Ateşin Düşmediği
19 Aralık 2019 Öykü

Ateşin Düşmediği


Twitter'da Paylaş
0

Her şeyi unuttum, floresana ileniyorum. Saatlerdir vınlıyor. Sesi giderek artıyor mu, bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Voltaj yine alçalıp yükseldi. Burada elektriğimiz bile yarım yamalak. En olmadık zamanlarda kesiliyor. Ama lojman bulduğumuza şükretmeliymişiz. Çünkü köydeki öğretmenler tezekle ısınıyormuş. Hem beş yıl öncesine kadar kasabanın sokaklarında lamba yokmuş.

Göz ucuyla dışarı baktım. Bayrağımız tastamam. Dalgalandıkça karları savuruyor. Okul bahçesi silme beyaz. En az dizime kadar geliyordur. Kaymakam bugünü de tatil yapar. Zaten o yapmasa bile…

Yanaklarımı ateş bastı. Kazağım yüzünden. Fazla kalın giymişim. Üstelik tüyleri batıyor. Boğazını çekiştirdim. Böyle yapa yapa kaç tanesini eskittim. Kocamın maaşını çar çur ediyorum. Mehmet’e baktım, gördü mü diye, farkında değil. Kaş göz yapıyor. Artık kalkalımmış. Haklı, yakında sabah ezanı okunacak. Esnememek için kendimizi zor tutuyoruz. Ne de olsa iki günün yorgunluğu. Ama niye topu bana atıyor? Kolaysa kendi söylesin.

Beceremez. Ona kalırsa burada sızıp kalırız. Oysa daha fazla oturmanın kimseye yararı yok. Üstelik yapılacak işler var. Elimi çantama uzattım, sapını yavaşça kavradım, kendime doğru çektim, koltuğun ucuna iliştim, Ayşe kafasını kaldırdı. Gözleri kapkara. Beni tanıdığından şüpheliyim. Aklını kaçırmasa bari. İnşallah. Dudakları kıpır kıpır. Dikkatli dinledim. Ninniymiş. Anlayınca taş kesildim.

İçinden peçete alıp çantayı yere bıraktım. Avuç içlerim terli. Mehmet’e baktım. Kafasını salladı, cebinden sigara çıkardı, yaktı. Kül tablası aranıyor. Hepsini kaldırmışlardı. Artık dumanın zararı yok. Pencerenin önünde duran fincanı işaret ettim. Külleri soğuk kahvenin içine silkiyor. Hasan pakete uzandı, içinden iki tane aldı, birini Ayşe’ye uzattı. Art arda üç tane daha yaktılar. İçerisi duman altı. Öksürdüler. Doğal. İki yıldır içmiyorlardı. Yutkundum.

Rüzgâr şiddetlendi. Pencereden içeri sızıyor. Sesi ağlayıp inleyen, dizlerini döven nineler gibi. Galiba kimse duymuyor. Herkes halıya kilitlenmiş. Ne görüyorlar, bilmiyorum. Benim gözüm lastik topta. Pembe. Üzerinde diş izleri kalmış. Gülse’nin de böyle topu var. Yeşilinden. Isırdığını hiç görmedim ama tırnaklarını geçiriyor. Sahipsiz kalan top o olsaydı ne yapardım?

Düşüncesi bile yetti, yanaklarımdan birer damla yaş süzüldü. Kızım gözümde canlanıyor. Başını yastıktan kaldıramıyormuş. Alnı, şakakları ter içinde. Sayıklıyor. Hemen mendili sirkeye basıp alnına koyuyorum. Keskin kokular hep midemi bulandırır. Yine öğürüyorum ama umurumda değil. Kurudukça tekrar tekrar basıyorum. Faydasız. Kolunun altından dereceyi çıkarıp bakıyorum, kırka yükselmiş. Hemen okulu arayıp Mehmet’e dersi bırakıp gelmesini, acil çıkmamız gerektiğini söylüyorum. Gözüm saatte. İtfaiye lambası gibiyim, yerimde dönüp duruyorum. Yüzüm cayır cayır. Yavrumun sayıklamaları iyice arttı. Sözcükleri belirsizleşerek inlemeye döndü. İçeriden kayınvalidemin sesi geliyor. Ayetel kürsi’ye başlamış. Ben de çekmeceden dua kitabımı çıkaracakken zil çalıyor. Sadece altı dakika geçmiş. Nerede kaldığını soruyorum, bağırmama aldırmıyor. Gülse’yi kaptığı gibi evden çıkıyor, ben de arkasından. Telaştan kabanımı giymeyi unutmuşum. Aldırmıyorum. Daha önemli sorunlarımız var. Arabanın tekerlekleri kara saplanmış. Mehmet’i ilk kez küfrederken görüyorum. Birbirimize bakıyoruz. Çaresiz yürüyeceğiz. Belki yolda bir araca rastlarız. Kabanını çıkarıp kıza sarıyor. Yol buzlanmış. Adım atarken çok dikkatli olmalıyız. Acele de etmemiz gerekiyor. Neyse ki çok uzak değil. Kar taneleri yüzümüze vuruyor. Sokakta sadece kar topu oynayan, bağıran çocuklar var. Pencereden boş boş bakan annelerin, kahvede geviş getiren babaların çocukları. İçimden hepsine beddua ediyor, sonra bana dönmesi korkusuyla geri alıyorum. Kuzucum sessiz. Ağlamasını istiyorum. Bağırıp çağırmasını, ona kek yapmam için ortalığı yıkmasını. Yapmıyor. Nihayet sağlık ocağına varıyoruz. Demir kapı gıcırdıyor, sesine hemşire geliyor. Gözleri uykulu, saçı dağınık. Belli, yeni uyanmış. Doktor Bey’in annesini kaybettiğini söylüyor. İki gün önce apar topar gitmiş. Gelemezmiş, zaten kar yolları kapamış. Kendisi yardım edermiş, elinden geldiğince. Üç bin nüfuslu yerde yaşıyormuşuz, yakınacağımıza kendisini bulduğumuz için şükretmeliymişiz. Suratı beş karış, serum hazırlıyor. Sarı sıvı kızımın damarlarına karışırken Mehmet’e bakıyorum. O da pencereye. Kar şiddetini artırmış. Hava kararıyor.

Ayşe’nin hıçkırığıyla kendime geldim. Hasan onun elini tuttu. Mehmet’e baktım, parmaklarıyla bez bebeğin saçlarını tarıyor. Peçetem parça pinçik. Üstüme, koltuğa, halıya dökülmüş. Ne ara bu hale getirmişim, hiç farkında değilim. Toplamalıyım. Epey uğraştıracak. Hepsini tek tek sol avcuma dolduruyorum.

Yine hıçkırdı. Çözülse rahatlayacak. Feryat koparsa, tüm lojmanı uyandırsa. Doktoru bulup yakasına yapışsa, hemşirenin saçını başını yolsa… Yapamıyor. Herhalde daha tam idrak edemedi. Zor, çok zor. Allah kimseye vermesin. Çok şükür, Gülse’m evde, babaannesiyle mışıl mışıl uyuyor şimdi.

İçimden geçeni mi duydular, karı koca gözlerini üstüme dikti. Öfkeli bakıyorlar. Başımı öne eğdim, ayak parmaklarımı halının altına soktum. Neden, bilmiyorum. Çocukluğumdan beri ne zaman yüzüm kızarsa, suçumun açığa çıkacağından korksam böyle yaparım. Sanki çorabımda bir delik vardır. Misafirlikte gizlenmesi gereken fakirlik, daha kötüsü, pasaklılık alameti. Sadece ben görürüm onu. Öylesine ufaktır. Ama terlikle mi örtbas etsem, ayaklarımı altıma mı toplasam, bilemem.

Hasan sigara istedi. Kalmamış. Mehmet paketi buruşturdu, sehpaya koydu. Bu anı bekliyormuş gibi ayaklandı. Ben de arkasından. Sonra kalakaldık. Ben Ayşe’ye sarılmak istedim, yapamadım. Elini tutmaya yeltendim, kıpırdayamadım. Mehmet ağzında bir şeyler geveledi. İmamdan, camiden, namazdan bahsetti. Duyduklarını sanmıyorum. Kılları kıpırdamıyor. Ben sadece, “Bizim artık eve geçmemiz gerekiyor,” diyebildim. Sözcükler ağzımdan boğuk çıktı. Söylediğime pişmanım. Gerek yoktu. Sessizce çıkıp gidebilirdik. Zaten ne yaptığımız umurlarında değil. Haklılar. Ama insan konuşmak, sessizliği bozmak zorundaymış gibi hissediyor. “Bizim,” dedim tekrar ve dilimi ısırdım. Az kalsın, “Kız uyanmıştır,” diyecektim.

“Yani, şey, Allah sabır versin.”

Ayşe sonunda ağlamaya başladı, Hasan bağırıyor. Biz koltuğa tekrar çöktük, birbirimize baktık. Uyku gözümüzden silinmiş, yerini kabullenmeye bırakmış. Ezan okunuyor. Yakında hava aydınlanacak. Gülse uyanır, beni bulamayınca ortalığı yıkar. Kayınvalidemi epey uğraştıracak. Yapabileceğim bir şey yok. Buradayım ve dudaklarımı kemiriyorum. Mehmet tırnaklarını yemeye başladı. Yerimize çiviyle çakılmış gibi oturuyoruz. Onlara yaklaşmıyor, sarılamıyoruz. Aradaki duvar çok kalın. Aşılması imkânsız. Arkasından alevlerin çıtırtıları duyuluyor. Bize gelen sadece dumanı. Yüzümüzü buruşturuyoruz.

Çoraplarıma bakıyorum. Delik giderek büyüyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR