Babam’a Mektuplar I: Fantom Ağrısı
8 Kasım 2019 Edebiyat

Babam’a Mektuplar I: Fantom Ağrısı


Twitter'da Paylaş
0

Hayatımda ikinci elden tanıklık ettiğim kayıplarım oldu elbette. Hepsinin acısı, kaybın süreci kendine has oldu. Çoğu durumda çabuk iyileşildi. Ama şimdi bir bitkiyi kökünden koparırcasına ilkin çocukluğum silindi o iki gece arasındaki saat diliminde.

Mektup yazıyorum sana. Kaç tane mektup yazacağım bilemiyorum. Ancak bugünden başlayıp geriye, geçmişe dokunacağım biraz. En sonda da geleceğe dair bir iki şey yazacağım. İlk kez epeyce otobiyografik öğeler taşıyan bir anlatı kaleme alıp agoraya çıkıyorum. Korkuyorum. Ama belki de yapabildiğim en iyi şeyle, yazmakla iyileşmeyi ve sana dokunmayı umuyorum. Biraz kendim, biraz senin için yazıyorum. Düşünmeye vakit bulamamıştım. Şimdi biraz olsun düşünmek, dinlenmek, seni, hastalığını ve ansızın gidişi anlamak için yazıyorum.

baygındım / ölüydüm / yüzüyordummorbirsuda /

gözümkapalıydı / konuşmuyordum /

oyunbitmezkidiyordum / vezireçıkıyordum /

vezirleribenimdiyeşillerin / almıştım /

alıyordumartık / karşıkarşıyagelmiştik /

oyunbitmezkibitemezkibitemezki /*

Çok sevdiğim birinin kaybına ilk elden tanıklık etmek, kaybın acısıyla başa çıkarken kaybı paylaşmak, sağlıklı yas tutabilmek ve en mühimi yas süreciyle hemhal olabilmek sandığımdan daha zormuş. Yıllarca Freud’dan Cathy Caruth’a, Shoshana Felman’dan Laura Brown’a değin travma ve yas kuramlarıyla hem akademik platformda hem pratikte hayatın göbeğinde meşgul olmanın da bu konuda çok yardımı bulunmadığını naifçe anladım. Oysa gayet açık değil mi? Yasın evreleri inkâr, kızgınlık veya öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme değil mi? Hepsini sırayla mı yaşayacağım yoksa sırayı değiştirebiliyor muyduk? Şimdi hangi evredeyim? Birkaç evreyi aynı anda hissedip yaşayabilir miyim mesela? Çok mu kontrollüyüm hayatta? Ne hissettiğimi bilimsele öylece yapıştırmak ve işleri kolaylaştırmak mı istiyorum acaba? Her şey niçin bu kadar karıştı şimdi?

Teorinin ve pratiğin elbette ayrı işlediğini tecrübe etmem epeyce sancılı başladı benim için. Bir tür sinir krizi geçirdim sanırım. Başımın üstünden fırlattığım her obje, kırıp döktüğüm her şey, içini dışına çıkarttığım her yastık, havaya saçılıp özgür kalan her yastık tüyü, dudağımın kenarından önce titrek ve ürkek ama sonra öfkeyle fışkıran her balonlu tükürük. Acıyı paylaşmanın zorluğuna ithafen tükürüklü bir haykırış: “Bu kayıp benim de kaybım. Gör artık beni!”

Etrafa saçılanların çoğu camdı baba, çünkü evdeki büfede elime geçiriverdiğim her şey ya kadeh ya mini bir cam biblo ya da likör bardağıydı. Plaklarına, CD’lerine hiç dokunmadım ama elbette bütün o zarif cam objeler tuzla buz oldu. Annemin onları temizlemesine izin vermeden gayet bilinçli biçimde kendilerine yeni bir ev kurdular. İzinsiz bir o kadar da mağrur edayla salondaki ahşap parkenin ince damarlarından içeriye girdiler. Girmek sözcüğü hafif kalır. Parkenin çizgilerine dönüştüler ve öyle bir yerleştiler ki yeni yerlerine cam parke oldular. Tekinsiz biçimde aynı anda hem sağlam hem de incecik sallantılıydılar. Ne biçim olduklarını anlamama izin vermiyorlardı. Ayağımın dibinde sinir krizinden çıkma tuhaf camdan bambaşka bir ev türeyiverdi birkaç saniye içinde. Artık hep o cam eve ayak basacağım, cam evde yaşayacağım diye düşündüm. İstanbul’da depremler de sıklaştı, haydi bakalım ne gelecekse gelsindi başımıza. Bastığım zemin kaya değildi artık. Bense bu binanın zemini kayadır kaya çok sağlam hiçbir şeycik olmaz, aman! diyemeyecek miyim şimdi? Cam kırığından, cam tozundan bir tedirginlik zeminine oturtuverdiler beni bir gecede. Hayat değişti baba. Kök gitti.

Çünkü babam öldü benim. Sen öldün.

Bir gece önce vardın.  Bu hep bildiğim, içine doğduğum bir kurguydu.

Sonra bir gece sonra bambaşka bir filmin esas oyuncularından biri oldum. Ama hayatımda daha önce hiç bu rolü oynamadım ki ben baba. Tam da bu yüzden doğaçlama oldu her şey. Tükürük de bu yüzden fışkırdı. Bunları yazarken saçımda saklanarak okyanusu aşmış yastık tüyü de bu yüzden. Kaybı ve acıyı biriyle paylaşmak çok zormuş, biliyor musun?

Hayatımda ikinci elden tanıklık ettiğim kayıplarım oldu elbette. Hepsinin acısı, kaybın süreci kendine has oldu. Çoğu durumda çabuk iyileşildi. Ama şimdi bir bitkiyi kökünden koparırcasına ilkin çocukluğum silindi o iki gece arasındaki saat diliminde. Çocuklukla birlikte büyükçe bir parça uyuşturuldu sanki. Senin gitmen, böyle bir şey mi? Oysa daha çok zamanımız vardı sanıyordum. Evlat olmak çok zamanının olduğunu varsaymak belki de. Bildiğin, garanti bir kurguda ya da kaya evde ertelemelere kapı aralamak demektir evlat olmak. Yurtdışındaki müzeden aldığım ve senin çok sevdiğini bildiğim o Monet kupası ve tabağını sana vermektense valizimden çıkarttığım ilaç ve vitaminleri senin önüne koyuvermekti. Sonra. Bir gece sonra da elimde anlamsızca dolaştırdığım kupa ve bardakla öylece kalakalmaktır. Onları vereceğim bir sen artık yoktur.

Oysa tam bir gün önce yanakların kırmızı, gözlerin elânın en canlısı, beraber Tezer Özlü edebiyatından konuşuyorduk. Bana Tezer’i, Kalanlar’ı yeniden okuyorum, diyordun. Sahi Tezer’i niçin yeniden okuyordun baba? Dört yıldır mücadele ettiğin fantom ağrılarına karşı bir direniş olarak mı okuyordun Tezer’i? Hiç kolay olmadı o iki proteze bacaklarım demek, değil mi baba? Dışardan sızan bu düşmana kafa tutarken nasıl yüzün kızardı, nasıl için karardı kim bilir?

Fantom ağrısı: Kesilip uzaklaştırılmış bir uzuvda hissedilen kasılma, yanma ve batma niteliğindeki ağrılar. Hayalet ağrı. Kesilerek kaybedilmiş uzuvun sanki yerinde duruyormuş gibi hissedilmesi.

Tezer’in bir çözüm önerisi var mıydı fantom ağrılarına? Karanlık buluyorum Tezer’i, demiştin bana. Hangimiz koyu bulmayız ki Tezer’i? Lise yıllarından başlayarak benimle olan Tezer anlatıları bu kez bambaşka bir yangından, senden geçerek yanımda. Bir iz veya ipucu bulabilecekmişim gibi aldım gözlüğünü ve kitaplarını kattım ardıma. Sırt çantam sen oldun. Satır aralarında, sayfa diplerinde gezerken ya bir mağaraya ya da bir adaya açılacağımı düşünüyorum nedense. Gittiğim her yerde, soluklandığım her evde bir köşeye çekiliyorum ilkin. Kitaplarının sayfalarını açıp onları dikkatlice bir bir seriyorum önüme. Ve o andan itibaren çocukluğun bütün günleri ve gecelerine şarkı söyleyen, hüzne teğelli bir detektif oluveriyorum. Veya bir flâneuse.

Pek bir şey bulamadım henüz. Bir cümleye koyduğun işarete dalıp daha çok düşünüyorum. 

Kıvırdığın bir sayfada gözümü, gönlümü, usumu uçurmaya çalışıyorum ki sana yaklaşabileyim.

Düşünüyorum. Geçmişi ve bugünü. Senden öğrendiklerimi. Gidişinin ise yaşamda açılan başka bir varoluş biçimi olduğunu düşünmek istiyorum. İkinci mektubum bununla ilgili olacak.

Karasu, Bilge. Göçmüş Kediler Bahçesi, 2006, Metis.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR