Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Mart 2020

Söyleşi

Oğuzhan Aslan: “En büyük ilham kaynağım adliyeler.”

Serkan Parlak

Paylaş

13

1


Polisiye romanlar gerçeklikten beslenir. Sorun gerçekliğin herkes için aynı olmamasında. Doğrularımız ve yanlışlarımız gibi gerçeklerimiz de farklılık arz ediyor. Bu da beraberinde yazarın, oluşturduğu karakterlerde gerçekliğinin esintilerinin okunmasına sebep oluyor.

Oğuzhan Aslan’la mali suçlar, polisiye edebiyat ve Üç Musa romanı üzerine konuştuk.

Serkan Parlak: Oğuzhan Bey edebiyatla ve özelinde romanla ve hatta polisiye romanla olan ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti ve bugünlere nasıl geldiniz? 

Oğuzhan Aslan: Ben edebiyat öğretmeni bir babanın evladıyım. Kendimi bildim bileli evimizden kitap, edebiyat, sanata dair aklınıza ne gelirse eksik olmadı. Henüz ilkokula bile gitmeden babam sayesinde okuma yazma öğrendim. Yaşıtlarımın oyun oynamak için ayırdığı vakti ben kitap okuyarak değerlendirdim. Sanırım bu kadar erken yaşta kitapla tanışınca bir süre sonra sadece okumak yetmemeye başladı. O yüzden ortaokula başladığım zamanlarda fantastik hikâyeler karalamaya başladım. İçinde mutlaka tarihi olayların, entrikanın, istihbarî vakaların geçtiği hikâyeler kurguluyordum. Çünkü ben muammanın peşinden gitmeyi seviyorum. Kolay yoldan elde edilen, hap tabir edilebilecek, apaçık ortada olan bilgiler bana yavan ve yüzeysel geliyor. Bu sebeple karmaşık çıkarımların sonucunda elde edilebilecek saklı bilgilere erişmekten çok daha fazla zevk alıyorum. Polisiye roman sevdası da buradan geliyor işte. Çünkü polisiyenin olmazsa olmaz kuralı muammadır. Hatta belki avukatlık mesleğini seçmem bile bundan. 

Edebiyat, hele de suç edebiyatı içine girenin bir daha kolay kolay çıkamayacağı farklı bir dünya. Hem içinde bulunmaktan büyük keyif alıyor, hem de suç dünyasına ışık tuttuğunuz için boğuluyorsunuz. Tarifi güç. Celladına âşık olmak gibi. Bu sebeple muammanın peşinden giderken yaptığım okumaların ve karalamaların sonucunda 2015 yılında ilk ciddi adımı attım. Kıyamet Günlüğü adlı polisiye bir novella kaleme aldım. Emeğin sömürüldüğü ve kaleme saygının kalmadığı bir ortamda saf polisiyenin gücüne inanan insanlara ulaşmaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır. 221B Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlanan öykümden sonra bugün Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin üyesi olan çok kıymetli üstatlarımla, hocalarımla birebir tanışma imkânı elde ettim. Onların bilgi, tecrübe ve yönlendirmeleriyle polisiye edebiyatın akademik yönü üzerine de kafa yordum. Polisiye romanda olmazsa olmaz unsurların yerli polisiyedeki karşılığı üzerine teorik ve pratik kazanımlarım oldu. Elbette bir avukat olarak suç dünyasının adli boyutunu her gün yaşamamın da katkısı büyük. 

Birlik tarafından derlenen Kanlakarışık adlı öykü seçkisinde de bir öykümle yer aldım. Hukukçu kimliğim ve bilgimle elde ettiğim çıkarımlar sayesinde fark ettim ki yerli polisiye cinayet eksenli suçlara hapsedilmeye başlanmış. Sanki dünyada başka hiçbir suç işlenmiyor, emniyet teşkilatı yahut suçla mücadele birimleri başka suçluların peşinden koşmuyor gibiydi. Bu duruma isyan ederek suç dünyasının polisiye edebiyatta kısırlaştırılmasına karşı durdum. Kıymetli dostum Koray Sarıdoğan’ın editörlüğünde sekiz bölümden oluşan Yerli Polisiyede Alternatif Suç Tipleri yazı dizisini kalemkahveklavye sitesi için kaleme aldım. Halihazırda Polisiye Yazarları Birliği yönetim kurulu üyesi olmama rağmen ciddi bir polisiye roman ortaya koyamamış olmanın makul ve mantıklı bir açıklamasını getiremediğim için de Üç Musa adlı ilk romanımı kaleme aldım. Bugün geldiğim nokta budur.

SP: Oğuzhan Bey, bir polisiye roman yazarı olarak bir gününüz nasıl geçer, ritüelleriniz var mı, roman yazma konusunda size gün içinde neler ilham verir?

OA: Ne yazık ki bütün emek ve mesaisini edebiyata ve yazmaya ayırabilen birisi değilim. Kendi mesleğimi icra etmeye de devam ediyorum. Haliyle roman, öykü yahut makale yazarken bir takvime bağlı olarak çalışma imkânım olmuyor. Çünkü yaptığım işin doğası gereği mesai saati kavramım yok. Bu sebeple çoğunlukla geceleri çalışabiliyorum. Yazarken zihnimi günlük rutinlerimden, mesleki meselelerden, işle ilgili konulardan, hayatla olan mücadelemden arındırmam gerekiyor. Kafamın içinde onlarca mesele varken bir şeyler üretmek ciddi bir sancı yaratıyor. Geceler, bu yüzden saydığım bütün bu hususlardan azade kaldığım yegâne zamanlar. 

Kaldı ki ben yazma işinin bir periyoda bağlanabileceğinden de emin değilim. Çünkü günlerce boş ekrana baktığımı bilirim. Hadi oturup bir şeyler yazayım edasıyla kalemi eline almanın yarattığı şey sanat, edebiyat değil; olsa olsa bilimsel bir eser, bir günlük yahut bir köşe yazısı olabilir bana göre. Bir edebi eser uzun süren sancıların sonucu ortaya çıkmalı ki lezzetli olsun. 

En büyük ilham kaynağım ise adliyeler. Duruşma salonlarında, adliye koridorlarında karşılaştığım insanların hikâyelerini duymak, dinlemek, yeri geldiğinde onları savunmak, yeri geldiğinde ise işlenen suçun karşılığını görmeleri için mağdurun yanında saf tutmak, mesleğin doğası gereği suçu da suçluyu da mağduru da hüküm verenleri de verilen hükümleri infaz edenleri de tanımak polisiye edebiyata dair her anlamda beslenmemi sağlıyor. Üstelik gerektiğinde mağdurun, gerektiğinde sanığın vekilliğini üstlenmem dolayısıyla olaylara her iki cepheden bakmayı öğrendim. Avukatlık bir empati mesleği sonuçta. Bu yüzden ben ilhamımı gerçek suçlardan, gerçek suçlulardan ve gerçek mağdurlardan alıyorum.

SP: Romanınızın merkezinde mali suçlar var. Polisiye roman geleneğimize bu anlamda sıkı bir giriş yaptınız. Bir avukat yazar olarak mali suçlarla ilgili genel bir çerçeve çizmenizi istesem?

OA: Bugün Türkiye’deki farklı suç tiplerinin hepsinin altında mali sebepler yatıyor. Biz polisiye romanlarda mali ve maddi gerçekleri okumaktan ve yazmaktan imtina ediyoruz ama adli istatistikler bize gerçek dünyadaki suç işleme nedenlerinin birinci sırasında mali nedenler olduğunu gösteriyor. Bugün para, insanlar için var olmakla yok olmak arasındaki temel fark haline geldi. Bu da beraberinde daha fazla paraya hükmetme arzusunu doğurdu. İşte daha fazla paraya hükmetme arzusunda olanların bulaştığı suç tipleri beraberinde mali suçlar ana başlığının ortaya çıkmasına sebep oldu. 

Tefecilik, sahte fatura düzenlemek ya da kullanmak suretiyle vergi kaçırma, suç gelirlerini aklama, karşılıksız çek düzenleme en yaygın mali suç tipleri. Şiddet içermemesi, zamansal ve mekânsal bir sınıra bağlı olmaması, mağdurun genellikle gerçek kişiler yerine devlet veya kamu tüzel kişileri olması sayesinde birçok insan mali gücünü arttırmak adına bu yollara giriyor. Çünkü burada cürüm zararsız görünüyor. Kimsenin ruhu bile duymuyor sanılıyor. Ama işin aslı öyle değil. Rakamlar korkunç. Sadece sahte fatura suçları yüzünden açılmış binlerce dava var. Devletin vergi kaybı inanılmaz boyutlara varmış durumda. Vergi politikasının kanaatimce başarılı olmaması ve vergi mevzuatının güncellemelerinde ciddi sıkıntılar ortaya çıkması sebebiyle ortaya çıkan boşluğu kullanan art niyetli çok sayıda mükellef, bir yandan millilik palavraları atarken öte yandan Hazine’yi aşındırıyor. Vergi bilincinin bizim insanlarımızda yerleşmemiş olmasının da etkisi büyük. Bu davalar kapsamında yargılanan kişilerin yarattıkları ekonomik tahribat milyar liralarla ifade ediliyor. Ülkemizin, insanlarımızın, çocuklarımızın gelecekleri sessiz sedasız çalınıyorken suç edebiyatının bu alana ışık tutmaması düşünülemezdi. Emeklinin maaşı, işçinin hakları, memurun güvencesi, emekçinin alın teri, halkın hizmet alım hakkının karşılığı olan bedeller mali suç sanıklarının ceplerini doldururken insanlarımıza bu suç tiplerinin ne kadar tehlike arz ettiğini roman gibi çok tercih edilen bir türü aracı olarak kullanarak göstermek istedim. Üç Musa bu anlamda bir ilk olduğu kadar suç edebiyatına karşı alternatif geliştirmesi bakımından bir kıyamdır da.

SP: Dış dünyada olup bitenler kahramanlarınızın iç dünyalarında karşılık buluyor. Yapısal öğeler kişilerinizin duygu, davranış ve diyaloglarını bütünlüyor. Boşluklar ve belirsizlikler atmosferi besliyor. Sizce romanda ve özellikle polisiye romanda atmosfer nedir? Siz bu öğenin oluşumu için nasıl çalışıyorsunuz?

OA: Polisiye romanlar gerçeklikten beslenir. Sorun gerçekliğin herkes için aynı olmamasında. Doğrularımız ve yanlışlarımız gibi gerçeklerimiz de farklılık arz ediyor. Bu da beraberinde yazarın, oluşturduğu karakterlerde gerçekliğinin esintilerinin okunmasına sebep oluyor. Benim için de durum farklı değil. Ben inandığım gerçeklerin kalemiyim. Bu sebeple kahramanlarıma olması gerekenden farklı olarak çeşitli misyonlar da yükledim. Romanlarda esasen çok kabul görmeyen bir şekilde yazarın düşünsel dünyasını ifade etme misyonundan bahsediyorum ki kahramanlarımı ciddi bir yükün altına soktuğumu kabul etmem gerek. İşte benim romanlarımdaki düşünsel gerçeklik kitabın atmosferini oluşturuyor. Çünkü romanın geneline yayarak belirli bir etki yaratma çabasıdır atmosfer yaratma süreci. Hikâyenin sürükleyici olması ve belirli bir tutarlılık içinde kalması sayesinde bu etki yaratılabilir ki bu da ancak yaratılacak atmosfer sayesinde mümkün olabilir. Polisiye romanlarda realiteyi diri tutmayı başarmak gerek. Çünkü suçlar, suçlular sanılandan çok daha gerçekçi. O halde yaratılacak atmosferin de bu realiteden beslenmesi gerekir. Benim dikkate aldığım da bu.

SP: Üç Musa’da incelikli ayrıntılar, güçlü gözlemler ve derinlikli bir yaşam deneyiminizin varlığı hissediliyor. Bütün bunları yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor? Özellikle roman türünü seçmenizin nedeni nedir? 

OA: Benim romana hazırlık sürecim dava dosyasına hazırlanma sürecim gibi. Buna mesleki deformasyon denebilir ama ben çok sağlıklı buluyorum. Mesleki deneyimlerimi polisiye adına kullanıyorum. Evvela suçu tanıyarak başladık işe. Bunu fakültede hallettik. Ama bilmediğimiz şey suçlulardı. Bunları da mesleki hayatımız içinde yaşayarak öğrendik. Benim yazdıklarım, onların yaşadıklarının yahut yaşama şekillerinin, düşünce tarzlarının edebileştirilmesidir aslında. 

Bir dava dosyasını hazırlarken nasıl titiz bir çalışma yapmanız ve her türlü ihtimali dikkate alarak savunma yapmanız gerekiyorsa bir roman kaleme almadan evvel de aynı titiz çalışmayı sergilemeniz, okurun zihninde oluşabilecek her türlü soruyu hesap etmeniz ve bu sorulara uygun yanıtlar getirmeniz gerekir. Polisiye roman bu anlamda muhatabı olduğunuz okur açısından tehlikeli bir tür. Çünkü okur kendisiyle alay edilmesinden ve sıradanlıktan hoşlanmaz. Basit bir şekilde yahut tesadüfe dayalı çözümler, okura zanlıyı tespit imkânı verecek delilleri sunmamak okurla alay etmektir ki polisiye edebiyat buna müsaade etmez. Muammadan çözüme uzanan sürecin dikkatli işlenmesi gerekir. Ayrıca tıpkı gerçek bir yargılama gibi muammadan çözüme gitmenizi sağlayan delilleri de tek tek tartışmanız gerekir. Bu kadar çok ve komplike meseleyi aynı zamansal ve mekânsal düzlemde yazmak için ise geniş bir zemin yaratmanız gerekir. Tür olarak romana yönelmem de istediğim genişlikte bir alan yaratmama izin veriyor olmasından ileri geliyor. 

SP: Romanınızın bence en güçlü bölümü tarihsel olaylar ve resimleri konu almanız. Edebi göndermeleri de var. Bunun için nasıl bir çalışma ve araştırma yaptınız? 

OA: Dinler tarihi, ezoterik öyküler bende her zaman ciddi merak uyandırmıştır. Kendilerini inananlar olarak tanımlayan kitleler, kutsal kitapların, dini yazmaların yahut kulaktan dolma ve teyide muhtaç bilgilerin peşinden hiç düşünmeden gidebiliyor. Çoğu kişi, inandığı dini değerlerin gerçeklerini okuma ihtiyacı bile hissetmeden bunu kabullenip benimsiyor. Değerlerini de gerektiğinde canı pahasına koruyor. İnsanoğlunun varlık sebebi bile çoğu zaman bilim yerine dinin ilke ve öğretileri ile açıklanıyor. Adı ister Musa, ister İsa ve isterse Muhammed olsun, kendisi gibi et ve kemikten olan ancak kutsandığı kabul edilen, hem kul olan ve hem de kulluğu öğreten, hem ibadet edip hem ibadet etmeyi salık verenlerce getirilen öğretilerin tarihimizi bile şekillendirdiği yadsınamaz bir gerçek. Bugün bile savaşlar ya dinle açıklanıyor ya din için yapılıyor ya da savaşların neticeleri dini öğretilerle değerlendiriliyor. Amerika’nın Irak’ı işgalini meşrulaştırmak isteyen Bush bile o dönemde "İsa Mesih rüyamda bana zafer müjdeledi," açıklamasıyla Amerikan halkını bu savaşa inandırdı. 

Üstelik dinlerin mali meselelerde de adı sıkça anılıyor. Bu da benim gibi mali suçlara ilgi duyan bir hukukçunun dikkatini celp eden sebeplerden. İnsanların bu saf yaklaşımlarını çıkarları için kullanan tarikat, cemaat gibi yapılanmalar yakın tarihimizi ve geleceğimizi tehdit ediyor. Yanmayacağına inanılan kefenlere onlarca lira harcanıyor. Ölmeyeceğine inanılan bir mehdi bozuntusunun arkasına takılan sızıntılar darbe yapmaya kalkıyor. Din, işte bu kadar ciddiye alınması gereken bir araştırma konusu olarak karşımıza çıkıyor.

Peter Paul Rubens, Daniel In The Lion’s Den

Sanatçılar da bundan nasibini almış durumda. Bugün çok değerli olan birçok eserde bunu görebiliyoruz. Rubens’in Daniel In The Lion’s Den tablosu da bu etkinin belirgin şekilde görüldüğü kıymetli bir eser. Benim romanımın da kilit unsuru. 

İyi ama neden böyle? En büyük muamma da işte bu sorunun arkasında yatıyor. Ben bu muamma üzerine yıllardır ciddi okumalar ve araştırmalar yapıyorum. Kutsal kitapların tamamını bu muammayı çözmek adına okudum, araştırdım, notlar aldım. Farklı dinlerin düşünsel temellerini idrak etmeye çalıştım. Üç Musa da geçmişten bugüne dek yaptığım okumaların ve araştırmaların küçük bir kırıntısı. Danyal Peygamber enteresan bir figür bu anlamda. Kutsal kabul edilen bütün dinlerin öğretisi yüz binlerce peygamber olduğu fikrinde birleşiyor. Kuran öğretisi de aynı tezi öne sürdüğü halde Danyal Peygamber’den bahsedilmiyor. İncil’de yer bulan ve Hıristiyanlar için özel önem atfedilen peygamberlerden biri, Kuran’da adı geçmediği halde Müslümanlarca da kabul ediliyor. Üstelik Rubens gibi Barok tarzın önemli bir ismine bile ilham vermiş birisi. Onun hikâyesinin pas geçilmemesi gerektiğine inandım. Bu sebeple bütün bildiklerime rağmen sanki ilk defa öğreniyormuş gibi Danyal üzerine yazılmış eserleri okudum, kutsal kitaplarda ona dair yazılanları yeni baştan ele aldım, araştırdım, notlar tuttum. Bu konuda bilgisine güvendiğim çok değerli isimlerle sohbet edip bilgi aldım. Danyal’i tanımaya çalıştım. Ona hayat vermek adına ortaya konulmuş eserleri yeni baştan inceledim. Sürgünden zirveye uzanan yaşam öyküsü içinde temas ettiği noktaları keşfettim. Ortaya çıkan sonuç okurları memnun etmiştir umarım.

SP: Romanınızda dil, içerik ve kurgu açısından her türlü sıkıntıya rağmen iyi çalıştığınızı düşünüyorum. Kurgu konusunda nasıl bir çalışma yönteminiz var?

OA: Esasen bu noktada biraz şanssız olduğumu söylemem gerek. Malum, bir roman noktalandıktan sonra çeşitli evrelerden geçer. Yazarının defalarca kez okumasından sonra son şeklini alır. Akabinde editör denetiminden geçerek yontulmamış odunken şekil alır. Benim şansım bu yontulmamış oduna şekil veren ustanın, yani editörümün Algan Sezgintüredi olmasıydı. Ancak son okumadan çıkan metin yerine matbaaya bir önceki dosya gidince can sıkan bazı hatalarla roman kitaplaştı. Okurlardan bu anlamda özür diliyorum. Dikkatli okurlar her gün birçok mesaj atarak bu hataları bana iletiyorlar. Ama emin olun onların ben de farkındayım. Bu talihsizliği yeni baskıda telafi edeceğiz umarım.

Ben hikâyelerimi kurgularken evvela bir polisiye okuru olduğum gerçeğini masama bırakıyorum. Bu sebeple evvela kurguladığım hikâyedeki kafa karıştıracak soruları kaleme alıp onları cevaplamakla işe başlarım. Verdiğim cevaplar beraberinde o cevapları okuyucuya ulaştıracak karakterlerin doğmasını sağlıyor. Ama iş orada bitmiyor elbette. Bu cevapların okuyucuda yaratacağı etkinin fazla olması için tıpkı bir matematik problemi gibi hesaplanmış zaman ve mekân ayrıntıları geliyor arkadan. Bunun için de çoğunlukla fotoğraflama tekniğini kullanıyorum. Benim hikâyelerimde geçen mekânların hiçbirisi kurguladığım ve gerçek dışı mekânlar değil. Görmediğim, geçmediğim, gezmediğim bir yeri tasvir etmem. Hikâyenin geçtiği bütün mekânlar, sokaklar, kaldırımlar fotoğraf kareleriyle birlikte çalışma dosyamda bulunur. Okuyucunun eline finalde iki yüz, üç yüz sayfalık bir kitap geçiyor belki ama o kitabın arkasında çok daha fazlasını içeren bir dosya bulunuyor. Üç Musa bu anlamda uzun emek ve mesainin ürünüdür. Danyal Peygamber’in hikâyesi, Rubens’in tablosu, dini mitler gibi iddialı konulara değiniyorken de bunları birçok kaynağa danışmadan hikâyeye yediremezsiniz. 

SP: Romanı okuyanlar tabi ki yeni kitabı bekleyecekler. Okuyuculara serinin ikinci kitabıyla ilgili ipuçları vermek ister misiniz?  

OA: Kitabın finalinde okuyucular zaten devam kitabının adının İki İsa olduğunu öğrendi. Üç Musa’da cevapsız kalan bazı sorular var. Bu soruların cevaplarını devam kitabı için sakladım. Bilhassa avukat olan karakterim Ali Musa Şahoğlu’nun akıbeti devam kitabında belli olacak diyebilirim. Üç Musa’da alışılagelmiş polisiye romanlardan farklı olarak cinayet soruşturmasından evvel cinayetin anatomisine yer verdim ve mali suç unsurlarından yararlandım. İki İsa’da ise yine polisiye romanlarda daha evvel yer verilmemiş başka bir suç tipine daha yer vermeyi planlıyorum. Ancak klasik bir suç soruşturması şeklinde ilerleyeceğini ifade edelim.

SP: Polisiye romanda yabancı ve yerli başucu yazarlarınız kimler Oğuzhan Bey?

OA: Her ne kadar teknik olarak altın çağ polisiyesi yazıyor olsam da esasen kara roman tipi polisiyeleri okumaktan daha büyük keyif alıyorum. Bu anlamda favori yazarım Léo Malet’tir. Kara Üçleme benim hayranı olduğum üç kısa kitabıdır. Metis’ten çıkan çevirileri bu anlamda başucu kitaplarımdandır. 

Georges Simenon için ise rol modelim diyebilirim. Çünkü onun kitaplarında Whodonit diye tabir ettiğimiz Agatha tarzından farklı olarak sadece suçlunun yaptıklarını değil, suçu ve onu ortaya çıkaran sebepleri de bulabiliriz. Bu da benim gibi hukukçu olan ve suça bir tanım getirmeye çalışan, suçlularla empati kurmaya çalışan birisi için biçilmez kaftan.

Yerli polisiyede ise Algan Sezgintüredi elbette vazgeçilmezim. Editörüm olduğu için torpil yaptığımı düşüneceksiniz belki ama öyle değil. Ben onun polisiyeye bakış açısını çok beğeniyorum. Olayları çözümleme şekline getirdiği mizahi yaklaşım çağdaşları arasında onu ön plana çıkarıyor. Yerli polisiye bir din olsaydı, Algan mutlaka peygamberi olurdu. Katilin Şeyi romanı ise Vedat ve Tefo’nun belki de ilk olması sebebiyle en sevdiğim hikâyeleridir. 

SP: Dergiler, kitaplar, dijital mecralar; günümüz polisiye roman ve öykü ve tabii ki filmler hakkında neler düşünüyorsunuz? Özellikle yerli polisiyeler.

OA: Konu polisiye olunca herkesin ağzında aynı söz var: Son dönemde polisiye çok revaçta. Ben buna kısmen katılmıyorum. Polisiye romanın kabul görmüş bir edebi tür olduğu gerçek olsa da aldığı desteğin aynı oranda olduğuna inanmıyorum. Çünkü konu polisiye olunca kimse risk almaktan hoşlanmıyor. Türkiye’de siyasi kitaplar için yapılan yatırımın yüzde biri bile polisiye edebiyata ayrılmış olsa bugün çok daha farklı noktada olabilirdik. Düşünün, yayınevleri bile okunacağından emin olduğu yabancı telif eserleri tercüme edip okuyucuya sunmakla yetiniyor. Çeviri kitaplar için reklam bütçeleri yaratılıyor, bilbordlar kiralanıyor, vitrinlerde ön saflarda yer bulması sağlanıyor. Amansız bir şekilde yabancı polisiye yazarları takdim ediliyor. Sadece tek bir kitap kaleme almış ve niteliği tartışmalı eser sahipleri Türkiye’de ağırlanıp panellere konuk ediliyor ve polisiye hakkında ahkam kesmesine müsaade ediliyor.

Ancak yerli polisiye emekçileri sermaye karşısında ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. Zor bela yayınevlerine kabul ettirilen dosyalar için yeterli tanıtım ve pazarlama desteği sunulmuyor. Çeviri eser için harcanan paralar yerli yazarlardan esirgeniyor. Tekelleşmiş birçok kitabevi yerli polisiyeyi raflarına almıyor. Okuyucu yerli polisiye edebiyattan haberdar olamadığı için de tirajlar düşük. Yayınevleri bu noktada hem yatırım yapmaktan kaçıyor hem de tiraj değerlendirmesiyle çalışmalara şans verip vermemeye karar veriyor. 

Sinema sektörü için de durum aynı. Polisiye türde film neredeyse üretilmiyor bile. Diziler deseniz yine öyle. Netflix gibi dijital mecralarda birçok yabancı polisiye diziyi izleme şansınız varken, yerli polisiye dizi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Oysa şans verildiği zaman Emmy gibi prestijli ödülleri ülkemize getiren Şahsiyet gibi dizilerin çekilebileceği ortada.

Polisiyenin para kazandırmayacağı şeklinde genel bir kanaat var ancak özellikle Amerikan edebiyatına ve film sektörüne baktığımız zaman dünya pazarına açılan en önemli eserlerin polisiye temeline oturtulmuş olduğunu görüyoruz. Bu algının kırılması şu aşamada bizim ülkemizde pek mümkün görünmüyor.

İskandinav polisiyesi diye bir türkü tutturuldu mesela. Her biri birbirinin aynı kitaplar allanıp pullanıp okuyucuya sunuluyor. Oysa İskandinav polisiyesi diye yutturulan balondan çok daha nitelikli yerli polisiye eserlerimiz var. Mesela Suat Duman’ın Müruruzaman Cinayetleri, mesela Armağan Tunaboylu’nun Yıldız Cinayetleri, Günay Gaffur’un Yargıç’ı, Alper Kaya’nın Komiser Tahsin serisi. Örnek arayanlara liste uzatılabilir. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği biraz da bu amaca hizmet ediyor işte. Okuyuculara “Biz de polisiye yazıyoruz,” diye sesleniyor. Yayınevlerinden, sermaye sahiplerinden, edebiyat camiasından bağımsız olarak, salt yazarların bir araya gelerek seslerini duyurma çabasının ürünüdür bu birlik. Oluşturulan bu düzene karşı bir başkaldırıdır.

Elbette bütün yayınevlerini ve editörleri töhmet altında bırakmayalım. Yerli polisiye için canla başla çalışan kişilerin de hakkını teslim edelim. Mesela her yıl Kara Hafta İstanbul etkinliği sayesinde okurla yazar arasında köprü kuran sevgili Can Erol’u, yerli polisiyenin akademik yönünü çalışan Seval Şahin’i, polisiye kitaplara hayat veren editör Nazlı Berivan Ak’ı, kıymetli hocalarımız Sevin Okyay ve Erol Üyepazarcı’yı, rahmetli Celil Ağabeyi bu sitemlerin dışında tutmak gerekir. Onlar ve burada ismine yer veremediğim nice emekçinin sayesinde yerli polisiye ayakta kalmak için direniyor.

SP: Sanırım önümüzdeki birkaç ay yeni kitabınızın çalışmalarıyla geçecek. Masanızda neler var? Sizden önümüzdeki günlerde neler okuyabiliriz?

OA: İki İsa’yı zaten hem kitabımızda hem de sayenizde duyurduk. Ancak İki İsa’yı, okuyuculara üzülerek söylemeliyim ki, bir süre bekletmem gerekecek. Zira şu aralar yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. İki İsa’dan evvel bu romanı okuyucuya sunmak arzusundayım. Çünkü Üç Musa’nın da daha evvel yazdığım hikâyelerimin de ve hatta hazırlıkları devam eden Polisiye Yazarları Birliği’nin yeni öykü derlemesinde de "Başkomiser Musa Varol"u kullandım. Karakterin artık yıprandığını ve cazibesini yitirmeye başladığını hissettiğim için Musa Varol hikâyelerini sonlandıracağım. Yepyeni bir karakterin yazım sancılarını çekiyorum. Planlarımda bir değişiklik olmazsa bundan sonraki romanlarımda bu karakterden yola çıkarak hikâyelerimi kurgulayacağım.

YORUMLAR

Özlem Küçük

Kitabı okudum. Polisiyemizin farklı suç türlerini işleyen böyle eserlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu kapsamlı röportaj için teşekkürler.

20 Haziran 2020

Öne Çıkanlar

Ağ, Yapı ve Jonglörün PortakalıR. L. Stevenson
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yalçın Yokuş

3 Ağustos 2025

Modern Bireyin Trajedisi "Böceklik"

Peki Kafkaesk bir eser yazılacaksa kahraman nasıl biri olmalı?İnsanların yaşadıkları mekân ve buna bağlı olarak çalışma alanları modernizm ile birlikte tamamen değişir. Bu yeni mekânlar ve hayat şartları doğal olarak insan ruhunda derin etkiler bırakır. ‘Kent, dair..

Devamı..

Kaos ve Yaşam

Nihat Kopuz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024