Nimet, köprüye bakan apartmanların köşesinde, kıvrılarak inen yolun başında dikiliyor. Aşağıda iki dar sokağın kesiştiği noktada annesi duruyor. Çeşme önünde komşularıyla laflarken onu görünce sesleniyor, Nimet kulak asmıyor. Kaldırım kenarına serdiği kilime kıvırcık saçlı bebeğini bırakmış, bebek safi bir saç yumağı halinde, bir ayağı havada sırtüstü yatıyor. Kendi saçları da farklı değil. Belki bir haftadır yıkanmayan başından lastik tokasını sıyırıp ucunda sallanan saç topağına rağmen parmakları arasında geriyor. Bebeğinin saçlarına iki halka dolayıp sıkı bir atkuyruğu yapıyor. Yanına gelişigüzel bırakırken elindeki paketlerle oflaya puflaya gelen annesini, seyre dalıyor.
Onu izliyorum. Sokak sessiz. Öğleden sonra başlayan yağmurda annesinin seslenmelerine aldırış etmeden oynadı durdu. Şimdi yorgun, belki de onun yokluğunu fırsat bilip evde ne bulduysa kaldırıma taşımış. Desenleri solgun eskimiş kilim, tahta kaşıklar, kırık bir saat, bebek battaniyesi, bir tas çekirdek hepsi yanında dizili. Oyuna kaldığı yerden devam ediyor.
Bir zaman sokağı boş boş izledikten sonra kalkmaya yeltenirken beni gördü. Balkonda soluklanıyordum. Onu seyretmem hoşuna gitti. Alelacele ters dönmüş terliklerini düzeltti, koptu geldi karşı kaldırımdan. Tek eliyle ağzındaki sakızı uzatabildiği kadar uzatıyor, kıvrak bir el hareketiyle toparlayıp kirine tozuna bakmadan ağzına atıyor. Yeniden çamaşırları asmaya koyulduğumu görünce seslendi: “Ayşen Abla, dünkü kurabiyelerden kaldı mı?” Herkese sormayacağını bildiğimden biraz şaşırdım, Bir sıra halinde ipe dizdiğim havluların arasından, “Portakallı olanlardan mı,” diye sordum. Hevesle başını bir aşağı bir yukarı salladı. Gülümsedim. “Dün kaç tane yedin bakayım, hepsini sen bitirmemiş miydin yoksa?” “Yoo,” dedi. Parmaklarını üç işareti olacak şekilde kapadı. “Üç tane daha vardı kutuda, Şule Abla’ya ayırdın ya.”
Tırnaklarındaki yarısı silinmiş kırmızı ojeleri fark ettim. “Ojeler de çok yakışmış. Benim değil mi onlar? Ne vakit sürdünüz ben görmeden,” dedim. İki elini arkasına sakladı, sağa sola sallanmaya başladı.
“Şule Ablam alabilirsin dedi.”
“Şule Ablan mı veriyor parasını, yok sana kurabiye,” dedim.
İri, ela gözlerinde yoğun bir buğu oluşuyor. Çocukların nasıl bu kadar çabuk ağlayabildiklerine şaşıyorum doğrusu. Dayanamadım, başımla gel işareti yaptım. Ok gibi fırladı yerinden. Demir kapıyı gürültüyle kapayıp bir solukta bahçeyi geçti. Mutfağa giderken sokak kapısını araladım. Şule’ye ayırdığım kurabiyeler hâlâ taze. Kutuda kalanları pasta tabağına özenle yerleştiriyorum. Ne kadar da dikkatli hınzır, hiçbir şey gözünden kaçmıyor.
Odaya girdiğimde balkondan sarkmış annesine sesleniyordu. Geldi, koltuğa oturdu. Buraya daha önce de gelmiş olmasına rağmen salona pek geçmemiş. Evi ilk kez görüyormuş gibi incelemeye koyuluyor. Bundan hoşlandığını anlıyorum. “Bak biraz da limonata kalmış, seversin,” diyerek elimdekileri sehpaya bırakıyorum. Sevinse de dikkatini veremiyor. Gözü duvarlarda. İnce, kalın, çeşit çeşit çerçevedeki fotoğraflara, oradan üzeri örtülü piyanoya, incik boncuğa bakıp bir müddet oyalanıyor.
Sonra birden, “Ayşen Abla,” diyor. Yüzüne bakıyorum. Sokakta bağıra çağıra konuşan, cıvıldayan kız yok oluyor. Başka bir evin ağırlığı, yabancılık, izinli komşuculuk oyunu gelip aramıza kuruluyor. Belli ki alıştığı bir şey değil. “Efendim Nimet,” diyorum. Umursamaz görünürsem daha rahat konuşacağını tahmin ediyorum, dediğim gibi oluyor. Bir yandan şömine kenarında duran pikaba bakıyor bir yandan limonatasını içiyor. Gözlerini iri iri açmış. “Sen eskiden ünlü müydün,” diye sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor. “Nereden geldi aklına, fotoğraflardan mı,” diye soruyorum.
Çiğnediği sakızı çıkarıp tabağın yanına koyarken, “Annemden duydum,” diyor. Sakız kurabiye karışımı bir bulamaç tabakta ha düştü ha düşecek. Peçeteyle tabağın ortasına doğru biraz öteliyorum. “Annen beni tanıyor muymuş ki?” Rahatlıyor. “Kum Gazinosu’nda izlermiş seni. O zaman benden daha büyükmüş ama.”
“Nereden biliyorsun senden büyük olduğunu?”
“Fotoğrafınızdan,” diyor. “Bana ayırdığı elbiselerden biri üzerinde. O henüz bana büyük geliyor.” Ayağa kalkıp yanıma geliyor. Koltukta ona da yer açıyorum, saçlarını toplayıp güzel bir topuz yapıyor, başımdaki üç dört firketeyi alıp tutturuyorum. Hemen kalkıp aynaya koşuyor. O kadar beğeniyor ki bozulur korkusuyla başını çok oynatmadan tekrar yerine dönüyor. “Bir dahaki gelişinde o fotoğrafı da getir bakalım, çok değişmiş miyim bir göreyim.”
“Çook, ama gözlerin değişmemiş.” Başını okşayıp yanından uzaklaşıyorum. O yine fotoğraflara dalmışken pikaba eski bir kırkbeşlik yerleştiriyorum. Odada ince bir ses duymaya başlıyoruz. Beni kulağımın arkasına iliştirdiğim dantelli tokadan, ayağımdaki topuklu terliklere kadar baştan aşağı süzüyor. Öyle masum bakıyor ki. “Benim sesim,” diyorum. Beraber dinliyoruz şarkıyı, ne biliyor, ne düşünüyor dinlerken çözemiyorum, bir şey anladığını da sanmadan.
Çamaşır sepeti elimde odaya girip çıktım, birkaç parça ütü yaptım, ona hiç bakmadım. Kendi halinde kurabiyelerini bitirdi. Plak döne döne kendi sesime eşlik ettirdi beni. Sıradan bir gündü, ne iyi oldu, iyi ki geldin Nimet hissi yerleşti evin köşelerine. Hava kararırken baktım toparlanıyor. “Şule Ablana bir kurabiye daha yapalım mı ister misin, birazdan gelir, taze taze yersiniz.” Beklediği soru bu değilmiş gibi sevinçle yüzüme bakıyor. Evet demeden önce, “Ama önce anneme haber vereyim,” diyerek geldiği gibi fırlayıp çıkıyor evden. Ben daha malzemeleri toparlamamışken yeniden kapının sesini duyuyorum.
Hiçbir şey söylemeden salona geçiyor, Şöminenin yanına bir şey bırakıp mutfağa geliyor. Masanın üzerine hazırladığım malzemelere, kurabiye kalıplarına, üzerlerine ekeceğimiz süslere merakla bakıyor. Kelebekli ve kalpli olanları bir kenara ayırıyorum, “Bunlar senin, istediğin kadar yapabiliriz.” Eline hazırladığım hamuru verdim. “Biraz da sen yoğuracaksın ama. Ben de içeriden tabak alıp geleceğim. En güzel kurabiyeleri Nimet pişirecek.” İkimiz de gülüyoruz.
Salona girince büfe yerine şömineye bakıyorum. Tahmin ettiğim gibi eski bir fotoğrafım. Kırkbeşliğimin üzerinde bana bakıyor. Koyu renk, İspanyol paça pantolonum ve üzerimde açık renkli örgü bir kazak. Stüdyo fotoğrafı belli. Saçlarım ne kadar da uzunmuş şaşırıyorum ve ne kadar gencim. Kenarları tırtıklı, siyah beyaz fotoğrafta, nasıl ne zaman çekildiğini hatırlamadığım bu görüntü. Yine de yazımı hemen tanıyorum.
Züleyha Hanım'a sevgilerimle, 1976 yazıyor.