"Ak bir boşluğun arkası karanlıkla doludur, yazılanı anlamıyorsan yazılamayana bak." G. Perec
Metropoller modern dünyadaki yaşantının ana metaforudur. Milyonlarca kişinin oluşturduğu bir kültürde ilişkiler daha çok paraya dayalı ve yüzeyseldir. “...Büyüyen nesnel kültürün içinde kaybolan birey, var olabilmek için daha çok çalışmalı, öznel kültüründe farklılık yaratmalıdır...” diyen Simmel’den yola çıkarsak; rekabet ortamı, dışarıdaki uyaranların çokluğu, trafik ışıkları, korna sesleri, reklam panoları gibi hızla değişen imgelerin zihni fazlasıyla yorduğuna dikkat çekebiliriz. Konuyla ilgili birçok edebiyat eserinin olduğu da muhakkaktır.
Turhan Yıldırım’ın "Kara Gergedan" adlı öykü kitabı da bunlardan biri. Yazar, farklı meslekleri -Kara Gergedan lakabıyla anılan bir jigolo, müzisyen, falcı kadın, otobüs şoförü- ele alarak büyük şehrin kıskacında kalmış, varoluşunu tamamlayamamış silik karakterlerin yaşamını konu alan öykülere yer vermiş. Yalnızlık, başarısızlık gibi olumsuz duygularını, değişken ruh hâllerini, hezeyanlarını, deliliğe varan durumlarını dert edinip merkezi temaya yerleştirmiş.
Mekân ve yaşam ilişkisinden hareketle metropolün bireyler üzerinde uç noktalara varan etkilerini tartışmaya açmış. Okurunu modern hayatın ışıltısı gibi görünen AVM içinde gezdirerek günümüz insanının tüketim çılgınlığını eleştirmiş: “Sadece mallar yetmez, rafları da alın... / Her şeyi alın, yok edin, yağmalayın, parçalayın, yiyin birbirinizi...”
Devasa camlarla kaplı yüksek bina içinde hapsolmuş bir güvenlik görevlisi. Büyülü Gözler öyküsünün kahramanı. Şehir hayatının gerçekleriyle uyuşmayan düşünce biçiminden kaynaklı boşluk duygusu, kaybolmuşluk ve zamanla nesneleşip âdeta yok olan varlığı. Bir rüya sahnesiyle başlar öykü; mavi renk imgesi ve ses üzerinden ilerler. Güvenlik cihazlarının metalik sesi, hiç susmayan popüler şarkılar, ağlayan çocukların sesi... Sıkışmışlık duygusuyla adım adım gerçeklikten kopan bir insan. Yazar, camdan kulenin yok ettiği hayatını Joyce’a gönderme olarak düşündüğüm aşağıdaki bitişik yazıda görüldüğü gibi ifade eder.
Mavimsibirışıkmavimsibirdestanyazıyordumavimselmevsimselgeçişselmavimtrakgöklerdemaviydimbenartıkmaviselgöklerdemavişmavişgözleriylebirkedinin…
Metropoldeki kaosun yanında kasaba kültürünü de anlatan Yıldırım, "Kızılca Karanlık" öyküsünü diyalektik bir kavrayışla okuruna sunarak meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Seçimlerimiz bazen bir örüntüyü devam ettirmek midir? Geleneksel toplum yapısı içinde verilen bir baba kız öyküsü. Farklı zaman dilimleri -iki kuşak- kendi bakış açılarıyla anlatılmış. Öyküde, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde,” cümlesinin sık sık tekrarlanması kasaba kültürüyle karakter arasındaki çatışmayı daha da kuvvetlendirmiş. Bu cümleyi bir leitmotiv örneği olarak gösterebiliriz.
