Ölümünün 41. Yılında • Oğuz Atay Öyküleri Üzerine
11 Aralık 2018 Edebiyat Öykü Yazıları

Ölümünün 41. Yılında • Oğuz Atay Öyküleri Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

Atay’ın, aman vermez düşünce hamleleriyle okurunu bir duygudurumdan diğerine sürükleyen öyküleri...

Korkuyu Beklerken içerdiği sekiz öyküyle, bir ‘Yalnızlık Öyküleri’ kitabıdır. Buna ‘aydın yalnızlığı’ demek daha doğru olur. Yalnızlığın, kahramanlarında yarattığı belirsizlik, tedirginlik ve ağır umutsuzluk hâli, giderek saçmalık hâline, oradan da bir çeşit akıl körelmesine evrilir. Bu nedenle, Atay’ın öykülerinde Kafkaesk bir tarz buluruz. Öykülerinin kurgusu, yazarın bilincinin akışına paralellik taşır, sıçrama ve süreğenlikler yapısaldır. Yazarın dille yarattığı atmosferi baştan kabul eden okuyucu için öykülerin gelişme süreci (ve dahi olaysız sonu) yadırgatıcı olmaktan çıkar.

Anlatıcının –ister yazarın kendisi, ister kahraman olsun–, Atay’ın özyaşamının gölgesinde olduğunu kuvvetle duyumsadığımız  öykülerinde ana konu, derli toplu, fazlalıklarından arınmış bir şekilde önümüze gelmez. Klasik öykü anlayışının tersine, öyküyü öykü yapan bu ‘fazlalıklar’dır. Atay’ın, ana konunun dışında sapmayacağı yan yol, el atmayacağı konu ayrıntısı yok gibidir. Hatta, ana konunun kendisi bile ayrıntının yalnızca taşıyıcısıdır.

Öykülerin gelişiminde ve sonlanmasında âdeta bir kurgu şablonuyla karşılaşırız. Oğuz Atay’ın öykü kurgusu, açılış ve kapanışlarla ilerler; bir deniz anasının sudaki hareketlerinin ritmini andırır. O, konu içinde ele aldığı alt konunun anlatım olanaklarını sonuna kadar zorlar. Söylenecek bir şey kalmayana, sözcüklerin yeniden düzenleniminin olası olmadığı bir noktaya dek anlatımını sürdürür; ardından diğer bir duruma geçer ve o da anlamın kaybolmakta olduğu bir sınıra kadar sürdürülür; sonra konu yine bir başka açılımla yenilenir; böylece öykü ileriye taşınır, devinir ve sürer. Atay, sık sık bir anlatım sınırına dayanan öykünün devamlılığı için, gerektiğinde algı ötesine, gerçeküstüne geçmeye de hazırdır. Atay’ın öykülerinde, genellikle öykülerin sonlarına doğru karşımıza çıkan vurucu duygu dorukları pek görülmez: Kurgunun kompartımanlara bölünmüş tarzının buna elvermediği düşünülebilir.

Öykülerini okurken önce kendimizi, kendi deneyimlerimizin bazılarının içinden geçen öykü kahramanına yakın hisseder; sonra anlatılanların giderek çığırında çıkması ve bir kaosa dönüşmesiyle öykü kişisinin gerçeklikten hızla uzaklaştığını anlar, ona yabancılaşırız. Öykünün her açılımında, bu duyguyu yeniden ve yeniden yaşarız. Bu anlamda, Atay, okuyucusuna gelgitler yaşatan bir yazardır.

Atay, öykülerinde, bilinçaltından ve yaşanmışlıktan doğan her türlü hayat malzemesi, ironi, soyut spekülasyonlar ve absürt öğelerle, hayatın günlük gerçeklerinin içinde kaybolduğu bir kara delik yaratır. Dış dünyanın, düşünen bireyin iç dünyasında oluşturduğu dağınık izlenimi okuyucusuna aktarır. Gerçekler ne kadar yalın olursa olsun, gerçeğin insan zihnindeki imgesi karmaşıktır. “Babama Mektup” başlıklı öyküsünde “Aslında karışıklık içimdedir...” cümlesine rastlarız.

İyi niyetli bir okur için, Oğuz Atay’ın öykülerinin labirenti içinde kaybolma riski her zaman vardır. Böyle durumlarda, yazarın, öykünün orasına burasına yerleştirdiği, bireye ve bazen de topluma yönelik eleştirel alayları kurtarıcı olur. Daha da ileri giderek, denilebilir ki; yazar, ince alaylarını bize duyurabilmek amacıyla kalemi eline almıştır.

Atay, “Bir Mektup” öyküsünde kahramana, “Fakat bir mektup ne kadar uzayabilir?” dedirterek, okuyucusunda yarattığını düşündüğü bıkkınlık duygusuyla bile alay eder. “Beyaz Mantolu Adam” ve “Demiryolu Hikâayecileri-Bir Rüya” öykülerinde ise, benbunuanlatıyorumsenşunuanla dercesine okuyucuya göz kırpar.  “Tahta At” öyküsünün bir yerinde anlatıcı, kahramanın sözlerinin bundan sonrasının yazılabilir (metindeki anlamıyla, not alınabilir) olmaktan çıktığını bile söyler. Yaratılan kaos, bir başka kaosa kadar noktalanmıştır. “Kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bir ülkede” yaşayan bir ‘bilen’ olmanın, insanı “Kapıları bütün dünyanın suratına çarpan”, “sinirli, sabırsız ve hırçın” ("Babama Mektup") yapan, dayanılmazlığını bizlere duyurur.

Genel olarak, yerleşik dilin monolog ve diyaloglarda ustaca kullanıldığı öykülerinden (ve romanlarından), fark edilir bir ‘piyes’ tadı aldığımız Oğuz Atay, hayatta bir yol tutturamayan, saplantılı düşüncelerinin kısır döngüsünde dolap beygiri gibi dönüp duran, huzursuz, kuruntulu, korkak, endişeli, gerçekle ilişkisini hızla kaybetme eğilimli, hezeyanlarla sayıklayan ve sabuklayan, yalnızlığa tutsak bireylerin çıkışsız dünyalarını, sıkıştıkları kapan olan kendi mekanlarında ele alır. Atay’ın, aman vermez düşünce hamleleriyle okurunu bir duygudurumdan diğerine sürükleyen öyküleri, toplumca yaşanan olaylardan çok, olan biteni kendince içselleştiren sorumlu bireyin derinde taşıdığı acı veren yalnızlığından güç almaktadır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR