“Ben bir mülteciyim, kendi yüreğinden başka sığınacak yerim yok. Yurdum yok.”
Şebnem Ferah
Durmadan kendine iltica eden mülteciyim şimdi. Kaçsam yangın, dursam ateş, vatanım karanlık, menzilim ırak. Pervaneyim şimdi bu ateş denizinde. İçindeki yangından kaçıp ateşe uzanan bir uzun yol benimki. Bütün çıkmazlarımı ateşle ördüm. Yangınlardan arta kalan ve rüzgârın önünde dans eden bir bakiyeyim. Dağlardan savrulan bütün kül… Külü rüzgâra, ateşi yangına katan bütün kaçış benim.
Savrulan ve sert bir kayaya çarpan ışıltılı bir kristalin; ben, bütün bunlardan mı ibaretim? Yoksa yangınları içime hapseden bir hasret mi var deyişine, umarsız ve pervasız bir iç çekişin, volkanları kıskandıran, feryadı dağlardan, kuş uçmaz kervan geçmez, yankılanan garip ve kör ve çaresiz çığlıkla, boşluğa bakan gözlerini kısarak ağlayan bu çile benim.
Feryadımı sağır olanlar, kuşun sesine, suyun sesine ve yârinin sesine, duydu da bir ateş duymadı ben aşığın sesini. Bak. Yırtılıyor boğazım, içim kanıyor ve vahşetin irini dökülüyor içime. Her yabancının sesi jilet gibi bölerken uykularımı, çatırdarken üstüme ördüğüm bütün çatılar, ağlıyorken anılarım ve kanıyorken umutlarım; kulak kesil. Bu ses benim.
Tufanların savurduğu garip bir güvercinim, bu çorak coğrafyada. Bir haber götürmeliyim kendime. Kendimi çıkarmalıyım yaşlı Nuh’un gemisinde bir başına kalmış bu çetrefil çelişkiden. Oysa bütün bir dünya vatanımdı. Vatanımın ortasına dikenli teller örülmüşken ve yetmiyorken yeryüzü gözü doymazlara, kendime bir müjde uçurmalıyım. Gözlerini dört aç ve bana bak. Bu vatan benim.
Çıldırmış dalgaların önüne kattığı bir kibrit çöpü misali savrulurken sonu gelmez girdaplarda ve anılara tutunmaya çalışırken yaşam, bilinmezliğin ortasında kalmış bir ada misali kendini şereflendirecek bir Robinson Crusoe ararken dün, şimdi bir dağ köyünde karlı yollara bakan yaşlı bir ninedir. Görmeyen gözlerine aldırmadan karda bir karaltı bekliyor. Ölüm atına binmiş Azrail bile bir umut doğurur belli belirsiz. Bak yola. Bu yalnızlık benim.
Bir köy var uzakta. Üşengeç ve utangaç dumanlar yükseliyor bacalarından. Evlerin içinde sıcak ocaktan ateş yalımları yükseliyor. Kimsenin misafirliğe gitmediği kuytulukta kurda kuşa ev sahipliği yapıyor. Bütün çaresizliklerin bir çırpıda tuzla buz olduğu bir yalnızlıkta, sırtını dayadığı keçeden yastığın rahatlığıyla tütün tabakasına uzanan yaşlı bir bilgenin huzurunda dinle beni. Bu hasret benim.
Kar yağıyor şakaklarıma. Dünyanın yükü omuzlarımda… Eğilmiş belimle yürüyorum merdivenleri. Bu merdivenler beni yurduma götürmeyecek biliyorum. Durmadan adımlıyorum basamakları. Sonunu bilmediğim ama bir umut sılaya doğru gittiğim. Bir kaçış belki de ya da upuzun bir varış, bilmiyorum. Bu kaçış beni içimdeki yangından azat edecek belki de. Durmadan kar yağıyor şakaklarıma. Bak ve dinle. Bu umut benim.
Çıldırmış dalgalara tutunan bir botta, düne ve dünden öncekilere tutunup, sonu belirsiz ve kimsesiz yabancılığa uzandığım o günden beri, kimse çalmadı kapımı. Saatlerce, günlerce, aylarca bekledim ama gurbetin soğuk rüzgârından başka kapımı tıkırdatan olmadı. Kapıdan içeri giren zalim ve soğuk rüzgâr iliklerime kadar işledi. Beni ısıtacak bir el aradım. Bütün eller sağır, gözler ağır, kulaklar küstü bana. Dinle. Bu çetrefil çaresizlik benim.
