Yaşıyoruz büyük ayna altında,
Mavidir İnsanoğlu!
– F.G. Lorca
Git başımdan, nereye gidersen git! Artık başım kaldırmıyor. O lanet olasıca da gitti bir sürtüğün peşinden, sen de git bul birini ama ben gitmeden bul, dünya gözüyle göreyim.
Yeşil beyaz kareli kumaşla kaplı formika çekyatın bir türlü tutmayan dolap kapaklarıyla uğraşırken bir taraftan da söyleniyordu. Baş ağrısı dayanılmaz olduğunda ev dönmeye başlar duvarlar, eşyalar üstüne gelirdi.
Kızın gittiğini fark etmemişti. Allahın belası ağrı bu sefer çok şiddetli tutmuştu. Bahçeye çıkmak için kendini zorladı. Biraz temiz hava iyi gelirdi. Duvarlara tutuna tutuna dış kapıya doğru ilerledi. Şimdi bütün hayatı demiryolu çalışanlarının kurduğu kooperatiften aldığı bu altmış metre kare evden ibaretti. Ağrı şiddetini gittikçe artırıyordu, telaşlandı. Çünkü arkasından bulantı, kusma, bayılma, düşüp bir yerlerini kırmak artık hayatının parçası olmuştu. Dışarıya bir çıkabilse en azından komşulardan biri görür yardımına gelirdi. Böyle zamanlarda çok korkardı. Keşke kızı göndermeseydim…
O söylenip çekyatın kapaklarıyla kavga ederken kız çoktan sokağın köşesindeki taksi durağından şehirler arası otobüs terminaline doğru yola çıkmıştı.
Gözleri karardı. Eliyle bir şeyleri yakalamak için boşluğu taradı, son anda soğuk bir şeye tutundu. Banyo kapısı olmalıydı. Zaten bütün odalar banyo, tuvalet, mutfak hepsi bu daracık salona açılıyordu. İyi ki soba yanmıyordu. O arada bu nasıl aklına geldi…
Tutunduğu demirin soğukluğu ile bir anda uzaklara çok uzaklara gitti. Soğuk demir aynı yerde avucunu içindeydi ama o artık konağın ikinci katında Ağa Baba’sının çalışma odasının önündeydi. Ağa Baba odada oturmuş çiftliğin gelir giderini hesaplıyor, arada bir girip çıkan azapları, yarıcıları, icarcıları azarlıyordu. O, kapının koluna sıkıca sarılmış gelip gidenlere kapıyı açıp kapatıyordu. Yarıcı Hüsmen içeri girerken Ağa Baba kafasını defterden kaldırıp ona göz kırptı. Hadi ama der gibi başını yana eğerek babasına baktı. O kadar. Ağa Baba Hüsmen’e bağırmaya başlayınca hızla kapıyı kapattı. Ağa Baba Hüsmen’e neden bağırmıştı. O iyi bir adamdı. Sarı hatta kırmızıya çalan saçları ya da sakalı değil de sanki boynundan başlayan bir tüy yumağını andırırdı. Çalışmaktan kuru bir sırıma dönmüş bedeni güneş yanığı giysiler içinden kaçacakmış gibi dururdu. Konağa her gelişinde cebinden bir şeyler çıkarır, üst kata çıkan merdivenleri tırmanana kadar kuşlara yem verir gibi ona verirdi.
Anlaşıldı, Ağa Baba dışarı çıkmayacaktı. Aşağıya bahçeye inmek istiyordu. Soğuk demiri bırakmak istedi, bahçe konak bir anda kaybolur gibi oldu tekrar tutundu. Şu an burada olmak iyi gelmişti. Konağın bahçesi dut, elma, ayva, zerdali, nar ağaçlarıyla doluydu. Bahçe kapısından girişte iki yana sıralanmış üvez güller yazı yabanın tüm güzel kokularını toplar, katmerli yaprakları arasından güneşin ışımasıyla her yana salarlardı. Bahçenin ortasında kocaman bir kara dut vardı. Koca ovanın sıcakta kavrulmuş, susuzluktan çatlamış dudaklarından yükselen iniltileri yapraklarının hışırtısıyla semaya gök aynaya gönderir gibi dallarını uzatmıştı. Ağa baba onun kaba gölgesine küçük bir süs havuzu yaptırmıştı. Boş zamanlarında gelir havuzun başında oturur, birbirine sarılmış iki yunus balığının ağzından fışkıran suyun döndürdüğü topları izlerdi. Havuzun içine ve kenarlarına dökülen dutları toplamak için sakalar, bülbüller kaşla göz arasında iner gagalarına sıkıştırdıkları dutla tekrar yapraklar arsında kaybolurlardı.
