Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Haziran 2024

Edebiyat

Batı Kanonu, Shakespeare ve Diğerleri

Erhan Sunar

Paylaş

1

0


Harold Bloom, ele aldığı yazarları ve şairleri, Freud dahil, küstah bir sevgiyle inceler. Shakespeare hariç hiçbir yazar ve kitap kutsal olmadığı gibi, katiyen kutsal kitaplardan daha dikkate değerdirler.

Batı Kanonu’nda Harold Bloom, bütün bir Batı dünyası edebiyat tarihini yapan üç binden fazla “kanonik” eser olabileceğini söyler ve kitap boyunca tekrar tekrar döneceği biçimde, bu eserlerin zor kavranabilir olmalarıyla, bütün bir ömrünü verse de okurun yetişemeyeceği bir düzlemde kalacaklarını ileri sürer. Aslında onları bir başlarına değerli kılan şey sadece zorlukları da değildir; Bloom’a göre “tuhaf” ve “tekinsiz” görünmeleri de gerekir ve elbette bu tuhaflık, biz okudukça yavaş yavaş istisnai bir özgünlüğe dönüşebilmelidir. İnsanın hemen Freud’un kavramlarına bakası geliyor, ama eleştirmen sıklıkla ve hiç çekinmeden zihnin bu kâşifini de kitap boyunca büyük itirazlarla tartışmaya açacaktır.

Bloom, bu konularda listelerin asla bitmeyeceğini bilerek ve açık bir sahiplenme duygusuyla (kendisi buna nostalji de diyordur) yirmi altı yazar ve şair seçmiştir. Neredeyse muhafazakâr bir titizlenmeyle üzerlerine eğildiği, eserlerinin içinde başka yazarları da dahil ederek çapraz okumalar yaptığı edebiyatçıların başında Shakespeare’in geldiğini ne saklar ne de tespit etmekle övgünün kimi kez birbirine karıştığı coşkulu ifadelerle yeniden ve yeniden gündeme getirmekten sakınır. Kitabın geri kalanı boyunca eserlerin iç düzenleri hakkında gayet unutkan, oyunsu ve aynı anda ciddi incelemelere girişeceği açığa çıkacakken, daha ilk yazıda Shakespeare’in bütün bu eserleri bir arada tutan zihinsel bir harita gibi önümüze serileceğini görürüz. Burada bir anakronizm yoktur: Edebiyatın başı da sonu da Shakespeare’dir ve ondan “etkilenme endişesi” duymadan yola çıkamazsınız.

Harold Bloom’un “Parisliler” diye hafifsediği yapıbozumcular, göstergebilimciler veya eleştiri oklarından hiç uzak göremeyeceğimiz Yeni Tarihselciler ve feminist harekete bağlı olanlar, ona kalırsa, edebiyat eserini değil ideolojileri okuyorlardır: “Kırgınlık Ekolü” diyerek daha daraltılmış bir şemsiye altına topladığı ve akademik bağnazlıkla da suçladığı bütün bu yazarlar, eleştirmenler ve öğretmenler, en az Shakespaere kadar saplantıyla, bir biçimde tartışmaya hep dahil edilirler ve aksi durumda pürdikkat bir edebiyat okumasına dönüşeceği yerde Bloom’un en harika sayfalarını, en göz dolduran paragraflarını kendi adına daha da “kırgın” bir seramoniye çevirirler. Kırgınlığı anlaşılabilirdir, ama sataşmaları her zaman değil: Edebiyatın bir tek estetik değerine göre algılandığı ve öyle okunduğu zamanların sonuna gelip dayandığımız kehaneti, Batı Kanonu’nun yazılışından yaklaşık yarım asır sonra bugün hâlâ kesinleyemeyeceğimiz bir tespit; ve hiç değilse eleştirmenin ele aldığı (ve kitabın sonuna daha genişçe eklediği) eserler hâlâ “büyük” kabul edilebiliyorlar. Okuma ve yanlış okuma üzerine bunca parlak ve ikna edici söz üretebilmiş biri için aynı zamanda “yanıltıcı” da olabilecek bu düşünme biçimini izleyecek olursak, vardığımız yer sadece Shakespeare’in, Goethe’nin veya Dante’nin “okunmasının” değil, daha genel anlamda kitaplar okumanın geçersizleştiği bir düzlem olur ki, bunu tartışmanın yolları bambaşka da olabilir. Eleştirmenin yaktığı ağıt geçerlidir: Edebiyat için edebiyat okumak giderek daha da bir kenara çekiliyor. Ama özgünlüklerini dile getirdiği bunca esere kendi yaklaşımı aradan geçen yıllarda özgün olmaktan da çıktı, çünkü bahsettiği gibi ne Alice Walker gerçek edebiyatı yok etti ne de “değerli” olmalarının karşısına bir kitabın kendi kendine yeterliliğini koyduğu bütün o kültürel çalışmalar okullarıyla saf estetik bilinç arasındaki savaşım onun öngördüğü kadar sınırlarına götürüldü. Sanırım okumanın doğasının değil boyutlarının tartışmaya daha çok açıldığını ileri sürecek olduğumuzda, Harold Bloom bu kez de “Batı yaratıcılık psikolojisinin” tehlike altında olduğunu ileri sürer ve hırpalamaktan geri durmadığı Freud’un “bilişsel yadsımalarının ısrarını” yardıma çağırırdı. Ama biz onun dünyasını sadece öfkesinin gölgesinde değil, ışığının etkisi altında görmeye bakalım.

harold bloom

Harold Bloom, ele aldığı yazarları ve şairleri, Freud dahil, küstah bir sevgiyle inceler. Shakespeare hariç hiçbir yazar ve kitap kutsal olmadığı gibi, katiyen kutsal kitaplardan daha dikkate değerdirler. Edebiyatı edebiyat için okumayı seven herhangi bir okur, onun asıl okuma mutluluğunu, asıl zevki odalarımızın içine getirdiğini görmezden gelemez. Ortada metin dışı hiçbir zorluk, kitapla dikkatimiz arasına girecek hiçbir ideoloijk engel olmamalıdır. Üstelik bir Avrupa veya Amerika şehrinde yaşamanız da gerekmez ve bir kere açtığınızda (kanonu daha da  “açmakla” övünen  ideologların tam tersine) kitabın size toplumsal motivasyonlarınızdan, sınırlarınızdan önce kişisel acılarınızı, benlik algınızı, bunlara benzer ve “yüzleşmenizin” bir tarihsel durumu anlamaktan daha değerli olacağı asıl zihinsel bağlamınızı gösterdiğini fark etmeniz mümkün olur. Zihinsel bağlam ise elbette Shakesperare’in merkezinde durduğu ve akslarına Dante’yi, Cervantes’i veya Henrik Ibsen’i hiç zorlanmadan alabilen, T.S. Eliot’la veya Tolstoy’la tartışabileceğiniz geniş bir haritadır: Onun sınırları içindeyken sadece yoğunlukla hayaller kurduğunuzu, düşündüğünüzü değil, Shakespeare’in bilgisayarların veya videoların yapacağından daha zor ve kıymetli yollarla nasıl ve neden Freud’un özgünlüğünü geçersiz kıldığını, karşılığında psikanalistin de onun maskesini düşürmek için çabaladığını; yani yine Batı edebiyat kanonunun akıl almaz işleyişini hayal edip düşündüğünüzü anlarsınız. Bunun için birinin size oyun yazarının aslında Londra’daki ekonomi dünyasının karmaşasını da verdiğini söylemesine ihtiyaç duymazsınız: Harold Bloom değişkenlik gösterenin tarihin geçip gitmesi oluşundan başka ve çok daha okurun karakter nüanslarına dair bir şeyler olduğunu görebilmemizi ister, çünkü Shakespeare’in asıl gücü de insan doğası ve kişiliğiyle sonsuz imkânlarla oynamasında yatmaktadır.       

Harold Bloom’un biraz daha insaflı davranıp, feminizm ile makul bir tartışmaya girecek olmasını, okuma aşkı konusunda bunca uzun sözden sonra “sıra” Virginia Woolf’a geldiğinde sezecek oluruz (bölümün başlığı: “Okuma Aşkı Olarak Feminizm”). Hemen girişte bu beklentiyi boşa çıkarır, “feminist eleştiriyi yargılama” konusunda birikimli olmadığı ironisini zevkle kurar, ardından daha merhametli olur, Woolf’un çok okumayı savunmasını mercek altına alacağı müjdesini verir. Ama oklar öylesine hazırdır ki, henüz birkaç cümlenin ardından yazarın takipçilerinin onun kendisinin edebi kariyeri boyunca takip etmiş olduğu yazarları (onların oluşturduğu estetik ölçütleri) hiçe saydıklarını açığa vurur. İleri sürer, demiyorum çünkü ironi buralarda açıkça ve özellikle akademik feminist okuma biçimlerini bir hedef tahtası görünümüne sokuyordur. Dili sivri olduğu kadar zehirlidir: Feminizm savunucularının Woolf’un esin kaynaklarını “anlamadıkları” gibi, bir de onun (temelindeyse Jane Austen, George Eliot ve Emily Dickinson gibi kadın edebiyatçıların) açtığı yolun tüm olanaklarını kullanıp hâlâ rakip bile olamadıklarını söyler. Aslında buna benzer bir korelasyonu daha sonra Borges’in Freud’u neden önemsemediğini (altmışlı yaşlarının sonunda yaptığı ilk ve son evliliği ve doksan üç sene yaşamış bir anneyle geçirilmiş bir hayat neticesinde) açmaya çalışırken de kurar, ama orada göstereceği yakınlığın, açacağı parantezin çok daha azını bile feminist okumalara “bahşetmez”: Borges’in “gerçeklerinin” ve Freud’a tavrının okurun hiç işine yaramayacağı açıktır, ama Woolf’un “eğer öyle adlandırılabilirse, güçlü ve kalıcı feminizminin”, sırf bir algı bütünlüğü olduğu için, onu güdümüne almış çoğu okura gösterebileceği tek şey, kendi yetersizlikleri ve yetersiz okumalarıdır. Bloom okurlarına Orlando’nun harika bir kitap olduğunu inceleye inceleye anlatır, yazarını okuma sevgisinden ötürü fırsat buldukça över ve biraz daha detaya girdiği anlarda ya ironinin feminist okuma yapanlara haddini bildirecek tek yöntem olduğunu artık saklamaz ya da Orlando’daki aşkın ve bütün o dönüşüm hikâyesinin okuma aşkından başka şey olmadığını kanıtlamaya çalışır.

Tüm bunlardan ötürü, Bloom’un okuma uğraşı ve geleceği adına “tehlikeli” bulduğu ekollere ve yaklaşım biçimlerine dinmeyen öfkesi, bazı garip yollarla, onun metinsel dikkatine de yansımıştır. Tekrarın bilincin sınırlarından çıkıp yazının oluşumunu aksattığı böyle durumlarda, onun öncelikle adanmış bir okur olarak edebiyata ve kendi edebiyat algısının büyüsüne ne kadar kapılmış olduğunu hissederiz. Batı edebiyat tarihini bir bağlantılar zinciri gibi gördüğü için, bakışının dağıldığı her an yeni bir öngörüye, bu öngörülerden başını kaldırdığı her an ise kitaplar adına unutulmaz değinilere, tespitlere dönüşüp durur ve ortaya çıkan baş döndürücü edebi ortam içinde Proust’u, Dickinson’ı veya Kafka’yı anlamak isteyen okur, aynı zamanda edebiyatın kendi içsel doğasını ve işleyişini de anlamış olur. Kitap bazı okuma biçimlerine bir saldırıdır, ama bu gerçek onun çok daha geniş “edebi ve estetik” tespitlerini görmezden gelmemizi gerektirmez. Roland Barthes, Michel Foucault ve diğerleri yazarın ölümü etrafında tartıştılar, metnin bizzat yazarıyla her iyimser okumada yeniden dirileceğini ise Batı Kanonu geniş hacmi içinde, inatla, sevgiyle ve kırgınlıkla dile getiriyor.        

Bana kalırsa, edebiyat metnine dönük kültürel çalışmalar bahsindeki yıkıcı (sadece eleştirel değil) tavrı nedeniyle de hiç eskimeyecek bu geniş yapıtın asıl zamana direnecek yanı, edebiyat tarihini oluşturan akrabalıkların sanıldığı kadar göz önünde olmayabileceğini (mesela Kafka’nın yıkılmaz boyutlardaki suçluluk duygusunun onun eserini bürokrasiye veya devlet fikrine değil Freud’a açtığını) berrak biçimde hatırlatması ve bunu yaparken sabırla uzun uzun metinlerin içinde bağlantı noktaları aramasındadır. Hep de başardığına ve bu bağlara bizi ikna edebildiğine göre, ele aldığı yapıtları tam da iddia ettiği gibi sanki yeniden, daha açık bir bakışla (bir kere okumuş veya okumamışsak) görmemizi sağladığını da teslim ederiz. Üstelik basit bir kararla veya şartlanmayla reddedip etmeyeceğimizi göreceğimiz bütün o ideoloji tartışmalarının ötesinde, belki de sırf bu fark ediş yoluyla, Harold Bloom’un saf edebiyat sevgisiyle, bilinciyle yürüttüğü metin içi sorgulamalar apayrı, biraz soluklandığımız daha mucizevî “vahalar” haline gelirler ve edebiyatın ölmediğine bir de bu yoğunlaşma anları süresince tanık olmuş oluruz. Yazarın itibar ettiği tek Marx’ın Groucho Marx olduğu yönündeki tüm şakaları, benzer tüm yakınmaları, bizim kadar onu da zaman zaman metnin taleplerine boyun eğdirdiği durumlarda iyice silikleşebildiği için, edebiyat aşkının ve tutkusunun bir tek komünistlere ve kadın hareketlerine değil bizzat profesörün kendisine de küçük çaplı tuzaklar kurduğunu bile düşünebiliriz. Sonuç olarak, edebiyatın seyrine ağıt yaktığı, bu arada sitemini sıkıştırmaktan geri durmadığı sayısız güzel düşünülmüş, belagati yerinde cümlelerinden birinde şunları yazabilmiştir: “Ne yazık ki hiçbir şey aynı kalmayacak çünkü bizim işimizin temeli olan iyi ve derinden okuma tutkusu ve sanatı, çocukluklarından itibaren fanatik okurlar olan kişilere bağlıydı. Artık sadık okurlar bile kuşatılmış durumdalar çünkü Shakespeare ya da Dante’yi diğer bütün yazarlara tercih edecek yeni nesillerin ortaya çıkacağından emin olamazlar. Akşam inmiş olan topraklarımızda gölgeler uzamaya devam ediyor…” Ne var ki bu durumdan keder duymadığını hemen ve sonrasında defalarca dile de getirmiştir – Batı Kanonu’nu yargılayacak veya sırf sorunsuzca, sevgiyle okumak isteyeceksek aklımızdan çıkmayacak bir sestir bu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazma Serüveni ve Okuma BilinciHasan Parlak
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sevil Kılçıksız

31 Mart 2026

Acısız

Islak saçlarını kremle ovmaya başlamıştı, telefon çaldı. "Tam zamanında," dedi. Onu izleyen terebentin kokulu buharı ardında bırakarak banyodan çıktı, zil sesine yöneldi. Çalan telefonu orta sehpanın karmaşasında derginin altında buldu. Kremli parmak ucuyla ekrana sakınarak dokundu. O kadındı ..

Devamı..

Endoktrinasyon Felsefesi Üzerne

Jonny Thomson

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024