıya vermeden önce derin bir nefes aldı. Kafasını gökyüzüne kaldırması ve nefes alışı aynı anda son buldu. Sonra yavaşça saldı; dumandan geriye ne kalmışsa… Oldukça sakinleşmişti. Bir duman daha alıp etrafa bakmaya başladı. Sağ tarafında yalnızca açık deniz kalmıştı; işe yarar bir şey yoktu. Sol tarafındaysa bolca veri vardı. Büyükçe bir liman, onlarca vinç…
“Bazıları kırmızı pipili, bazıları kahve…Kendileri mi boyamışlar yoksa fabrika çıkışı mı böyle acaba?” diye geçirdi zihninden. Hemen ardından hayatta kalma çabasından utandı.
Bir metre ötesinde denizi izleyen kumral bembeyaz tenli kahve gözlü kırmızı kazaklı beyaz pantolonlu siyah bel çantalı yalnız kadın kıkırdadı:
“Kırmızı pipileri hükümet senin için elleriyle boyadı.”
“Çık artık kafamın içinden! Boğulacağım!” diye çığlık attı içinden.

Devasa büyüklükte; kırmızı, beyaz, kahverengi, yanmış, pas içinde bir gemi limana çekilmişti. Zorla. Zorla, çünkü yana yatık duruyordu, limana yaslanmış… Kendi rızasıyla gelmiş olsaydı eğer yan yatmazdı, dimdik dururdu. Bir anda gözleri kocaman açıldı ve kendine baktı. Dimdik duruyordu! O halde buraya kendi rızasıyla gelmiş olmalıydı.
“İşte ilk ipucunu yakaladım!” diye düşündü. Paslanmış Amiral Dede ona fısıldadı:
“Tam vaktinde evlat.” Yavaşça; korkuyla ve pasif bir öfkeyle kadına doğru baktı. Kadın kıkırdamadı… Kadın, kafasını koca köprüye çevirmiş adeta ayin yapıyordu.
 “Hey! Kıkırdamayacak mısın bu sefer?” diye geçirdi yüreğinden. Kadın kıkırdamadı… Kafasını kadının baktığı yöne doğru çevirdi. Kadının kıkırdamamasından dolayı kendini oldukça yalnız hissetti; en az kendine geldiği o ilk an kadar…

“Kocaman bir salıncak. Çocukların ve aşıkların; el ele tutuşup, bacaklarını aşağıya doğru, sonsuz maviye sarkıtıp, şarkılar söyleyerek, kahkahalar eşliğinde, neşeyle sallanmaları için yapılmış devasa bir salıncak bu. Hem de rüzgarla çalışıyor, hiç tükenmeyen enerji… Bakma şimdi böyle arabalarla dolu olduğuna. İnan bana ve ümidini taze tut. Aşıkların devri geldiğinde gülüm, on binlerce insanın neşesiyle esecek rüzgar. Bizler de el ele tutuşacak ve bu ışıklı koca kulelere inat; ayaklarımızı sonsuz maviye sarkıtıp neşeyle sallanacağız.” dedi, kadına bakıp; bu kez dışından.
“İstanbul boğazı, devasa aşk salıncağı.” dedi köprüye bakarak. Son nefesini verir gibi. Ölüm görmüş gibi. Sakince. Korkuyla… Kadın kıkırdamadı. Yüzünü ona doğru döndü. Anlamamış bir yüz ifadesiyle
“Anlamadım.” dedi. Gerçekten anlamamış gibiydi.

Hafifçe kafasını sallayıp, gözlerini salıncaktan sıyırarak kadına doğru çevirdi.
“Buranın en pislik mahallesi, en tehlikeli yeri neresi, biliyor musun?” diye sordu. Kadın kıkırdamadı. “Anlamadım.” Dedi tekrar; vurgulu.

Muhtemelen gerçekten anlamamıştı ve bu konudaki ısrarını sürdürecek gibiydi.
“Özür dilerim… Ben bir TOKİ’ciyim. O yü...” Kadın oldukça terbiyesizce ve anlamıyormuş gibi bir ifadeyle sözünü kesti.
“TOKİ’ci mi? O ne demek?”
“Ah… Çok üzgünüm. Şöyle açıklayayım: ‘Türkiye’de Oluşturulmuş Kredisiz Kaçak Kat Kaçakçılığı İstihbaratı’ açılımı bu. Yani, baş harflerini toplayınca TO4Kİ oluyor ama örgütün kimyagerlerinin müdahalesiyle TOKİ’ye çevirdik. Bir uyuşturucunun organik molekülüne çok benziyormuş, başımız belaya girmesinmişmiş. Biz itiraz ettik aslında. Organikmiş madem, o zaman uyuşturucu sayılmaz dedik. İşte sonra beni 06.55 uçağıyla buraya gönderdiler. Böyle pislik, tehlikeli, suçlu mahallelerle çalışıyorum anlayacağınız. En yakını nerede acaba? Yardımcı olabilir misiniz? Ayrıca yardımcı olursanız bunu asla unutmam. Eğer isterseniz müsait bir zamanda size kredisiz kaçak kat çıkabilirim. Lütfen?” dedi. Lütfen baskılı ve demagojik... Sonra bir an durdu. Hemen ardından hayata tutunma çabasıyla gurur duydu.