Zihni yorulmuştu, parçaları denkleştirmek için bir ara soluklandı.
Kapının kolunu tekrar kavradı. Bahçeden gelen sesleri duymak için iyice kulak kabarttı. Seslendi ya da seslendiğini zannetti. Karşılık gelmedi. Kapı boşlukta hareket edince kapının ritmiyle ileri geri sallandı.
Ağa baba keşke işini bitirip aşağıya inse. Beraber inmek hoşuna gidiyordu. Üst kata çıkan merdivenler dolaşık yılanlar gibi karşılıklı kıvrılıp yukarıda sahanlıkta buluşuyordu. Merdivenlerin tırabzanları andız ağacındandı. Yıllardır dokunulmaktan kıpkırmızı taş rengini almıştı, bilmeyen kırmızı mermer zannederdi. Konağın her bir parçası ayrı bir yerden getirilmiş, koca dede zamanında gözlerden ırak vadinin içine yapılmıştı. Gerçi Ağa Baba’nın büyüğü Bey Baba mebus olunca konağın benzeri dört tane daha başka başka yerlere yapılmıştı ama bu başkaydı. Bey baba ile Ağa Baba havuz başında konuşurlarken duymuştu. Kiremitleri ta İtalya’dan getirmişler. Anlamadığı herkes konaklarda dururken neden yalnız o ve annesi köyde iki katlı kerpiç evde kalıyordu.
Kapıyı zorladı açamadı. Ağrı öylesine artmıştı ki sabah kahvaltıda yediği bir parça kızarmış ekmekle içtiği bir bardak çay ağzından burnundan dışarı çıktı. Ayağa kalkmak için son bir kez çabaladı. Kapının kolunu koparırcasına bastırarak ayağa kalktı. Etraf kararmıştı ama daha sabah olduğunu biliyordu. Bir elini kapının sövesine attı, canı yandı. Sövenin kenarından kopmuş kıymık eline batmıştı. Sevindi bilinci açıktı. Daha fazla ayakta duramadı kendini duvara doğru attı. Duvarda Koca dede, Ağa baba ve Bey babanın kabartma resimleri vardı. Salonun büyük duvarında kapıları denize açılan bir balkondan uzakları izleyen üç büyüğünün resmine bakardı en çok ta denize. Sarı yazın kavurduğu Anadolu bozkırında denize bakan üç adam. Deniz büyük mavi yer aynası, gök aynasının yansıması…
Aşağıdan birilerinin seslendiğini duydu, sesin sahibini tanımak için tırabzandan aşağı sarktı, annesiydi. Türkan! Hadi kızım daha köye gideceğiz. Akşam esirinde yollarda kalmayalım. Konaktaki zamanları dolmuştu. Ağa Baba onların burada kalmalarını istemişti ama Huri anne istememişti. O yüzden Ağa Baba haftada bir uğrar, ihtiyaçlarını karşılar, sonra arabasına atladığı gibi diğer konaklara giderdi. Ağa Baba bir toz bulutu, araba gürültüsü, odada azarlama, havuz başında huzurdu. Duvara çarpınca bir süre her şeyi unuttu.
Kapının hızla dövülme sesiyle kendine geldi. Türkan Hanım! Türkan Hanım, beni duyuyor musun? Anahtarı arkada takılı bırakmışsın kapı açılmıyor. Bu annesi değildi. Karşı komşu Melahat Hanım olmalıydı. Yüzünde dudaklarında ılık bir şeyler hissetti. Eliyle ağzını sildi. Burnu kanamış olmalıydı. Eskileri hatırladıkça önce başı ağrır sonra burnu kanardı. Şakağını yokladı bu sefer fazladan kaşı da yarılmıştı. Soluklanmak için arkasına yaslandı. Burnuna yanık buğday kokusu geldi. Konağın mutfağında çocuklar için kavurga yapılıyor olmalıydı. Annesi keşke bu kadar acele etmese. Belki Huri anne ona da kavurga verirdi. Kızgın sacın üzerinde kavrulan buğday tanelerine bir bardak tatlı şerbet eklenince ooohhh mis. Şimdi konaktaki çocuklar avuçları yana yana kavurgaları alıp duvarın kenarına dizilecekler, dutları toplayan kuşları yansılayarak tatlı taneleri ağızların atacaklardı.
