Wilde gerçekçiliğe ironik bir yaklaşımı olan İngiliz-İrlandalı yazma biçimini miras alır; oyuncu, hicivci, fantastik bir üslup...
Oscar Wilde hakkında yazma fikri ilk olarak benimle onun üzerine çalışmak isteyen Oxford’lu öğrencilerin neredeyse hiçbirinin Wilde’ın İrlandalı olduğunu fark etmediğini anlayınca düştü aklıma. Wilde da bunu kafasına estikçe fark ettiğinden pek de ciddi bir suç sayılmaz, yine de bir suçun kanıtıdır denebilir. İngiltere’de edebiyat öğrencileri Yeats ve Joyce’un İrlandalı olduğunu bilir elbette, ama –Alçakgönüllü Bir Öneri’nin leziz bebekleri düşünüldüğünde– Jonathan Swift’in, Sterne’ün, Sheridan’ın, Goldsmith’in ve Burke’ün hangi ulustan olduğunu bilip bilmedikleri daha kuşkuludur, Bernard Shaw hakkında bile tereddüt edebilirler. İngiliz kültürel emperyalizmi bu yetenekli adalıları çoktan kendi kanonuna dahil etmiştir, elbette Wilde da üyeliğe alınmaktan pek çok bakımdan oldukça hoşnuttu. Yine de onu tipik bir üst sınıf İngiliz gibi gösteren bazı özellikleri de –burjuva normlarını küçümsemek, tantanayla kendini ifşa etmek, lafazanlık ve geleneklere karşı çıkmak– ilginçtir, en belirgin şekilde İrlandalı taraflarıdır denebilir; bu eski paradoks üzerine düşünmek de yazdığım oyunun [Saint Oscar] çıkış noktalarından biri.
Bir başka nokta, Wilde’ın eserlerinin çağdaş kültür kuramının içgörülerini nasıl da önceden kavramış olduğunu şaşkınlıkla anlamamdı. Belki de bu kuramın, tüm heyecanlı yenilik havasına rağmen, bazı açılardan yüzyıl sonuna kıyasla az bir ilerlemeyi temsil ettiğini söylemek daha doğru olur. Özgönderimselliğiyle dil, işe yarar bir kurgu olarak hakikat, çelişkili ve “yapısöküme uğramış” özne olarak insan, “yaratıcı” bir yazı olarak eleştiri, ikiyüzlü bir ideolojiye karşı konumlandırılmış beden ve zevkleri: Bu ve başka birkaç şekilde Oscar Wilde gittikçe karşımıza daha çok İrlandalı bir Roland Barthes olarak çıkar. Paralellik rastlantısal değil: Modern edebiyat kuramının olduğu gibi, Wilde’ın ardında bir yerde de Friedrich Nietzsche’nin devasa gölgesi pusuda bekliyor. Ama kişisel olarak bu benim için kafa karıştırıcı bir entelektüel durumdan daha fazlasıydı. Bir süredir radikal kültür kuramıyla profesyonel olarak ilgileniyorum ama bu sürenin bir bölümünde de, şimdi Oxford’da, canavarın tam göbeğinde ders veren, işçi sınıfı çıkışlı bir İrlandalı olarak kendi belirsiz, çelişkili kimliğimi anlamaya çalışıyorum. Sonuçta bu etkenlerin bir araya gelmesi karşı konulmaz bir hal aldı. İrlandalı Oxford’lu sosyalist proto-yapıbozumcu scar Wilde hakkında yazmak bir süre sonra ihtimalden çok gerekliliğe dönüştü; o halde tek sorun uygun bir biçim bulmaktı. Bir süre uzun bir eleştirel deneme fikriyle oyalandım, sonra bunun bir oyun olması gerektiğine karar verdim. Wilde İngilizcenin sanatsal biçimlerini kendi sinsi amaçları için nasıl gasp ettiyse ben de onu doğrudan alıntılamadan mümkün olduğunca yeniden keşfetmenin bir yolu olarak dramatik parodilerini ona karşı çevirmeyi deneyecektim.

Bu eserde daha da derinlere indikçe, Wilde’dan bu kadar etkilenmeme neden olan iki önemli unsurun –İrlandalı olması ve şimdiki zamana ait bir kuram beklentisi– aslında birbiriyle son derece ilişkili olduğunu keşfetmeye başladım. Daha önce bir kitabımda çağımızın önde gelen birkaç avangard kuramcısının görüşlerinin, eski sömürge olarak (Jacques Derrida), kadın olarak (Julia Kristeva) ya da eşcinsel olarak (Barthes ve Foucault) toplumdaki marjinal konumları bağlamında düşünülmesi gerektiğini savunmuştum. Bunun Wilde’ı ne kadar aydınlatabileceğini görmek ve modernizm ile sömürgecilik arasındaki bazı bağlantıları yoklamaya başlamak zor değildi. Eğer, Wilde gibi, tarihiniz sömürge zulmü tarihiyse, deyim yerindeyse genelde Sezar lehine olan sarsılmaz temsil biçimlerine düşkün olma ihtimaliniz daha düşüktür. Parodici ve parazit olur çıkarsınız, görkemli ve kesintisiz bir kültürel gelenekten yoksun halde ilerlerken kendiniz bir gelenek kurarsınız. Yazınız gerçekçilik karşıtı bir fantezi ve ölçüsüz hayallerle yuva kurmaya kalkacak, sert bir toplumsal gerçekliğin zayıf bir telafisi olarak sık sık bu biçimlere sürüklenecektir. Eğer yazdığınız dil, Wilde’ınki gibi, sömürgeci zalimin diliyse, dille ilişkili derin bir kendilik bilincinden kaçınmanız pek olanaklı değildir ve dil acımasızca belirleyici bir tarihe karşı bedeli ağır bir zafer kazanıp anlık da olsa özgür olabildiğiniz tek hayatta kalma mekânı gibi gelecektir size. Sürekli bir kimlik krizine düşmüş sömürge özne, klasik edebi gerçekçiliğin somut ve çok boyutlu karakterlerinden fazla etkilenmeyecektir ama kendisini akışkan, dağınık, geçici hissedecektir ve aynı geçicilik hissi toplumsal biçim ve konvansiyonlar için de geçerli olacak, bunların kurgusal ve temelsiz yapılarına dair ironik bir farkındalık doğuracaktır. Bu ve başka şekillerde, sanatsal ya da kuramsal deney ile sömürgecilik deneyimi arasında bugün de aşikâr olan gizli bir anlaşma vardır, ki Wilde benim için sadece entelektüel bir sorun olarak değil, daha çok kendi kimliğim ve mensubiyetlerim hatırına bu gizli anlaşmanın incelenebileceği hayati bir konuydu. -Wilde gerçekçiliğe ironik bir yaklaşımı olan İngiliz-İrlandalı yazma biçimini miras alır; oyuncu, hicivci, fantastik bir üslup, karanlık ve ciddi bir alt metinle mest edici bir şekilde komik, çelişkileri ve altüst edici nüktedanlığıyla son derece sapkın bir yazı. İster istemez cazibesine kapıldığım bir üslup bu, hangi alt versiyonunu üretiyorum bilmiyorum ama bir İngiliz akademisyen olarak entelektüel formasyonuma tamamen aykırı. Sanırım son yıllardaki kuramsal çalışmalarım da bu açıdan kendi sesimi yeniden keşfetmeye yönelik uzun ve sancılı bir çabanın temsiliydi, deyim yerindeyse köklü yazı biçimlerine geri dönme çabasıydı; bir bakıma da konvansiyonel akademik türlerin dehşetli gücü karşısında bu içgüdüye sadık kalabilmek için kuramsal yazıya “yaratıcı” yazı için ara vermek zorunda kaldım. Bir düzeyde üslup meselesi olan, diğer düzeyde bağlılık ve kimlik meselesiydi; kendimde “İrlandalı” olan ama resmi İngilizce eğitimimin baskıladığı şeyi yavaş yavaş keşfetme meselesi. Oscar Wilde’ın ikiliğini –Oxford züppesi ve Dublin’deki en pis adamın oğluydu– incelemek kendimi keşfetme yolunda bana kaçınılmaz bir aşama gibi geldi.
Wilde İngiltere’de genelde İrlandalı olarak düşünülmediği gibi politik bir figür olarak da düşünülmez. Fakat kelimenin en temel anlamlarıyla politiktir, pek çok açıdan, parlamenter demokrasinin yoksul kategorilerini geride bırakacak denli politik. Aslında kelimenin görece daha keskin, daha özel anlamlarıyla da politik fikirliydi Wilde: Sosyalizm üstüne özenle yazmıştı, İngilizlerin küçümsediği İrlanda cumhuriyetçiliğini savunmuştu, hayatı boyunca itinayla beslediği uçarılığına rağmen mülksüzleştirilmişlere duyarlılık ve şefkat göstermişti. Ama kelimenin tarifi daha zor anlamlarıyla da politikti – zira -Wilde burjuva Victoria çağı İngiltere’sinin yüksek tonlu vakarının eğlenceli, acımasız bir çürütücüsüdür. Radikaldir çünkü hiçbir şeyi ciddiye almaz, sadece biçime, görünüşe ve zevke önem verir, arzularını tatmin etmeye bağnazca kendini adamıştır. Victoria çağı toplumunda böyle bir adam Queensberry Markisi’nin oğlunu yatağa atmasaydı da devlet düşmanı olurdu. Bazı kitaplarımda1 komedi ve radikal siyaset arasındaki karmaşık ilişkilere, eğlenceli hoş mizahıyla pek anılmayan siyasi sol bağlamında bakmaya çalışmıştım. Mihail Bahtin ve Bertolt Brecht isimleri bugün bu bağlamda bir anlam taşıyor, Oscar Wilde’ın ismi de. Dönüştürücü siyasetin pek çok ikileminden biri nihayetinde hep hazzı, kendini gerçekleştirmeyi, rahat ve huzurlu bir varlık sürmeyi amaçlaması ama bazen trajik bir şekilde, uygulama aşamasındaki temel disiplini ve ciddiyetiyle bu değerli niteliklerin bazılarından vazgeçmeye mecbur kalmasıdır. Bu çelişki de bir başka çelişkiyi saklar: haz, üslup ve huzur gibi değerlerin siyasi olarak hep iki ucu keskindir, yöneticilerin cephanelerindeki silahlar olduğu kadar potansiyel olarak onları yıkma araçlarıdır. Wilde bu çelişkileri sonuna kadar yaşadı, kendince bunların bilincindeydi. Bazen bir estetin saldırgan sorumsuzluğunu taşısa da, kötü niyetli yararcılığı reddetmesi ve Karl Marx’ın yazılarındakine çok yakın olan bir amaç olarak kendini gerçekleştirmeye adanmasıyla bir bakıma estet teriminin siyasi gücünü tazeleyip yeniden sunar bize. Retorik, mizah, ironi, maske, teatral olarak kendini ifşa kaygısı bir yandan orta sınıf İngiliz ahlakçılığıyla uyuşmayan İrlandalı bağlarının meyveleridir, öte yandan İngiliz aristokrasisinin ekmeğine yağ süren kaygılardır. Yüzeyler konusunda siyasi olarak utanılası bir takıntı ile üst sınıfın kendinde görebileceği ham bir estetizm arasındaki çizgiyi çizmek Wilde’da şaşırtıcı şekilde -zordur.

Wilde, Joyce’un “Doublin” diye tabir ettiği şehirden gelir, onunla ilgili her şey de –ulusu, cinsel kimliği, sosyal statüsü, siyaseti– istikrarsız, belirsiz, çift taraflıdır. Wilde üstüne daha önce yapılan pek çok çalışma eşcinselliğine odaklanmıştı ve bu her türlü anlatıda merkezi önem teşkil ediyordu; ama onun hakkında eşcinsel bir oyun yazmaktan kaçınmaya çalışmışsam, bu bir heteroseksüel olarak o konulara kaçınılmaz şekilde yabancı olduğumdan değil, Wilde’daki belirsizliği ya da ikiliği daha geniş bir muğlaklık bağlamına yerleştirmenin daha hayati olduğunu düşünmemdendir. Wilde’ın sapkınlığı cinsellikle sınırlı değildi, cinsel, toplumsal, sanatsal sapkınlıkları birbiriyle yakından ilişkiliydi. Başlangıcından sonuna kadar dil onun fetişiydi, ki Saint Oscar (Aziz Oscar) da pek çok İngiliz kulağı için fazlasıyla sözlü olan uzun bir İngiliz-İrlandalı oyunlar zincirine eklemlenir. Öznesinin yaşadığı hayatın aksine, dramatik aksiyonla dolu olduğu söylenemez. Bu pekâlâ benim tiyatro yazarı olarak kendi sınırlarımla ilgili olabilir ama aynı zamanda genetik yönden empirist olan İngilizi son derece huzursuz eden o sanatsal biçimi –“düşünce tiyatrosu”– bilinçli olarak yeniden gündeme getirme girişimimin bir parçası. Eğlenceli olmayı da başarırsa, ki olmasını dilerim, bu oyun İngilizlerin kendini beğenmişlikle körü körüne inandığı, zekâ ile mizah yetisinin bambaşka şeyler olduğuna dair kanaatlerinden onları caydırmaya yardımcı olur umarım, zira bu inanış her iki yetiyi de sakatlar. İrlandalılar hem eğlenceli hem trajik olmakta daha az zorlanır, ki bu ikiliğin tasviri hiçbir yerde Oscar Wilde’ın hayatında olduğundan daha canlı ve net değildir; palyaço ve kurban, günah keçisi ve eğlendiren kişidir o.
Bugün kimse son yirmi yılda İrlanda’yı sarsan trajik olayları aklına getirmeden Wilde’ın zamanındaki İngiltere ve İrlanda hakkında yazamaz. Geçmişe ilişkin düşünceler her zaman bir derece bugüne ilişkin tefekkürdür de ve bu oyunda ben, Wilde’ın mahkemesini bugünün siyasetine bağlamak için, onun davasındaki savcılarından birinin özerk yönetime muhalif Birlikçilere liderlik edecek Edward Carson olduğu gerçeğine tutundum. Denir ki İrlandalılar kendi tarihlerini sürekli hatırlamak zorundadır, çünkü İngilizler o tarihi sürekli unutur. Sigmund Freud da bize tam olarak anımsayamadığımız şeyi tekrar etmeye mahkûm olduğumuzu hatırlatır. Oscar Wilde’ın acımasız, kibirli İngiliz egemen zümresinin elinde gördüğü muamele bugün İrlanda’da bir kez daha sahneleniyor, farklı türden bir gaddarlıkla. Walter Benjamin der ya, anlamlı geçmiş aşırı tehlike ânında bize ışıldayan o zayıf görüntüdür. Benjamin’in devrimci nostalji pratiği tarihin haksız yere bastırılmış gölgelerini, bize güç vermeleri için şimdiki zamana çağırmaktı. O halde, bu oyunda, ona ivedilikle ihtiyacımız varken Oscar Wilde’ın gölgesini yanımıza çağırmayı deniyorum, şu bilgiye inançla: Mülksüzleştirilmiş halklar olarak onca haysiyetsizliğe dayanmak zorunda kalsalar da, küçük uluslar özgür olana kadar huzur bulmayacaktır.
İngilizceden çeviren: Başak Bingöl Yüce
1 Özellikle bkz. Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru adlı kitabım ve Azizler ve Âlimler adlı romanım.
* Terry Eagleton, “Foreword”, Saint Oscar, Field Day, 1989.