Pervasız bir çığ, ipinden kopmuş rahvan atlar gibi üstüme geliyor. Kaçacak yerim sığınacak kapım yok. Bütün anılarımı bir silindir gibi ezen kaçış, beni bütün duygularımdan sıyırıyor. Üryan bir gerçeğin en utangaç haliyim. Kendini bilmez hasret yangınlarının havaya karışan isleri gibi dolanıyorum. Dokunsam, siyah, koklasam, ciğerlerimde bir onulmaz yara… Bak. Bu yangın benim.
En eski ezginin tınısı kulaklarımda yankılanıyor: Bülbülü altın kafese koymuşlar; ille de vatanım, demiş. Ayaklarıma batıp kanatan dikenler, belki de kanayan bütün yaralar gibi beni görünmez bir iple kendine doğru çekiyor. Yıkıntılar ve yangınlar arasından devşirdiğim, belli belirsiz anı kırıntıları bir canlı kare gibi beliriyor zihnimde. Bir anlık bir anıya bütün bir ömrümü sığdırıyorum. Dur ve dinle. Bu tını benim.
Zihnimde infial bombaları patlarken peş peşe, sinir uçlarıma yangın seremonileri dökülürken, içimi çürüten acı nehirleri dolanırken göğümde, buz tutar bütün uzuvlarım, hasret karları yağarken, çıldırmış bir zihnin tutunacağı tek dal aldığım nefes kalmışken, dökülürken üstüme asit yağmurları, yangınlar içinde buz tutarken yüreğim. Dinle. Bu çığlık benim.
Korkmuyorum tenhadan. Yine de sığınacak bir liman arıyorum. Sonsuz dalgaların fırtınada dans eden ölümcül kimliklerinden kaçarken… Bir liman bulmalıyım. Bir liman. Başkacada derdime derman yokken bu tenhada. Bütün yelkenlerini indirmiş çaresiz bir kaptan edasıyla tutunmak istiyorum dümene. Arkam fırtına, önüm girdap… Bak bu çaresizlik benim.
Kanıyorken, acıdan ve ateşten mürekkep, gözlerindeki aksim… Bilcümle mahlûkatın sırrını yumuşak karnında saklıyorken tohum. Göz pınarlarımdan süzülen abı hayat, kurumuş tohumu çatlatıyorken toprağın içinde, taşa ve tene yazılan ayetler bir bir sırrını veriyorken rüzgara. Derin bir nefes al. Bu yaşam benim.
Bedevi gezginler dolanıyor çarmıha gerilmiş umut ikliminde. Demirden ve keskin çelikten dikenler filizleniyor gurbet caddelerinde. Umut ikliminden çelik dikenlere metalik yalnızlıklar yağıyor durmadan. Kâbus kere kâbus oluyor yolunu kaybetmiş varoşlardaki sancılar. Ayakları kanıyor umut ikliminde dolanan kimliksiz ve kimsesiz çetrefil çaresizliğin. Kulak kesil. Bu kanayan benim ayaklarım.
Suçlu ben miyim yoksa savaşçıların etine dişini geçirmiş aç köpekleriyle saldıran Asur metinlerinden süzülüp gelen tarih mi? Bıyıkları yeni terlemiş ve bedeninden daha ağır kılıcı taşımaya çalışan ben ve durmadan üzerine çağlayan gibi akan düşman kuvvetlerinin ayakları altında ezilmeye mahkûm olmuş savaşçı kimliğim mi? Kaçıyorum, durmadan savaş meydanına dönüyorum. İyi bak. Bu korku benim.
Yalancı tarih tanıklığında bütün umutlarımı bir bir yargılıyorum. Davacı ben, davalı ben… Bütün kaçışlarım ve mayınlı araziyi defa etle ihlal etmişliğim. Durmadan ayaklarımın altında patlıyor serseri mayınlar. Ve gazetelerin üçüncü sayfalarında boy boy resimlerim nakşediliyor.” Bir umut kaçakçısı daha yakalandı.” Çok geçmeden mahkeme ilamı yayımlanıyor. “ Mahkûmun umut hırsızlığı yaptığı, deliller ışığında sabit görüldüğünden, vatanından uzakta yaşamasına karar verilmiştir.”
Karar no. …. …..
Hüküm: idam.
Bak. Darağacında sallanan benim bedenim.
Çarmıha gerilenlerin, çarmıha gerenlerden özür dilediği, yüzünün astarını yıkayan bir zamanın en çaresiz duruşunu mazlumların yüklendiği çirkin bir dönem bu. Durmadan algılar yaratılıp, gerçekler manipüle ediliyor. Milyonlar çalan ama sokakta yaşayan saçı sakalı kirlenmiş birine bir parça ekmek verip kendini zamanın azizi ilan eden uanmazlığında sokakta gördüğün o kirli adam benim. Sakın bana ekmek uzatma.
Özgürlüğe koşan deli yılkı atları gibi dağlarda dolandığım günler geliyor aklıma. Bir demir düğüm boğazımda yumrulanıyor. Bağırsam kanayacak, sussam içerim yanacak. Kaçabilir miyim kendimden? Bu uzak diyarlarda bir deli tay hevesiyle uzanabilir miyim dağlara? Yaz sıcağında meşe ağacı serinliğinde konuşabilir miyim yalnızlığımla? Sus ve dinle. Bu hasret içimi kemiriyor.
Karabasan geceler dolanıyor boğazıma. Boğdu boğacak. Bir tekinsiz rüyadır geride bıraktığım. Bütün yanılmışlıklardan öte bütün yenilgilerden beri. Bedenim ağırlaşıyor. Kimseye duyuramıyorum sesimi. Boğazımdan aşağıya kan pıhtıları dökülüyor. Korkuyorum. Uykusunda ölen ilk ben miyim? Yoksa bütün ölümler bir uyku hali midir? uyur uyanık bir girdabın son demlerini yaşıyor ömrüm. Tutsana ellerimden.
Keskin bıçak yarası gibi kanatıyor hüzün. Hüzün en çokta bana yakışıyor bu insan çölünde. Dokunuyorum omuzlarına bütün geçenlerin. Biri dönüp bakmıyor. Beni gören yüzünü ekşitiyor. Ellerimin çatlaklarından kaldırımlara yalnızlık dökülüyor. Merhem olanım yok. Durmadan hüzün döküyor yüreğim. Yüreğim ağır kanamalı. Dokunsana yüreğime.
Kaotik bir yaşamın iflah olmaz son savaşçısı benmişim gibi durmadan ellerime yalnızlık zırhı tutuşturuluyor. Keskin hançer darbelerinin bir bozkır göçebesinin yüzündeki kırışıklar gibi açtığı yaralar beliriyor yaşamın tozlu aynasında. Dokunsan bin parçaya bölünecek. Karaltılar beliriyor arkamda. Ellerinde hançer, gözlerinde Sezar’a mezar olan öfke… Brütüsün ihanetinden başka bir şey değil yaşam. Saplasana hançeri bağrıma…
Esmer tenli, ayakları çıplak, yüzü kirlenmiş bir çocukluk çekiyor içim. Dünyanın hiçbir gamını takmayan bir huzurla dolanmak istiyorum beyaz karın üstünde. Bacasından dumanların yükseldiği tek göz evde kestane kavurmak istiyorum. Kar yağmıyor buralara. Ondandır karı özlediğim. Sürekli sis ve bulut geçişleri içinde yaşıyorum. Tabi bir de sürekli bağıran gemiler. Götürsene beni çocukluğuma…
Ey zaman! Ya beni çocukluğuma doğru azat et ya da doğur beni bu yabancı elde. Çekemiyorum cefasını bu diyarı gurbet elin. Dokunamıyorum hiçbir güzelliğine çocukluğumun. Beni getiren o botun içinde boğuldu anılarım. Hepsi can yeleksizdi. Bilmedikleri şey ise bu su çölünde dönüp arkasına bakmanın boğulmak için yeterli olduğuydu. Küsme bana çocukluğum. Bir gün ama bir gün mutlaka ellerinden tutup gelincik tarlalarında dolaştıracağım seni.
Ey zaman! Ya beni bir fırtınanın içine hapset ki, beni alıp çocukluğuma götürsün ya da beni bir girdaba bindir ve savur beni bilinmezliğe ki kimsenin olmadığı bir diyarda sadece çocukluğumu düşüneyim. Çocukluğum beyaz yeleli bir ata binmiş, rüzgârda uçuşan bir eda ile dolanıyorken sıla baharında, kış kapımı çalmadan sarıp sarmalayayım bütün anılar yumağını.
Bu diyarda anım yok. Gözlerim kör, kulağım sağır. Ellerim buz tutmuş, yüreğim bir boşluğa dikmiş gözlerini. Sıcak bir şey yok bu soğuk iklimde. Bütün haritalar gurbeti gösterirken ve yaralı bir kaptan bozuk pusulanın bahtına emanet ederken rotasını, şehir, canavar gibi ağzını açmış beni yutmaya çalışırken, ellerimden, buz tutmuş ellerimden, kavra beni. Kavra ki düşmeyeyim.
Külleri savrulan bir ölüyüm şimdi. Nefes alıp veren… Bir dağ başında esecek rüzgârı bekliyorum ki küllerim denizlerin suyuna karışsın. Ki suyu her avuçladığında beni hatırla.