Türkan kızım!! Anne yazmasını aceleyle yolda bağladığına göre, Huri anne kızmış olmalıydı. Huri anne konağın tek hanımıydı. Ağa Baba yalnız onundu. Huri annenin merdiven başında görünmesiyle konağa ilişkin tüm hayalleri söndü. Gitme zamanıydı kesin. Kimseye görünmemek için duvarın dibine sokuldu. Duvar soğuk, ıslak ve kaygandı. Hadi kızım, hadi ama ayıptır, bak herkes seni bekliyor. Kimsenin beklediği yoktu. Elinde çalı süpürgeyle kapıya dikelmiş Huri anne dışında.
Daha fazla inatlaşmadı, merdiven başına doğru giderken duvardaki boy aynasındaki görüntüsüne takıldı gözü. Ağır kadife bindallının yerden sürünen etekleri ardı sıra uzanıyordu. Sırlı camın arkasından elini uzatan bir kız çocuğu gülümseyerek gökkuşağının renklerinden oluşmuş bir oyuncağı gösteriyordu. Gördüklerine inanamadı biraz yaklaşınca görüntü kayboldu. Soğuk cam, çerçevesinin içinde ağzından çıkan buğuyu soğurdu. Aynada raftan alınmış bir top kumaşa sarılı bir bedenin üzerine beyaz bir tül atılmış gibi görünüyordu. Neresiydi burası, az önce annesiyle köye gitmek için uzandığı merdivende ne olmuştu?
Mutfaktan yükselen yanık kokunun ayrımına vardı. Keşkek ve helva karılıyordu. Kendinden otuz yaş büyük bir adamla evlendirilmişti. Adam varlıklıydı. Türkan’a da Ağa Baba’sından tarla tapa kalmıştı. İkisinin malı mülkü birleşsin, yetim kalmış kız başında erkek olsun diye bu adama vermişlerdi. Aynanın karşısında dururken bir konakta, bir kerpiç evde oluyordu. Ayakları kendinden ayrı gidiyordu. Başkasının yüreğini almış onun göğüs kafesine koymuşlardı. Ruhsuz, tutkusuz, kökleri olmayan bir ağaç gibi sallanarak aşağı indi. Ağa Baba’sının odasındaki bir kitapta okumuştu,” ölü bir yıldız var her aynanın arkasında, çocuk bir gök kuşağı ki uyurda uyur.” Merdivenlerin ortasında durup gerisin geri aynaya doğru yürüdü. Dinlediği masallardaki gibi elini uzatıp ötesine geçmek istedi. Karanlıkta kapanan ışık kabuğuydu sırlı cam. Al beni, dedi aynaya. Ne olur al beni! Ardındaki yıldızına söyle bir kez benim için ışısın. O gökkuşağı benim. Taze bir çiğ gibi ışıldadığım anda çürüntülü bir sessizliğe gömülüyorum.
Kolundaki acıyla sarsıldı. Tanımadığı iki kadın sımsıkı kavrayıp aşağı doğru sürüklediler. O arada pencereden göz kırpan gökyüzünü fark etti. Ne büyük bir ayna diye söylendi. Kadınlar anlamsızca bakıştılar.
Baş ağrısı yavaşlamış, bulantı durmuştu. Kendine geldiğinde dış kapıya sırtını verip kapattığını anladı. Olduğu yerde yavaşça dönerek bu sefer dış kapının soğuk demirini yakaladı. Aşağı bastırılan kol yuvanın içindeki dili çıkarınca içeriye temiz havayla birlikte komşular, sokağın sesleri ve karşı evin camından yansıyan yalancı gök kuşağı da girdi.


.jpg)



