Yaz kış pencereyi açık bırakırdı. Banyodan çıktığında saçlarından hâlâ su damlıyordu. Perdeleri açtı. Aynanın karşısına geçti. Çıplak bedenine baktı. Tüpteki jeli avucuna sıkmadan ışığı söndürdü. Karanlıkta aynadaki silueti seçiliyordu. Jeli sıktı. Hareketleri tanıdıktı. Nereye varacağı belliydi. Arada gözlerini aralayıp karşısındaki gölgeye bakıyordu. Solukları sıklaştı. Dudaklarından kısa iniltilerin arasına karışan bir isim döküldü:
“Ela.”
Hemen ardından sokaktaki cins kırması köpek ulumaya başladı. Sanki duyduklarını bütün mahalleye yetiştirmek ister gibiydi.
İki gün evvel Kent Hastanesinde bir adam, elindeki kahve fincanını kadın meslektaşına uzattı.
“Aramızda adı Ela olan bir tek sen varsın.”
Genç kadın, üzerinde adı yazılı bardağa baktı. Ardından elini uzattı.
“Ben de fincanımı arıyordum.”
“Ah! O da içi doluyken senden ayrı kalmaya dayanamadı.”
Adam bardağı hemen bırakmadı. Kadının parmakları bardağa değdiğinde eli hâlâ oradaydı. Sonunda bıraktı.
“Teşekkür ederim,” dedi kadın. Gülümsedi ama gülümsemesi adamın yüzüne ulaşmadan silindi.
Ela’ya o soğuk espriyi yapan adamın adı Nedim’di. Birkaç gündür karşısına çıkıyordu. Çocuk servisinden yaşam ünitesine bağlı hasta katına nasıl geçtiğini kimse tam olarak bilmiyordu. Böylesine kolay yer değiştirebilmek için güçlü bir referansı olmalıydı. Adamın çalışkanlığıyla doktorların gözüne girdiği, kısa sürede kendisine verilen sorumlulukların sınırını genişlettiği konuşuluyordu. Kattaki hemşirelerin amiri değildi ama çoğu zaman öyle davranıyordu. Ameliyat hemşireliği için adı geçen en güçlü adaylardan biriydi. Ela da aynı pozisyonu istiyordu. Bunu her fırsatta Dr. Rıfat’a söylüyordu. Nedim’in kahvesini ayağına kadar getirmesinden bahsetmiş, gereksiz bir yakınlık olarak adlandırmış ama duymak istediği şeyi yine elde edememişti. Ne söylese boştu; yeni hemşire seviliyordu. Bir hemşirenin görevi hastayla en iyi şekilde ilgilenmekse hasta odasından gelen çağrıya ilk koşan o oluyordu.
Ela, Nedim’le çalışmaktan pek hoşnut olmasa da hissettiği şeyleri dillendirmekten vazgeçti. O gün yaşam ünitesindeki iki hasta dışında servis sakindi. Hastalardan biri ağrılarından yakınıyor, diğeri her on dakikada bir çağrı düğmesine basıyordu. Adam iki oda arasında koşuşturuyor, yorulmak bilmiyordu. Koridorun sonunda Dr. Rıfat’ı gördüğünde yine bir hasta odasından çıkıyordu. Doktor kapısının önünde, elinde cep telefonuyla duruyordu. Sonra odasına girdi. Bir süre sonra koridorda Ela’nın ayak sesleri duyuldu. Doktorun kapısında durdu. Nedim gözlüğünü takıp önündeki dosyaya eğildi; sayfayı çevirmedi. Ela önce bir yana, sonra öbür yana baktı ve içeri girdi. Kapının kapanma sesi koridora yayıldı. Bir süre daha dosyanın başında kaldı. Üç hasta odasının çağrı ışığı peş peşe yanınca ayağa kalktı. Koridorun sessizliği bozuldu. Hemşire masasında yalnızdı. Boş koridora baktı.
Nedim hemşire masasına döndüğünde Ela’nın sandalyesi hâlâ boştu. Telefonunda yeni bir mesaj açtı. Parmakları klavyenin tuşlarında hızla hareket etti: Bugün boynundaki kapatıcıyı daha fazla sürmen gerekecek. Yazdığını okudu, sildi. Bu kez yalnızca Kolay gelsin yazdı ve gönderdi. Telefonu cebine koyarken bir başka odanın çağrı ışığı yandı.
Ela doktorun yanından hemşire masasına döndüğünde Nedim’in sandalyesi boştu. Lavaboya girdi. Avucuna doldurduğu soğuk suyu ensesine bastırdı. Telefonunu sessizden çıkarınca daha önce gelmiş bir mesajın bildirimini gördü.
Ekranı açtı: Kolay gelsin.
Önceki mesajlardan farklıydı bu. İlk kez cevap vermeyi mümkün kılacak kadar sıradan, görmezden gelinebilecek kadar da anlamsızdı. Parmaklarının klavyedeki hareketliliği bittiğinde ekranda Teşekkür ederim yazıyordu. Mesajı gönderdikten sonra bir süre ekrana baktı. Sonra telefonu cebine koydu. Yeniden titrediğinde yedi gün boyunca Nedim’le gececi olacağını öğrendi. Bu o kadar gün Dr. Rıfat’ı görememesi demekti. Soluğu doktorun odasında aldı.
Ela o akşam kocasıyla yemek yedikten sonra erkenden yatağa girdi. Adam da peşinden gitti. Kadına sokuldu. Çabasının karşılık bulmasını sabırla bekliyor, kadın da elinden geleni yapıyordu. Başucundaki telefon titredi.
Nedim’in o gece, her geceden farksız penceresi yine açıktı. Sokaktaki cins kırması köpek bir kez daha uludu.
Hastanede geceler daha sakin geçiyordu. O gece de katın ışıkları yarıya indirilmişti. Ela koridorda hızlı adımlarla ilerlerken köşeyi döndü ve Nedim’e çarptı. Dengesini kaybedince yüzü adamın göğsüne, eli beline gitti. Adam kolundan tuttu onu. Bir an ikisi de kıpırdamadı. Düşmesini önleyecek kadar sıkı, hemen bırakmayacak kadar uzun bir temastı adamınki. Ela doğrulmak üzereyken karnına değen sertliği hissetti. Başını kaldırdığında Nedim ona bakıyordu. Neden baktığını belli edecek kadar uzun, hesap sorulamayacak kadar kısa. Gözlerini kaçırdı. “Pardon,” dedi. Adam boş gözlerle bakıp yanından geçti. Ela birkaç adım sonra durdu. Arkasına bakmadı.
Ertesi gece yine aynı kattaydılar. Ela, Nedim’i koridorun öbür ucunda gördü. Adımlarını yavaşlatmadı; adam yaklaşırken başını kaldırdı. Nedim yüzüne bakmadan yanından geçip gitti. Birkaç adım sonra dönüp baktığında adam hâlâ yürüyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde ilaç odasının önünde yeniden karşılaştılar. Nedim elindeki dosyadan başını kaldırmadan, onu fark etmemiş gibi geçti. Ela bir süre ardından baktı. Sonra kahvesini doldurup makinenin yanında bıraktı ve ilaç odasına girdi. Döndüğünde bardak yerindeydi. Nedim hemşire masasındaydı. Ela soğumuş kahvesinden bir yudum aldı; yüzü buruştu. Tam o sırada telefonu titredi: Bugün dalgınsın. Başını kaldırdı. Nedim bilgisayarın başında, iki eli masanın üzerinde, yüzü ekrana dönük oturuyordu.
Sonraki gece Nedim’i ilaç arabasının başındayken yakaladı. “312’nin antibiyotiğini sen mi yaptın?” dedi.
Nedim başını kaldırmadı.
“Evet.”
“Kaçta?”
“On birde.”
Duvardaki saate baktı. On biri yirmi geçiyordu.
“Tamam,” dedi.
Nedim boş enjektörü atık kutusuna bıraktı, ilaç arabasının çekmecesini kapattı. Ancak o zaman başını kaldırdı.
“Hayrola,” dedi.
Kadın hemşire bir şey söylemeden uzaklaştı. Masasına varmadan telefonu titredi. Durdu. Arkasına döndü. Adam ilaç arabasının başındaydı. Bir çekmeceyi açıyor, diğerini kapatıyordu. Bu sefer mesaj kocasından gelmişti.
Ertesi gece Ela, Nedim’den evvel ilaç odasına girdi. Malzeme dolabını açtı. Aradığı kutu ilk raftaydı. Eli kutuya uzanacakken alt rafa kaydı. Koridordan ayak sesleri gelene kadar orada oyalandı. Adam içeri girdiğinde hâlâ rafları karıştırıyordu. “Flaster kalmamış mı?” diye sordu. Nedim gözünün önündeki kutuyu alıp ona verdi. Başka bir şey söylemeden çıktı.
Sabaha karşı Ela’nın telefonu titredi: Aradığını bulabildin mi?
İki gün sonra Ela bardağını doldurup kahve makinesinin yanında bıraktı. Hasta odasından çıktığında koridorun ucundan baktı: Bardak yerindeydi. Bir saat boyunca Nedim kahve makinesinin önünden üç kez geçti. Bardağa dokunmadı.
