Ayşen Işık • Yılanlar ve Merdivenler
8 Temmuz 2018 Öykü

Ayşen Işık • Yılanlar ve Merdivenler


Twitter'da Paylaş
0

Hipnotize olmuş gibi elindeki zara bakıyor. Üç. Üç, küçük, siyah nokta. Beş gelse bitecekti oyun. Kenarları aşınmış, renkleri solmuş kartonu kaldırıp atacaktı çöpe. İleri geri, ileri geri, sıkıldı artık. Öfkeyle çıplak kollarını kaşıdı. Isırganın daladığı yerler hâlâ kırmızı, pütür pütür kabarık. Dibinden kestiği tırnaklarını etine bastırırken durumu hazmetmeye çalıştı. Aslında devam etmek zorunda değil. İstemediği hiçbir şeye mecbur değil. Ama takıntılı bir istekle piyonu orada, bitiş karesinde görmeyi arzuluyor. Kafasındaki seslerden ancak o zaman kurtulacak sanki. Zarı masanın üstüne bıraktı. Mavi renkli piyonu ileri sürmeden, merdivenin tepesinden dosdoğru yetmiş sekize kaydırdı. Kırmızı piyon saatlerdir aynı yerde, neredeyse başa dönmüş, yılanın kuyruğunda. Aldı, eşofmanının arka cebine attı, sarı piyonun yanına. Başkasının yerine zar atmayacak artık.

Nohut koyacaktı tabaklarına. Çorba yetti, dediler. Önce babaannesi, sonra o. Oturacak halleri yok, gözleri kapanıyor, allah allah neyin nesin bu, bu nasıl bir ağırlık. Kalktılar sofradan. Yattılar. Sabah uyanacaklarını sanarak. Arkalarından baktı. Bekledi. Başka türlü bir bekleyiş bu. Ânın içinde kendi iradesinin tohumları saklı. Çaresiz, eli kolu bağlı hissetmenin yükü kalkmış üzerinden. Sadece biraz şaşkın. İşlerin bu kadar yolunda gideceğini ummuyordu. Emin oluncaya dek oyalandı. Ağzı fermuarlı bez çantayı çıkardı sakladığı yerden, şırıngaları aldı. Şimdi ikinci hamle için hazır.

Gecenin ortasında arka bahçeye çıktı. Siyah eşofman, siyah bir tişört üstünde. Komşu evin ışıkları sönük. Çınarın yaprakları sokak lambasının soluk ışığını büsbütün engelliyor. Görünmediğinden, gözetlenmediğinden emin olsa da yürürken temkinli. Bodruma inen basamakların önünden yaşı kadar, tam on altı adım ileri gitti. Yassı gri taş orada. Gündüzden elleriyle açtığı çukurun üzerinde. Isırganlara dikkat etti bu defa. Ayağının ucuyla kenara ittirdi taşı. Dizlerinin üstüne çöküp, poşete sardığı, bantladığı bez çantayı yerleştirdi boşluğa. Annesinden kalan dört bilezik, bir halka küpe, ipince altın bir zincir, babaannesinin parmağından çıkardığı alyans, yeleğinin cebinden aldığı kese, bin beş yüz lira çıktı içinden, bir de yedi çeyrek altın. Gevşek, kuru toprakla doldurdu çukuru. Eliyle güzelce düzledi. Taşı aldı yanına, eve girerken duvarın dibine bıraktı.

Bir şey düşünmemek için, aklına üşüşenlerin kıskacından kurtulmak için zar atıp duruyor. Hiç uykusu yok. Olsa da uyuyamaz. Kediyle anne öldüğünden beri böyle. Uyuyamıyor. Geceler çok uzun. Gereksizce uzun. İlk o gün geldi odasına. Sonra her gün. Her gece. Kapı her açıldığında, her defasında, saat kaç olsa, açılıveriyor gözleri. Kapıya sırtı dönük yatıyor hep. Hep pencereden tarafa dönük yüzü. Nefes almaya korkarak. Kıpırdamadan. Ödü kopuyor yüreğinin atışlarını duyacak diye. Somya gıcırdayacak, uyanık olduğu belli olacak. Ya anlıyorsa? Ya daha ileri gitmeye kalkarsa? İki düşünceyi uç uca ekleyemiyor korkudan. Gözleri sımsıkı yumulu. Bekliyor. Ne zaman bitecek, bitecek mi, bilmiyor, bekliyor. Öğretmenleri sorarken de böyle. Başı öne eğik. Gözleri ayakuçlarında. Neyin var senin? Neden konuşmuyorsun kızım? Baksana yüzüme. Bakamıyor. Konuşamıyor. Bakışları, sözleri sanki apaçık edecek her şeyi. Yatağının iki adım ötesinde. Arkasında hemen. Başını çevirse göz göze gelecekler. Nefesinden yayılan alkol kokusu geliyor burnuna. Üzerine sinmiş sigara kokusu. Sonra katlanılmaz seslerle doluyor küçücük oda. Sessizlikte büyüyen, insanı çaresiz bırakan, kulakları göz eden sesler. İşte kemerini çözüyor, pantolonunu indiriyor, sıyırıyor donunu, boğuk boğuk soluyarak.

Şafağın ilk ışıkları gıcırdayan tahta panjurların arasından sızıyor. Yorganın üzerinde titreşen ince bir ışık şeridi. Saate bakıyor. Beş. Oyun tamamlandı. Mavi piyon yüzüncü karede. Saçlarını parmaklarına dolayarak, gözü biçim değiştiren ışıkta, biraz sonra olacakları düşünüyor, gelecek sadece birkaç saat ötesinden ibaret. Buna ne kadar düşünme denir, bilmiyor, aslında umursadığı da yok. İstediği tek bir şey var. Eylemlerine yön veren, ona gayret veren tek bir düşünce. Bundan böyle kendini başkalarının eline, başkalarının yargısına bırakmayacak.

Odasından çıkıyor, karanlık holü geçip salona giriyor. Sessizlik içinde eşyalar. İçeride ağır, kötü bir yemek kokusu. Sofra bıraktığı gibi ortada. Tabaklardaki artıklar kurumuş. Tencerede kalan mercimek katılaşmış, kopkoyu. Pencereyi aralıyor. Çarpmasın diye mermerdeki taşı koyuyor açık kanadın önüne. Serin bir esinti var. Ama terliyor. Avuçları yapış yapış. Tozlu, ahşap zeminde yalınayak evin arka tarafına yürüyor. Önce babaannesinin odasına giriyor. Bacaklarını karnına çekmiş, kendine kapanmış, kıvrılmış bir gövde. Lüzumsuz yaşlı bir kadın. Anlamaması mümkün mü? Yorganı tiksinir gibi tutarak başına kadar çekiyor. Çıkıyor odadan. Bitişik odanın kapısı açık. Kalın dokuma perde yüzünden kapkaranlık oda. Sanki sabah olmamış. Sanki gece sürüyor burada. Gözleri karanlığa alışınca yaklaşıyor yatağa. Gri kırçıllı saçları. Sırtı. Upuzun bacakları. Başı kolunun altında kalmış. İyi ki, iyi ki yüzünü görmüyor. Ondan korkmasına gerek kalmadığı halde midesinde kızgın, topak topak bir katılık. Küllüğü yerden alıp yatağa koyuyor. Bir sigara çekiyor paketten, yakıp yastığın ucuna bırakıyor. Çakmağın aleviyle çarşafı ucundan tutuşturuyor. Odasına dönerken tatlı bir ışık çepeçevre sarıyor evi. Şimdiye dek duymadığı bir heyecanla yatağına uzanıyor. Nihayet üzerine düşeni yaptı. Sıra Tanrı’da artık.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR