“Hani ağaçların altında gecenin indiği, kemanın arpejlerinin serinliği yağdırdığı o an. Kabul etmeniz gerekir, harikulade; ay ışığının bütün durağanlığı mevcut, zaten bu da meselenin özü. Karımın gördüğü türden bir ışın tedavisinin kasları etkilemesinde şaşılacak bir şey yok; ay ışığı da yaprakların kıpırdamasına engel olmuyor mu?”
Kayıp Zamanın İzinde Proust’un edebiyata kazandırdığı önemli eserlerden biridir. Yedi kitaptan oluşan eserin ilk adımını, belki de romana eklenmeyen Swann’ın Bir Aşkı kitabını okuyarak giriş yapmak doğru bağlantılar kurmak açısından zevkli gelebilir. Trajik bir aşk hikâyesinin peşine takılırken Swann ile anlatıcı arasında bir perde olduğu kafalarda soru işareti bırakır. Salon kültüründe sırıtan birçok unsur, karakterlerin tutumları dahil ele alınırken anlatıcı ironi yapmayı ihmal etmez. Swann’ın saflığı öne çıkarken aşk için cesaretini koruyan tavırları ise takdire değerdir. Var olan hayatlar, karakterler, mekân ve eşyalar anlatıcının belleğinde bilinçli olarak uyanık tutulur. Hazırlığını iyi yapan Proust’un Swann ile Odette’i hastalık derecesinde bir aşkla incitip sonra da evlendirmesi o dönemin koşullarına kafa tutacak bir düşünceyi dile getirir. Metres olarak görülen Odette, yeni hayatında artık zengin bir hanımefendidir. Snop karakterlerin aksine ağır ve oturaklı kimliğiyle çevresindeki insanların beğenisini çabucak kazanır. Gilbert’in dünyaya gelişiyle mutlulukları katbekat artar. Anlatıcının Swann’ları hayatından uzak tutmak istememesi Gilbert yüzündendir. Ona hayali duygularla bağlanmak başlı başına bir sorundur. Aralarında karşılıklı aşk olduğuna inanmak abesle iştigaldir. Konuşmak girişimleri vasat bir çabaya dönüşürken mektuplar ilişkiyi geliştirmek yerine gün geçtikçe daha da kısırlaştırır. Swann ile anlatıcı Marcel arasında gözle görülecek benzerlikler Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde öyle bir ayrışır ki acılara, yenilgilere yüklenen anlamlar damakta farklı hazlara yerini bırakır.
Proust’un andan başlayan izlenimleri ihtimam dahilinde ele alındığı için ayrıntılar romanın belleği konumundadır. Parçalara bölünen an ile andaki olaylar anlatıcıyla kişiselleşir, insan hafızasının genişliği belki evrenle boy ölçüşemez ama içte olanların sarsıntısı meraklı hallerin perişanlığını ifşa eder. Gidilecek yollar, çalınacak kapılar, aranacak aşklar sadece bir gerçekliği itiraf etmek için vardır. Hayata dokundukça çoğalan düşünceler yalnızca insanın faal olmasından kaynaklıdır. Her şey keşfedilir ama insan nedense anlaşılmaz bir varlıktır. Yolunda gitmeyen işlerin müsebbibi her insan olabilir. O suçluluktan kurtulmak ancak insanın kendini doğru anlatmasına bağlıdır. Edebiyat sonsuz imgeler deryasında yardım çığlıkları atmak yerine düşünen kalemlerle yolculuk yapar. Proust’un belleğine konu olacaklarla anlak bir dünyaya sürüklenmek haliyle zor görünecektir. Kendini andaki zamana katan bir anlatıcının çok yönlü düşünceleri karşısında sessizliğimiz çok çabuk bozulabilir. Başka hayatlar olarak algılansa da bilince çıkanların anlaşılmayı hak edecek kadar yaşayacağı hakikati hep zihnimizde yer edinecektir.
Anlatıcı ve ailesine gelecek olursak birkaç ayrıntının önemi ayyuka çıkar. Aileler çocukların gelişiminden sorumlu bir yapının temel dayanaklarıdır. Beğeniler ve ilgi alanları çeşitlendikçe verilecek tepkiler o denli artmaya başlar. Eğer aile kültürel yönden belli kriterleri modern roller doğrultusunda yerine getiriyorsa evdeki bireylerin özgüveni, anlama ve anlatma becerisi tavan yapar. Düşünceler ötelenmeden yapısal bir işleyişin içinde önemli bulduğu sorunlara zaman ayırabilirse toprakta büyüyen bir bitkinin serpilip yeşermesi gibi akıllara durgunluk veren hacme ulaşabilir. Yaşadığınız evin, ilişkide bulunduğunuz insanların, eşyalar ve mekanların dimağa zuhur etmesi büyülü bir basamağı andırır. Eğer kötülüğü kendimizden uzak tutmak istiyorsak iyiliği doğru tanımlamak durumundayız, düşünürsen boğulursun söylemi karanlığı aşılamak amacı taşır oysa düşünmekten korkmamak kendini ve içindeki insanı keşfetmenin varyasyonudur. Edebiyat özü yakalamak için teşebbüs edilen her çabanın bizdeki yansımasıdır. Türlü düşüncelerin merkezde yer edinmesinin nedeni de budur, çünkü kendini bulmak hayata dokunmadan olacak bir şey değildir.

Proust’un Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabı, yazarın hayatından kesitler taşıyor olsa da söz konusu bilinç akışı olunca bunun ne kadarı gerçek ne kadarı hayali tartışılır elbette. Kitap anlatıcının aile hayatından başlar, gençliği, aşkları, tutku ve hazları, yakınlarıyla ilişkileri peyderpey ele alınır. Beklentiler anlatıcı için yazmak ya da âşık olmak paralelinde gelişse de diğer hafızalarda başka çağrışımlar öne çıkar. Babası büyükelçi olmasından yanayken annesinin önceliğinde ise huzur ve sıhhat vardır. Zamanla beklentilerin değişebileceği yargısı hayatlarına giren insanlar sayesinde anlaşılır. Toplumda, burjuva kültürü ile statükocu anlayışların el üstünde tutulduğu bir aile yapısı egemendir. Büyükelçi M. de Norpois, anlatıcının ailesi üzerinde söz söyleme hakkına sahip, sanat ve edebiyat alanlarında kendini geliştirmiş, bilgili biridir. Anlatıcının ona duyduğu ilginin ana nedeni konuşacak daha doğrusu düşüncelerini paylaşacak kişiyi bulduğuna inanmasıdır. Büyükelçi sayesinde tiyatrocu Berma’nın oynadığı Phaidra’ya gitme fırsatını yakalar. Hastalıklar, kullanılan ilaçların zamanında alınması gibi etkenler ailesinin biricik havasına nüfuz etmelidir. Onların her dediğine riayet etmesi kendi sağlığı için önemliyken büyükelçinin ailesiyle konuşması, yazar olmasını kabul ettirdiği gibi tiyatroya gitmesini de sağlar. Babası büyükelçinin her söylediğine gönülden bağlıdır. Anlatıcı, Berma’nın oyunculuğundan övgüyle söz eder, ona karşı haz ve tutku karışımı yakın duygular hisseder. Kültürel ve sanatsal alışverişler için en uygun yerler evler olunca fikirlerin geçmişteki anlam ve önemi belirginleşir. Çoğunlukla Bergotte’in eserleri anımsatılır. Berma’nın oyunculuğu ve Phaidra hakkında yorumlar yapılır. Sanatçılar ve sanat adına düşünceler ailedeki bireylerin genel görüşüne dönüşür.
Gizemini koruyan, delidolu bir aşkı sonatın cümleciğine sığdırmak çılgınca gelebilir, ama karşınıza Swann ile Odette çıkarsa onlara ve aşklarına inanmak kötü bir fikir olmasa gerek. Karşılıklı övgülerin işlendiği sahnede, o dönemin salon kültürüne taş çıkartacak düzeyde albenisi yüksek bir aşk yaşamışlardır. Anlatıcının sürekli onlardan bahsetmesi boşuna değildir. Kızları Gilbert’e âşıktır, mektuplar ve sohbetler acının ne kadar insanı yaralayabileceğini hissettirir. Swann’ın nasıl ki acısı bitmiyorsa anlatıcının da bitmez. Aşk belki acıtmak içindir. İntikam aşktan geliyorsa, acı çekmek bunun karşılığıdır düşüncesi belki de kıskançlıktan ileri geliyordur. Vinteuil’ün sonatını anlatan Swann’ın anlattıklarından bir kısmına kulak verelim.
“Hani ağaçların altında gecenin indiği, kemanın arpejlerinin serinliği yağdırdığı o an. Kabul etmeniz gerekir, harikulade; ay ışığının bütün durağanlığı mevcut, zaten bu da meselenin özü. Karımın gördüğü türden bir ışın tedavisinin kasları etkilemesinde şaşılacak bir şey yok; ay ışığı da yaprakların kıpırdamasına engel olmuyor mu?”
Hastalık her ortamda anlatıcıya rahatsızlık verir. Balbec gezisi, hareketli olaylar ve farklı karakterlerle iç içe geçer. Gördüğü genç kadınları hiç unutmayan anlatıcı şehvetin tül perdesini aralar, cinselliğin doruğa çıkmasını sabırsızlıkla bekler. Yoldan geçen genç bir kadından etkilenmesi, onunla bazı olaylara sürüklendiğini düşlemesi, bilinç dışı eğilimlerin engellere takılmadan konuşmak isteğindeki ısrardır. Albertine işte aşk acısı çekerken karşısına çıkacak en özel genç kadınlardan birisidir. Çetesi vardır, serttir, duygusaldır ama dosttur da. Acı acıyla bastırılır. Anlatıcı diğer aşkından böyle bir serüven sayesinde kurtulmuş olur.
Günlük hayatta konuşurken çoğu düşüncelerin eksik kaldığı için bunları mı anlatmak istedim çelişkisi sorun olarak algılanabilir. Proust bu sorunun çözümünü anlatıcı sayesinde daha derinlere inerek bulur ve önümüze geniş bir alan bırakır. Hafıza içindeki nesneleri canlılaştırır, dışarıdaki bağırtıların aslında içimizin dehlizlerinde gezinen karakterlerden çıktığını anlamaya, bilinci aktif hale getirmeye yönlendirir.
Anna Karenina ile Madam Bovary’in yanına Proust’un Odette’ini sonra Gilbert ve Albertine’i koymak yazarların yaratıcı gücüyle düşünebilme yetisidir. Kitaplarla yolculuk yapmak, ulaştıkça daha da istemek insanın haletiruhiyesinden uzak değildir. Odette saf bir aşıktır. Swann da öyledir. Oysa anlatıcı hafıza kuyusunda sürekli düşünerek büyülü bilmeceler, serüvenler, aşklar, karakterlerle oralarda dolaşırken okurları buyur etmeyi hiç aklından çıkarmaz.