Ela onun sandalyesine yaklaştı.
“308’in sıvı takibini girdin mi?” dedi.
Başını kaldırmadan, “Girdim,” dedi Nedim.
“Dosyada göremedim.”
Hastanın kaydını açıp ilgili satırı gösterdi. Ela ekrana biraz daha eğildi. Bir şey söylemeden kendi masasına döndü.
O sabah hastaneden çıkarken telefonu titredi: Bugün çok soru sordun.
Ela sonraki vardiyada saçlarını toplamadı. Soyunma odasında üniformasını giyerken saç lastiği bileğindeydi. Aynada omuzlarına dökülen sarı saçlarına baktı. Sutyeninin askılarını çekiştirdi. Gece yarısına doğru Nedim’le koridorda karşılaştı. “Kolay gelsin,” dedi. Yüzüne bakmadan yürüyüp giderken, “Sana da,” dedi Ela. Birkaç dakika sonra telefonuna bir mesaj geldi: Saçlarını toplamamışsın. Saçlarını eliyle geriye itti. Koridorun iki ucuna baktığında Nedim’in Dr. Rıfat’la birlikte ona doğru geldiğini gördü. Heyecanlandı. Doktor onu görünce gözlerini elindeki dosyaya indirdi. Ela şaşırdı. Dosya 308 numaralı hastaya aitti. Nedim hastanın durumunu gerekçe göstererek doktoru hastaneye çağırmış, Ela’nın haberi olmamıştı. Serum odasına geçti. Çıktığında doktor ayrılmak üzereydi. Arabasıyla uzaklaşışını pencereden seyretti. Telefonu titreyince Nedim’i aradı gözleri. Hemşire masasındaydı; önündeki kâğıda bir şeyler yazıyordu. Telefonunu açtı. Gelen mesaj silinmişti. Başını kaldırdığında Nedim hâlâ kâğıdın başındaydı. O gece başka mesaj gelmedi.
Ertesi gün de mesaj yoktu.
Öbür gün Ela yazdı: Ne oldu? Cevap hemen geldi: Hangisini soruyorsun?
Yedi günlük gece mesaisi ve ardından gelen bir haftalık izin bitmişti. İkisi de yeniden gündüz vardiyasındaydı. Ela hemşire masasında yalnızdı. Nedim’in sandalyesi boş, telefonu masadaydı. İlaç odasına baktı; sonra koridor boyunca ilerleyip açık hasta odalarına göz attı. Adamı yaşam ünitesinin camlı kapısının ardında, yaşlı bir hastanın yastığını düzeltirken buldu.
Elindeki telefonu göstererek, “Konuşmamız lazım,” dedi. “Mesajlar hakkında.”
Nedim başını kaldırdı. “Benden ne istiyorsun?” dedi.
“Hiç,” dedi Ela.
O gece eve döndüğünde kocası salondaydı. Televizyonda bir yarışma programı vardı. “Yemek yedin mi?” dedi, gözlerini ekrandan ayırmadan.
“Yedim.”
“Çay?”
“İstemem,” dedi. Yatak odasına geçip üzerini değiştirmeden yatağın kenarına oturdu. Telefonunda kime ait olduğunu bilmediği numarayla yaptığı yazışmayı açtı. İlk mesaja kadar kaydırıp mesajları tek tek okudu.
Kocası kapıda belirdi, “Kahve de yapabilirim.”
Ela telefonu yüzüstü çevirdi. “Tamam. Üstümü değişip geliyorum.”
Kocasından evvel yatağa girdi. Uykuya dalana kadar normalde Dr. Rıfat’ı düşünürdü. Ama aklına o an geliyordu: Koridorun köşesini döndüğü, Nedim’in göğsüne çarptığı, doğrulmakta geciktiği o an.
Nedim eve döndüğünde gece yarısını çoktan geçmişti. Hastaneden sonra arkadaşlarıyla buluşmuş, eve gelmekte acele etmemişti. Perdeleri sonuna kadar açtı. Ardından pencerenin iki kanadını da. Duşa girdi. Banyoda söylediği şarkı, evin sessizliğinde yankılandı. Bir süre sonra bornozuyla aynanın karşısındaydı. Saçlarından hâlâ su damlıyordu. Belindeki kuşağı çözdü. Bir iki hareketle bornoz omuzlarından kaydı. Aynadaki çıplaklığına baktı. Tüpteki jeli avucuna fazla sıktı. Jel parmaklarının arasından ayaklarına aktı. Işığı söndürdü.
Sokaktaki cins kırması köpeğin ulumasına daha vardı.



.gif)