Kadın yüzünü buruşturdu ve kafasını arkaya doğru çekti; vücudu hiç oynamadan, her biri eş zamanlı... Her geçen saniye daha fazla anlamamış gibi gözüküyordu.
“Anlamadım.” dedi. Oldukça anlamamış gözüküyordu. Oysa insanlar anlamış gibi yapma adaptasyonunu ateşi bulmadan çok önce keşfetmişlerdi. Demek ki anlamak istiyordu. O halde yardım edecekti. Kadınla göz gözeydiler. Kadına doğru sahte bir gülümseme fırlattı. Tam on ikiden vurdu. Sonuçta o bir TO4Kİ ajanıydı. Pek tabii ondan daha azı beklenemezdi. Kadın gülümsedi.

Birkaç farklı tarifle onu istediği yere doğru yönlendirdi. Yüzünde oldukça anlamış bir ifade vardı.
“Anladım” dedi. ‘M’ vurgulu. Şirin ve hınzır...

Kadınları yenmek kolaydır. Savaşı kazanmaksa imkânsız.
Bir metre ötesinde denizi izleyen kumral bembeyaz tenli kahve gözlü kırmızı kazaklı beyaz pantolonlu siyah bel çantalı yalnız ve başka gezegene ait kadın güldü…
Oldukça gerçek ve yakıcı şekilde… Onu mavi bir elbise içinde hatırladı. Gülümsedi. O an her şeyi hatırladı. Birbirlerini bir daha görmediler.

Vapurdan indi. Tarife bağlı kalarak terk edilmiş, hüzünlü, küskün, harabe binaların arasında yürüdü. Bazıları seslendiler ona. Durdu. Basamaklarına oturup birkaç sigara içti. Dinledi onları. Yüzlerce yıllık acılarını topladı yüreklerinden. Güldürdü. Sonra başkalarına gitti. Acelesi yoktu. Muhabbet ettiler, saatlerce… Her şeyi hatırlamıştı. O da hikayesini anlattı Beton Dedelere. Hep beraber üç gün dört gece ağladılar. Beton Dedelere teşekkür etti. Bazı Beton Dedeler vardı ki kraliyet atı gibi burunları yukarıda, aşağılarcasına bakıp tek kelime etmiyorlardı.
“Zaten beni bir tek terk edilmişler sevdi bu zamana dek. Mutlu olan beni ne yapsın ki?” diye geçirdi içinden, gülümsedi.

Mahalleye yaklaştığında Beton Dedelere sora sora buldu belanın kalbini. Üç genç köşe başında bekliyordu. Birbirlerini dürttüler yaklaşan avı görünce. Sırıtarak, keyifli…

En iyi savunma saldırıdır! Hele ki kaybedecek bir şeyin olmadığı savaşlarda… Hızlıca gençleri süzdü.
“Gece karanlığında takılan kep neyden korur insanı? Örneğin kar yanığı diye bir şey vardır. Kırk derece güneşin yapamadığını sıfırın altında derecelerde yapar. Muhtemelen bu tarz mahallelerde de benzer bir şey var ya da kep kaçakçısı bir mahalleli böyle para aklıyor olabilir. Kim bilir? Boğaza kadar fermuarı çekili ve paçaları lastikli eşofmanlar… Fosforlu ayakkabılarsa bir iletişim aracı. Her gencin kendine özgü bir rengi var ve mevzu olduğunda birbirlerine ışık tutup kimlik tespiti yapabiliyorlar.” diye geçirdi içinden.
“Selamın aleyküm gençler! Bir şey sorayım mı?” Onlar sana gelmeden sen onlara gidebilirsin. Bu her daim vakit kazandırır.
“Bana burayı tarif ettiler. Üç saattir yürüyorum, anam sikildi. Kaybol Allah kaybol… Burnumu sokmadığım delik kalmadı.”

Gençlerden biri sözünü kesti ve yüzü hiç anlamamış gibi değildi, hatta öfkeli bile denebilirdi.
“Ne istiyorsun sen başkan? Kime baktın?”

Sahte derin nefesler ve bol suyla seyreltilmiş yapay ter yardımıyla hak etmiş olduğu haklı özgüvenin rahatlığı
“Oy! İki dakika soluklanayım, anlatacağım.” diyerek yanlarındaki kaldırıma oturuşunu meşrulaştırmıştı. Gençlerin şaşkın ve gergin bakışlarına yöneldi
“Bir dal sigara var mı be? Elim ayağım titredi, saatlerdir içmiyorum. Bana şey lazım… Hele verin bir tane de içerken anlatayım.”

Cambazlıkları gençleri rahatlatmamıştı. Zaten gerek de yoktu. Onun asıl rahatlığı ve en büyük gücü kaybedecek hiçbir şeyinin olmayışı ve her ne yaşanırsa yaşansın sonunda istediğini alacak olmasıydı.
“Dayı! Sen ne istiyorsun? Bak, sen ne arıyorsan ondan yok burada. Kalk siktir git belanı bulma gece gece.” Diğer genç dürtüp susmasını söyledi ve ardından:
“Dayı sen desene hele ne istiyorsun?  Kaç paran var?”
“Vallahi gençler kusura bakmayın böyle kimsesiz geldim ama benim işimi çözseniz çözseniz siz çözersiniz. Bana silah lazım, tabanca. Gerçek tabanca. Bana bulabilir misiniz? Nerede bulurum? Kime gideyim?”

Siyah kepli çizgi-kirli sakallı çenesi çukur lastikli eşofmanlı zayıf dar omuzlu kısa yeşil fosforlu kehribar tespihli gencin işaretiyle başlayan kıkırdamalar ortasında bir genç
“Ne yapacaksın sen silahı?” diye sordu. Kıkırdamalar devam etti.
“Ya, ben kaç zamandır bugünü bekliyorum. Kafama sıkacağım da ben… O yüzden gerçek tabanca lazım. Kuru sıkı falan değil.”
“Deli misin dayı sen?” arkadaşlarına dönüp:
“Ne diyor lan bu? Şizofren bu ha! Koparalım, atalım bir kenara.” Diğer genç araya girdi:
“Hadi silahı bulmak kolay. Kaç paran var senin başkan, hele onu bir de bana.”
“Param yok ki.”
“Taşak mı geçiyorsun lan sen bizimle?” Zarar vermekten çok aşağılama etkisi olan bir tokat attı. Bu konuda oldukça başarılı görünmekteydi.
“Boşalt lan ceplerini, çantanı. Makaraya sarıyor bak bizi ibneye bak. Soyun lan ne varsa!”
 Kelebekler sallanmaya başladıysa işler kızışacak demektir. Bir kez kozadan çıktılarsa uçmaya oldukça meyillilerdir.
“Ya, sıkayım bir yerde kafama, sonra alın tabancanızı geri bilader, merminin parası neyse onu vereyim. Hem ne yapacağım ben öldükten sonra silahı? Alın kullanın işte, ziyan olmasın. Siz almasanız zarbolar alacak, başka suça vesile olmayalım. Aha şurada köşede hallederim ben kimse yokken, sessiz sedasız… Susturucu varsa ondan da verin bir tane, kimseyi rahatsız etmeyeyim gece gece.”
Duraksadı. Öfkelenmiş gibiydi.
“Ağız tadıyla ölemiyoruz bile siktiğimin memleketinde! Anlayışsız herifler…” diye geçirdi içinden.  Sonra devam etti.
“Bakın bilader. Ben buraya ölmeye geldim. Ölmeden de gitmem. Sen oraya git, kendin ölemezsen onlar öldürür seni zaten dediler. O yüzden; bakın gözlerime! Siz anlarsınız adamın gözünden. Benim buradan anca ölüm çıkar! Bıçaklasanız falan da gitmem. Sürünerek geri gelirim. Bayıltırsanız ayılınca yine gelirim. Biriniz beni öldürünceye kadar gelirim ya da çözün bir silah, kendim halledeyim. Manyak mısınız siz? Bir ömür benimle mi uğraşacaksınız?”
“Lan ne ayaksı sen? Meczup musun? Soyun lan komple! Çıkar hepsini siktir git buradan yoksa etek giydiririm sana! Git elimden bir kaza çıkmadan! Her yerini kırarım, atarım çöplüğe seni! Amına kodumun ibnesi!”
“Gitmem bilader, gitmem! Benim bugün kesin ölmem lazım. Kaç yüz kilometre öteden geldim ben buraya! Hem, arabaya atıp bir yere götürseniz yakacağınız benzinden daha az para var üzerimde.”
“Ne var lan o çantada, aç çabuk! Boşalt lan!”
“Aha bak. Kitaplar var, yazılar, defterler, birkaç parça da giysi var. Dur lan ne geldi aklıma! Götüme mi sokacağım o parayı ben? Bin lira yeter mi bilader bin lira? Bankadan çekip getireyim hemen. Yalnız, önce silahı bulun. Bakın, güvenmiyorsanız geri dönmeyeceğime kimliğimi bırakayım size. Çekip gelirim çabucak. Benimle gelin isterseniz derdim ama gelmeyin. Bir dünya kamera bir şey var, başınıza bela olmasınlar, yakalanmayın sevap yapayım derken…”

