Nedret’in evindeyim. Geleli yirmi gün oldu. Değişen bir şey yok. Günlerim kendi kendimi yemekle geçiyor. O aşağılık herifin yaptıkları bir saniye çıkmıyor aklımdan. Gazetelerdeki haberler, internette tıklanıp duran çıplak fotoğraflarım. Düşündükçe deliye dönüyorum. Nasıl soktum bu adamı hayatıma? Nasıl kandım yalanlarına? Nasıl?
Yarım yamalak uykularımda hep aynı kâbus. Elimde koca bir bıçak. Delik deşik etmişim karnını. Gebermiş, içi dışına çıkmış pisliğin. Yine de tatmin olamıyorum. Gözlerine gözlerine saplıyorum bıçağı. Ağzına, burnuna, nereye denk gelirse. Üstüm başım kanlar içinde. Öyle gerçek ki. Zangır zangır titriyorum uyandığımda. Kalbim sanki yerinden fırlayacak. Göğsümde bir bunaltı. Bir yangın. Ciğerlerim patlayana dek haykırmak istiyorum. Ne var, ne yok kırıp dökmek. Kendimi nasıl kontrol edebiliyorum, yabancı bir evde olmak mı durduruyor beni, hiç fikrim yok.
Geçen gün, ilaçlar da kâr etmedi, diye yakınacak oldum Nedret’e. Doktoru mu arasam, dedim, belki dozu arttırır. Sakın ha, diyerek karşı çıktı. Acımı uyuşturmayacakmışım. Dibine kadar yaşamazsam kökü kurumazmış. Mayalanıp dururmuş içimde. Peki, nasıl? Nasıl olacak bu, diyecektim, sustum. Onunla konuşurken, sanki başıma gelenleri abartıyormuşum hatta gerçekten yaşamamışım da uyduruyormuşum gibi hissediyorum. Sert bakışları, kesin tavırları içimi dökme ihtiyacıma ket vuruyor. Yaşadığım utancın ve aşağılanmanın ağırlığını bu şekilde mi hafifletecek? Böyle mi destek olacak bana? Peşine takılıp gelirken ne umuyordum, Tanrı bilir.
Aslında, kızcağızın bana karıştığı, beni bir şeye zorladığı yok. Uzun cümlelerle yoran, ahkâm kesen biri değil. Bilmişlik de taslamıyor. Ara ara, böyle küçük müdahaleler. Bazen iyi geliyor, yatışıyorum bir parça. Bazen de kaldıramıyorum işte. Fazla anlayışsız geliyor tepkileri. Daha yoldaydık, ağlaya ağlaya olanları anlatmaya çabalıyordum. Arabayı kenara çekti hemen. Bana bak, dedi. İstediğin kadar ağla. Ama kendini suçlamayı bırak lütfen. Sevdiğin, onca şey paylaştığın bir erkeğin bu kadar alçalacağını nereden bilebilirdin? Kendine düşman olman ne halta yarayacak? Kötülükten kaçamıyoruz, anlasana.
Günlerdir hep kapalı ve soğuktu hava. Bu sabah güneşi görünce bahçeye attım kendimi. Rüzgâr var ama üşütmüyor. Sırtımı bir ağacın gövdesine dayadım, uzattım bacaklarımı. Midemin olduğu yerde koca bir taş. Nefes aldırmıyor. Rahatlamak için manzaradan, ağaçlardan, çiçeklerden, böceklerden, gün ışığından medet umuyorum. Oturduğum yerden denizi göremesem de dalga seslerini duyabiliyorum. Mişka kucağımda. Bütün kediler böyle mi acaba? Sıkıntımı anlıyor gibi, hiç peşimden ayrılmıyor. Yıllardır berabermişiz, sanki sahibi benmişim, öyle bir yakınlık. Tüylerini okşarken, hangimizin daha çok rahatladığını, kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Nedret, uyandığımdan beri ortalarda görünmüyor. Kim bilir nerede, hangi işle meşgul? Gerçi hep böyle. Sabahın köründen, gecenin onuna dek sürekli hareket halinde. Sadece bir yıldır burada yaşadığına inanmak zor. Kırk yıllık çiftçi gibi. Araziyi dolaştırırken, yaptıklarını anlatırken gözleri parlıyor. Burayı asıl zeytinler toplanırken görecekmişim. Her şeyin kendi zamanı olması, bütün bu meşguliyet, acayip etkiliyormuş onu. Bu ritme, bu döngüye kaptırdı mı, kendini dinlemeye, didik didik etmeye vakti kalmıyormuş insanın.
Her fırsatta yineliyor. İstediğin kadar kal, diyor, inan, sana da iyi gelecek burası. İşin gerçeği, insan içine çıkmak istemeyen biri için ideal bir yer. Issız. Sessiz. Dünyadan kopuk. Televizyon yok. Telefon bile her yerden çekmiyor. Yine de ne kadar sürdürebilirim bu misafirliği. Dönecek bir hayatım olmasa da, hep gitmek var kafamda. İyi niyetine rağmen, enerjisi, coşkusu fazla geliyor ruhuma. Yogası, meditasyonu, ağaçları, kitapları... Kendinden emin, aradığını bulmuş halleri, batıyor işte, elimde değil. Gündüzleri neyse de geceleri bir başkasının evinde olmak büsbütün geriyor beni. O, mutlu mesut gününü geçirmiş, yorulmuş, odasına çekilirken, bende ya rahatsız edersem, uyandırırsam korkusu. İstediğim kadar dikkat edeyim, ev eski, en ufak bir harekette kapılar gıcırdıyor, ahşap basamaklar çatırdıyor. Su tesisatı desen allahlık. Tuvalete her gidişim sıkıntı. Derdim yetmezmiş gibi bir de bu zorunlu incelik, düşüncelilik halleri.
Öğleden sonra, omzunda hasır bir çanta, yanıma geldi, bu hava kaçmaz, gel deniz kenarına inelim, deyip kaldırdı ağacın altından. Mişka, yürümeyi göze alamamış gibi eve kaçtı. Epeyce dik, daracık toprak bir yoldan sahile yürüdük. Sarıdikenlerin, biberiye çalılıklarının, böğürtlenlerin arasından geçerken, Kurşunlu’da, çadır kamptaki yaz tatillerimiz geldi aklıma. Bütün gün güldüğümüz, bisiklet tepelerinde dolaştığımız, koli basilli diye korkutulsak da içinden çıkamadığımız kirli deniz. Babasının vurulduğu güne dek ne çok anı. Bir felaketle kopan bağlarımız. Araya giren upuzun yıllar. Nerden bilebilirdik, yirmi küsur yıl sonra başka bir felaketin bizi buluşturacağını? Beni ablamın evinde bulduğu, ilk andan itibaren, anlaşmış gibi hiç söz açmamıştık geçmişten. Sessizce yürürken, muhtemelen ikimiz de aynı şeyleri düşünüyorduk.
Taş toplayıp suyun yüzeyinde kaydırmaya çalıştık. Çakılların üzerine oturduk yorulunca. Küçük bir termos çıkardı hasır çantadan. Fincanlar, üzümlü kurabiye, poğaça. O servis yaparken, bunu nasıl beceriyor, diye düşündüm. Her fırsatta hayatı güzelleştirme çabası, sanki tek derdi anları değerli kılmak olmuş. Konuşuruz diyordum, vazgeçtim. Yan yana, ama aynı zamanın içinde değilmiş gibi oturduk, çaylarımızı içtik. Üzerimizdeki giysilerle uzandık sonra. Güneş mayıştırdı, gözlerimi yumdum, dalgaların, rüzgârın sesine bıraktım kendimi. Dalmışım. Hepi topu on dakika. Ama öyle iyi geldi ki. Eve dönerken, bu akşam için bir planım var, dedi. Kafaları çekelim diyorum, var mısın? Canım içmek istemediği halde onu kırmamak için itiraz etmedim.
Sen uzan, yemek hazır olduğunda çağırırım, diyerek beni odama yolladı. Uyuyamadım, döndüm durdum yatakta. Dayanamayıp aşağı indiğimde, neyi kutluyoruz, diye soracaktım az daha. Sofrayı donatmış. Börülceden, patlıcan kızartmaya, barbunya pilakiden, közlenmiş bibere yok yok. Ortalık biraz kırılsın, deyip salondaki şömineyi bile yakmış. Tezgâhtaki dağınıklığı toparlarken keyfi yerindeydi, elime bir kadeh kırmızı şarap tutuşturdu, hararetle bir dünya şey anlattı. Parmaklarımı yiyecekmişim. Fırında oğlak eti pişiriyormuş, bol kekikli, sarımsaklı, patatesli.