Hayatında ilk defa güçlünün yanında yer alma fırsatı yakalayan bir karakterin iç hesaplaşmasına odaklanan öykü "Adsız Ölüm". Sokakta kıstırdığı genç adamı döven bir grup insan. Ben ve öteki. Öykünün kahramanı da bu çakal sürüsünün içindedir. Yok edicilerin bir üyesidir. Dövülenin onlardan olmaması bir suçtur. Dolayısıyla yeryüzünden silinip gitmelidir. Yıllardır hep yenilen tarafta değil miydi? Vurdukça ruhunu mutluluk kaplar. Öfke ve kinle öteki olarak görülen kişiye yöneltilen mantık dışı davranışlar... Ortada adsız bir ölü...
İlk paragrafta kasaba ortasında bir kahvede konumlandırılan kahramanın,
“Buraya geldiğimden beri kim bilir kaç bardak çay içtim?” cümlesi geçen zamanı,
“Buna rağmen üstünde bir tek ot bile bitmemiş kabak kafalıdan bakışlarımı ayıramıyordum,” cümlesi, tepenin bir karakter gibi ele alınışını,
"O kadar bardak çay içmiştim ama nedense gözlerim kapanmak üzereydi,” cümlesiyle de karakterin durumu anlatılır.
Turhan Yıldırım’ın dediği gibi zihnimi alev aldıran öykülerden biri, Yazar Uyanması. Kurmacanın gerçekliği...
İçinde bulunulan gerçeklik...
Okurun gerçekliği...
Kurgu arayışı içinde olan bir senaristin iç dünyasına yaptığı yolculukta beraberiz.
“De mi ki eklerinden nefret ediyorum neymiş ayrı yazacakmışım yazmıyorum arkadaş var mı bir diyeceğiniz hatta mis gibi bir kelime icat ettim demiki... / ...senaryolardaki karakterler artık demiki diyecekler isteyen anlar istemeyende yan cebine koyar... / ...bizim amca oğlu Perec E harfi olmadan roman yazmış benim ondan ne eksiğim var bende gider A harfi olmadan senaryo yazarım...”
Şu anda bilinç akışıyla yazılan bölümleri okuyorsanız biliniz ki siz de bu oyuna dahil oldunuz. Metinlerarasılığın ve üst kurmacanın içindeyiz. Hep Finnegan uyanacak değil ya! Öykünün somut gerçekliğinde Yazar Haydutyus uyanır, yürür, koşar. Erenliköy... Murakami gibi o da maraton koşuyordur. Tam yol ileri... Platonyumköy... Abuk sabuk, saçmalık. Perec bulmuş muydu kaybettiklerini? Koşuya devam. Çılgınlık, deliryum... ve ... Rodin... sessizlik... düşünecek çok şey var. A harfinin yokluğu ile yazarın arayışı arasında bir bağ kurularak senaryo yazmanın zorluğu anlatılmak istenmiş.
Öykülerde sık sık tekrarlanan içinde yürüme ve zihin kelimesi geçen, kitapta bir motif gibi işlenen aşağıdaki cümlelerle:
“Yürüyordum bu şehrin bitip tükenmek bilmeyen yollarında... / ...yürü yürü nereye kadar... / ...Yürüyordu bu şehrin devasa yollarında... / ... Bu sefer zihnimdeki sis bulutu aralanmıştı... / ... zihnimizi öyle ele geçirmişlerdi ki adeta hapis hayatı kanımıza işlemiş... / ... Artık geriye sayım başlamıştı zihninde... / ... Bir çocuk insan doğdu zihninde yirmi iki odacıkla” yazar, metropol yaşamında yürüme eylemi içindeyken düşünen karakterlere dikkat çekmiş. Yaşadığı kaostan kendini kurtarmak isterken zihniyle kurduğu ilişkiye ve hayal dünyasındaki yolculuğa kapı aralamış.
Gerek leitmotiv örneği gerekse kullandığı çoklu anlatım yöntemine göre romandaki teknikleri öyküye taşıyan bir yazardan söz etmek mümkün. Ve öykü gibi dar bir alanda bunu yapabilmesi, üzerinde durulması gereken bir nokta. Başlangıçta dağınıkmış gibi görünen ancak bütünüyle bakıldığında kurgunun bir parçası olan “Bay Saçmason’un Saçmaları, İmparator Haydutyus, Mandalina sever Mandingolar kaldırmış boynuzunu gider… Ormanından kaçmış Babafingolar önüne çıkanı dümdüz eder,” gibi cümleleri zihninizde bir yere oturtmakta zorlanabilirsiniz. Yüzünüze çarpan gerçeklerle karşılaştıkça yazarla birlikte siz de karamsarlığa düşebilir, çıldırabilir ya da delirebilirsiniz. Kitaptaki çok ses üzerinden ilerleyen öyküleri Bakhtin’in, “Her metin kendinden önceki metinlerin belleğidir...” sözünden hareketle metinlerarası bağı kurarak okumanızı öneririm. Evet, Turhan Yıldırım, hangi teknikleri kullanarak nasıl öyküler yazmıştı? İlerleyen süreçte bu sorunun yanıtını verirken teknikte sınır olmadığını da kavramış oluyorsunuz.
Seçilen karakterlerin çoğu yürüyen, sürekli düşünen, sorgulayan, anlamsızlık içinde umutsuz, suça yönelen, suç işleyen, intihar eden, topluma yabancı, özgürlüğünü kendi içinde arayan antikahramanlar. Bu noktada Oğuz Atay ve Kafka’yı hatırlamakta fayda var. Karakterlerin iç dünyasına odaklanan Yıldırım, özgün olmaktan çok eskiyle bağ kurarak - Joyce, Faulkner, Woolf - yeniyi oluşturmak istemiş. Çoklu anlatımda - birinci tekil ve üçüncü tekil şahıs - kişilerin duygu durum değişikliğini, kafa karışıklığını, suç işleme / delilik hâllerini farklı bakış açılarından vererek mizah ve ironiyle harmanlamış. Büyülü gerçeklik, metinlerarasılık, üst kurmaca, bilinç akışı, oyun gibi postmodern edebiyatın unsurlarını kullanarak biçim yönünden farklılık oluşturmuştur. Tüm bu özellikler, asıl anlatılmak istenen bireyin parçalanmış dünyası ve ruhsal çalkantılarıyla örtüşerek sağlam bir kurguya dönüşmüştür.
Seçimlerimiz bazen bir kabulleniş olabilir mi?
Kitaplarınızı üst üste koyuyor, ahşap tutkalıyla birbirine yapıştırıyorsunuz. Birileri sizin yaptığınızı görseydi delirmiş olduğunuzu düşünebilirdi. Sonunda kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyorsunuz. 19. yüzyıl Fransız yazarlarının kitaplarını okuyan... Hıım!.. Neydi?.. Neydi adı?.. Ha, Carlos!.. Carlos’u hatırladınız! Bir elinizde kitap, diğer elinizde yaktığınız mum. Kulübenin kapısında bekliyorsunuz. Hangi yöne baksanız karanlık.
Ya ruhunuzun mabedine sığınacaktınız...
Ya da Zweig’ın koşucusu gibi oraya buraya saldırarak koşacaktınız...
Gümüş şamdanınız yoktu...
Her yer karanlıktı... zifir karanlık...
Ve siz... kızılca karanlık içindeydiniz...
Kitabınız yabancıydı... kendiniz yabancıydınız... toplum yabancıydı...
İşte size modern insanın tragedyası...
Kara Gergedan, Araştırmacı Yazar Turhan Yıldırm’ın ilk öykü kitabı. Temmuz 2021’de Edebiyatist yayınları tarafından basılmış. Kuru yapraklar gibi rüzgârda savrulan on dört öykünün her biri farklı bir enstrüman. Bir orkestra şefi titizliğinde yazılan öyküler; aynı titizlikte okunur doğru notada buluşursa. Sahnedeki yerini alacak ve nitelikli okuruyla aynı nağmeleri mırıldanacaktır.