Gençlerden biri diğerine döndü; bir miktar tedirgin:
“Lan kardeş biz nasıl bir deliye çattık lan gece gece? Bu amına kodumun şizofreni harbi öldürtecek kendini. Bak, bir şey çıkmasın bunun içinden? Çabucak sıyıralım şunu atalım bir kenara.”
“Tamam başkan, sen delikanlı bir adamsın, baktık mı adamın yüzüne anlarız biz, güveniyoruz sana. Aha bak makine burada. Aha bak gerçek. Aha bak mermileri… Bırak eşyaları, git getir parayı. Sağa sola da salça olma.”
“Bakın! Ne istiyorsanız alın ama sakın yazılarıma dokunmayın! Ben öldükten sonra insanların onları okuması lazım. Dünyayı değiştirecek bu defterler, dünyayı! Hem beni bu hale getirenlere mektuplar var. Amına koyacağım hepsinin, vicdan azabından öldüreceğim orospu evlatlarını; yavaş yavaş, hala yaşarken… Yalnız ölmek yok öyle! Yaşadıkları sürece her gün ölecek orospu çocukları. Bakın! Yazılara dokunmak yok! Anlaştık mı? Hemen gidiyorum şimdi. Hemen! Bekleyeceksiniz değil mi? Söz mü?”

Goya’nın anlamama temalı bir resmi olsa, kesinlikle bu üç genç simya yoluyla o resmin içinden hayata getirilmiş olurdu. Ancak onlar için mühim olan tek şey karşılarındakinin bir deli, bir şizofren ve savunmasız bir av oluşuydu.

Yolda konuşmuş olduğu beton dedeler ona korku dolu bakıyorlardı artık. Gidenle gelenin bir olmadığını; gelenin gideceği yeri bildiklerinden buz gibi olmuşlardı. Onun, biraz önce geride bıraktığı göz yaşlarını ona ağlıyorlardı. Birkaç kelime etmeye çalıştılar. İkna etmeye çalışanlar oldu. Ancak o kimseyi duymuyor; neşeyle, çocuklar gibi sekerek, ıslık çalarak yürüyordu. Sokrates’in ölüme gidişi gibi haklı, kararlı ve korkusuzdu. Beton dedelere dokunarak, göz yaşlarını silerek, onlarını güldürerek ilerledi.

Ertesi gün salıncağın üzerinde uyandı. Yanında çantasından başka bir şey yoktu. Kolunu kaldırmak istedi ya da göz kapaklarını… Bir anda bedenindeki tüm acılar; aktif hale gelen sinir sistemi aracılığıyla beynine hücum etti. Bağırmak rahatlatacaktı; bağıramadı. Bağıramayınca bayıldı. Sabaha kadar dövmüşlerdi.

Tekrar uyandığında hareket edebiliyordu. Çantasına sarıldı hemen, içini kontrol etti. Yazıların hepsi oradaydı, gülümsedi. Bir de silah vardı, gerçek silah… Tek mermi… Tekrar gülümsedi.
“Delikanlı adamlarmış.” dedi.

Bacaklarını devasa salıncaktan aşağıya doğru sarkıttı. Kocaman salıncak kıkırdadı ve tüm çocuklar ve tüm aşıklar… Hiç araba yoktu. On binlerce aşık ona bakıp gülümsüyordu. Ilık rüzgâr, salıncağın sesi oldu. Aşağıya baktı; önce neşeyle sonsuz maviye salladığı bacaklarına… Sonra bacakları bulanıklaştı, sonsuz maviye odaklandı. Elindeki silaha baktı. Ardından ardındaki on binlerce aşığa… Silahı sonsuz maviye bıraktı.

Mavi elbiseli kumral bembeyaz tenli kahve gözlü başka gezegene ait kadın gülerek elinden tuttu. Ayaklarını sonsuz maviye sarkıttılar beraber. Neşeli salıncak sonsuz mavi üzerinde sallandı.

Sonrasında… Neşeli şarkılar eşliğinde kendini sonsuz maviye bıraktı.                   

Ve âşıklar çağı başladı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek ilet..Semih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Arvanitis

29 Ağustos 2025

Çalışma Ortamında Yaşanan Tükenmişlik ..

Bireylerin zihinsel olarak aşırı yorgun olduğu durumlarda toplumsal planda yaşanan adaletsizlikler kişileri aşırı uçlara sürükleyebiliyor.26 Yaşındaki Ivy League mezunu Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ı öldürmek..

Devamı..

Sipariş Yazı

Mehveş Bingöllü

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024