Gerçekten nefis olmuştu yemekler. Onca zamandan sonra ilk kez tat aldım yediklerimden. Domates tohumlarından, bamyanın, ayvanın zamanından bahsederken beni bir nebze olsun kendimden uzaklaştırmayı başardı. Ateşin karşısında, odunlar çıtır çıtır yanarken, boyuna kadeh kaldırdık bir şeylere. Dördüncü kadehten sonra kötü oldum. İçimdeki o ezici baskı kendini duyurmaya başladı. Kuvvetli bir ağlama isteği. Boğazım nasıl ağrıyor kendimi dizginlemeye çalışırken. Suratım ne haldeydi kim bilir? Ayağa kalkınca anladı sandım. Gidip yatacak, yalnız kalmak istediğimi düşünüp beni geceyle ve kendimle baş başa bırakacak. Yanılmışım. Müziği kapayıp döndü. Kendine sigara yaktı. Bir tane de bana uzattı. İstemedim. Sana anlatmak istediğim bir şey var, diyerek geçti karşıma. Şöminenin önündeki mindere oturdu. Uyuklayan Mişka’nın sırtını okşarken, bugün Esat’ın ölüm yıl dönümü, dedi. Sesinde, yüzünde öyle garip bir ifade vardı ki sanki biri karnıma bir bıçak soktu çıkardı, kasılıp kaldım. Niye daha önce söylemedin, diyebildim suçlu suçlu, çok üzüldüm.
Kızarmış mavi gözlerini gözlerime dikip, hayır, hayır, üzülmene gerek yok, diye karşılık verdi. Rahatlatmaya çalışır gibi ağır hareketlerle gömleğinin kollarını kıvırdı. İri halka küpelerini çıkardı kulaklarından. Oturma pozisyonunu değiştirip bağdaş kurdu. Alevler, Hint kınasıyla boyadığı kısa saçlarına, yüzüne, kızıl gölgeler düşürüyordu.
Öldüğü için hiç üzülmedim, dedi. Ondan nefret ediyordum. Yıllarım onu tanıdığım güne lânet etmekle geçti. Gerçekten mi, dedim. Şaşırmıştım. Gerçi evliliğinden üstünkörü bahsetmişti. Üniversitedeyken tanıştıklarını, okulu bitirmeden evlendiğini, çocukları olmadığını, tam beş kez düşük yapmış, kocasının bir yıl önce kalp krizinden öldüğünü biliyordum. Anlattıklarıyla yetinmiş, daha fazlasını öğrenmeye çalışmamıştım.
Sigarasından üst üste derin nefesler çekti. Kabullenilmiş, artık acı vermeyen bir anıdan bahseder gibi sürdürdü konuşmasını.
Bazen öyle zalim olurdu ki. Özellikle de başkalarının yanında. Beni incitmek için öyle şeyler söyler, öyle düşmanca davranırdı ki, ona ne yaptım, ona nasıl bir kötülük yaptım, diye düşünmekten kendimi savunacak tek bir sözcük çıkmazdı ağzımdan.
Kendisinden değil, başka birinden söz ediyordu sanki. Karşımdaki kadınla, anlattığı kişiyi bağdaştırmak imkânsızdı. Düşündüklerim yüzünden, söylediklerini kaçırıyordum. Dikkatimi yeniden ona çevirdiğimde, sürekli korku içindeydim, diyordu. Niye bu kadar zorladım? Neydi beni durduran? Hâlâ sorarım kendime.
Filtresine kadar içtiği sigarayı korların içine attı. Maşayla odunları karıştırıp ateşi canlandırdı. Başını yeniden bana çevirdi. Yüzü sıcaktan al al olmuştu.
Büyük ihtimal annem yüzündendir. Beş parasız, kimsesiz ortada kalma korkusu iliklerime işlemiş olmalı. Durmadan yakınırdı. Bahtsızlığından, çektiklerinden. İki lafından biri, kurtar kendini, olurdu, kurtar.
Ne korkunç değil mi, deyip sustu. Çakmağı çıkardı cebinden. Yeni bir sigara daha yaktı.
Geçen sene, tam bugün işte, söyleyiverdim, diye devam etti anlatmaya. Nasıl cesaret ettiysem, boşanmak istiyorum dedim. Önce anlamazlıktan geldi. Baktı kararlıyım, diretiyorum. Nasıl çılgına döndü anlatamam. Kolay olmayacağını biliyordum, hazmedemeyeceğini ama bu kadar öfkeleneceğini, beni öldürmek isteyecek denli kendini kaybedeceğini hayatta ummazdım. Gırtlağıma öyle bir yapıştı ki, soluğum kesilmek üzereydi, tam her şey bitti diyordum.
Benzer anıların saldırısıyla kaskatı kesilmiştim. Aşk maşk hikâye, diyordum içimden. Hep aynı. İlle savaş. İlle düşmanlık. Öfke. Kin. Nefret. İçim çekilmişti sanki. Sırtımdan aşağı soğuk bir titreme indi. İyi misin, diye sordu, özür dileyen bir tonla. Geldi yanıma oturdu. Kolunu omzuma atıp, niyetim moralini bozmak değildi, diye fısıldadı, sadece kendini kahretme, diye anlatıyorum. Değmez. Anlıyor musun? İstediğin kadar ihtiyatlı ol, hata yapmayacağım diye uğraş, taktikler geliştir. Nafile. Olacak olan oluyor. Başına her türlü şey gelebiliyor insanın. Düşün işte. Eli boğazımdaydı diyorum. Ölüyordum. Her tarafımın uyuştuğunu hatırlıyorum. Birdenbire parmakları çözülüverdi, ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan, koca gövdesiyle yığıldı kaldı ayaklarımın dibine. Bir şey yapmadım. Yapamadım. O öyle, yerde çaresizce debelenirken öylece bekledim. Gebersin dedim. Evet, diye yineledi gözlerimin ta içine bakarak. Evet. Yanlış duymadın. Ölsün istedim. Yardım edebilirdim. Etmedim. Peki, pişman mıyım? Hayır. Suçluluk duyduğum, vicdan azabı çektiğim de yok. Öldü. Kurtuldum. Anlıyor musun? Kurtuldum.
Ayağa kalkıyordu, vazgeçti, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp, rezil oldum, mahvoldum demeyi bırak artık, dedi sinirli sinirli, başkasının kiriyle kirlenmez insan. Unutma bu söylediğimi. Göreceksin. Geçecek. İnan bana geçecek. Zaman alacak sadece.
Kapıyı açıp bahçeye çıktı. Kalkıp peşinden gidemedim. Öylece oturup ateşe baktım. Bir ucu korlu, öbür ucu kapkara olmuş kütüğe.
Dışarı çıktığımda, onu polar battaniyeye sarınmış, incir ağacının altındaki şezlonga uzanmış halde buldum. Bir süre yanına gidemedim, öylece dikildim basamaklarda. Soğuk havayla doldurdum ciğerlerimi. İlk defa görüyormuş gibi etrafa baktım. Gece güzeldi, her şey olduğu gibiydi, ayın aydınlattığı gökyüzü, yaprakların yüzeyinde titreşen ışık, rüzgârın taşıdığı, yakınlaşıp uzaklaştırdığı sesler. Beceriksizce yaklaştım. Masadaki şalı omzuma alıp karşısındaki şezlonga uzandım. Birbirinin içine girmiş dalların arasından göğe diktim bakışlarımı. Bir şeyler söylemeliymişim gibi geliyordu. Ama ne? Onu anladığımı, yargılamadığımı, geçmişi geride bırakabildiği için takdir ettiğimi söylemem ne ifade edecekti? Zihnimde dolanan sesleri söze dökmeye çalışmaktan vazgeçtim. Konuşmak anlamsızdı. Sözcüklere ihtiyaç yoktu. Yan yana olmak yeterdi bazen. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş yatarken, geç oldu, dediğini işittim, başımı çevirince göz göze geldik. Dirseğinin üzerinde doğrulmuş bana bakıyordu. Ben yatıyorum, deyip ayağa kalktı. Burada uyuyakalma sakın.
Yatağa girdiğimde, nerede olduğumu, beni nelerin beklediğini düşünemeyecek kadar bitkindim. Zamanın sorunları çözeceğine inanmasam da şaşırtıcı bir sakinlik kaplamıştı içimi. Bir tür yatışma. Uyuşma ya da hissizlik. Gitmeyi çıkarmıştım aklımdan. Sabah olduğunda Nedret’e söyleyecektim.