Canan, Juan ve Camila’ya sevgiyle
Güzün sonlarına doğru güneşli bir günün hafiften soğuyan gecesinde bir evin çatı katındaki yatağımda uykunun yorgun bedenimi ve yorgun olduğu kadar karışık zihnimi teslim almasını bekliyorum. Yarınki “başlangıç” için heyecanlıyım bir yandan. Yarın gün 19 Mayıs olacak, duygusal lükslerimin hanesine yazılacak olsa da yeni bir edebi görevin ilk günü... Bundan tam 100 yıl önce doğmuş birinin izini sürmek için buradayım. 20. yüzyılın efsanevi yazarlarından biri olarak kabul edilen Julio Cortázar’ın buradaki izleri hakkında bir keşif gezisi bu. Epi topu bir hafta süreceğinden turistik kalacağı da kuvvetle muhtemel. Ama bir şeyleri solumak da gerekiyor. Kendi kendime “Uzun Adamın Peşinde” adını verdiğim bu edebi macera aslında burada başlamadı. Başlangıcı bir buçuk ay kadar öncesine gidiyor. 5 Nisan günü İspanya’nın Mallorca’sında kitapçı gezmesiyle başladı. İspanya’nın ünlü mağaza zinciri olan El Corte Ingles’ın Mallorca’nın baş şehri Palma de Mallorca’daki şubesinin alt katındaki kitap bölümü oldu ilk uğrağım. Ve hemen önlerde elimle koymuş gibi buldum: De la A a la Z Cortázar (A’dan Z’ye Cortázar). Barselonalı filolog yazar Carles Alvarez Garriga’nın Cortázar’ın eşi Aurora Bernárdez’le birlikte kaleme aldıkları biyografik albüm. Bu edebi maceraya atılma fikrini bana veren de oydu; yılın başlarında böyle bir çalışmanın yayımlandığını okumuştum İspanyol gazetelerinden. Julio Cortázar’ın doğumunun 100. yılı kutlamalarına yetiştirilmişti. Kişiler hakkında araştırma yapmak için aile albümleri iyi dökümanlardır, sonuçta bu da bir “albüm”dü, çalışmada vefakâr Aurora Bernárdez de olduğundan birinci elden dokümanlar vaat ediyordu. Akşam olduğunda Cortázar hakkında çıkmış kitaplardan oluşan küçük bir bavulu dolduracak bir hazineye sahiptim. Özellikle Teatro Principal’ın üst sokağı olan setteki Biblioteca Gazel’de bulduklarıma öyle her kitapçıda rastlanmazdı. Çılgınca fikir için cüret artıyor, giderek bir projeye dönüşüyordu: Julio Cortázar hakkında bir kitap yazmak! Sadece kitaplardan yola çıkarak değil, Cortázar gezileri de yapmak suretiyle... 9 Mayıs Ankara. 14. Ankara Öykü Günleri kapsamında 100. Doğum Yılı münasebetiyle Cortázar’ı anmak adına bir toplantı yapılıyor. Toplantının başlığı –mottosu da diyebiliriz– “Kıskanılan Bir Yazar: Julio Cortázar”. Konuşmacılar: Hacettepe Üniversitesi’nden Çiğdem Ülker, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Doç. Dr. Şebnem Atakan, Makedonya’dan Nenad Joldeski. Her ne kadar konuşmacı olmak istediysem de bu toplantıda bana düşen moderatörlük oluyor. Kötü bir moderatörlük sergilemek pahasına hafif tertip bir konferans vermekten geri kalmıyorum. Başta Bernárdez ve Garriga’nın (bu toplantıya Garriga davetliydi ama etkinliğe bir iki gün kala ailevi nedenler öne sürerek gelemeyeceğini bildirmişti) ellerinden çıkmış biyografik albüm olmak üzere Palma’dan edindiğim kitapları iştahla karıştırmış olduğumdan doluydum açıkçası. Havada yazarın biyografisine dair –kendimce ilginç bulduğum– notların uçuştuğu bir konuşma oldu. İzleyiciyi bilemem ama bende Cortázar merakı daha da artmıştı. Bir yudum almakla susuzluğu daha da artıran su mecazında ifade edilen hal içine düşmekmiş meğer... 17 Mayıs sabahı İstanbul’da ortalık ışıdığında Buenos Aires yolculuğum da başlamış oluyordu. Baires’e (oralıların deyişi) bu ikinci seyahatim. 2010 yılının Nisan ayının son dokuz gününü orada geçirmiştim. Kitap fuarına denk gelen günlerdi ve katıldığım şiir festivalinin bir ayağı da bu etkinliğin içindeydi. O zaman dikkatimi ve ilgimi yazarlarından ziyade şehre vermek kararındaydım. Ucunda Cortázar’ın, Borges’in, Bioy Casares’in ve daha nicelerinin evlerini, takıldıkları mekânları görmek, bu ortamları solumak imkânına bir daha sahip olamamak gibi bir risk olsa da tercihimden şaşmadım. “Yazarlar için eserleri vardır nihayetinde... Şehir dokunmakla hissedilecek bir eserdir” gibi bir merdivenaltı ve avare felsefi tasavvura sığındım. Esas başlangıca saatler kala, daha önce Cortázar’a ilişkin duyduğum, yaşadığım ne varsa hepsini bir bir anımsamaya çalıştım. İlk defa bu kadar yakınına gelmiştim bu varlığın. Aramızda birkaç mahalle vardı. Mahalle dediysem her biri bir kasaba evsafında banliyöler. Burzaco’da Canan’la Juan’ın misafiriyim. Güney Garı’nın Temperley hattı üzerinde 10. istasyon Burzaco. Bu gardaki şehir istasyonu olan Constitucion’a doğru gidilecek olunursa, dört istasyon sonrası Banfield. Ve Banfield, Cortázar’ın dört yaşından on sekiz yaşına kadar (1918-1936 yılları arasına tekabül eden süreç) yaşadığı mahalle. (Julio Florencio Cortázar Scott, 26 Ağustos 1914 tarihinde Brüksel, Ixelles’de doğdu. Buenos Aires’e dönene kadar geçen dört yıllık sürede ailesiyle, babasının diplomatik görevi nedeniyle sırasıyla İsviçre, Almanya ve Barselona’da kaldı. Doğumu hakkındaki ünlü ifadesini de bu vesileyle nakledelim: “Benim doğumum diplomatik ve turistik bir imalattır.”) Hayata ilk adımlarını attığı yer olmasa da Banfield’in onun bilincinde bir başlangıç olduğu muhakkak. Banfield’dan başlamak en doğrusuydu... Burzaco’daki çatı katında Marcel Proust’un çay fincanındaki geri dönen resimler gibi anımsayışlar sürüyor. Büyük yazarın büyük eseri Seksek adlı romanında başvurduğu patafiziğe dayalı tekniğinde olduğu gibi zaman sayfaları karışık. Sonunda kronolojiye uygun olarak düzenlemeyi başarıyorum. Ta başından alıyorum: 1979 yılının ortaları, Cağaloğlu’nda getir götür işlerine bakmak üzere çalıştığım dergiye (Sanat Emeği) Küba’dan bir dergi geliyor. Adı El Caiman Barbudo (Sakallı Timsah), onun sayılarından birinde görmüştüm: Nikaragua Röportajı - Julio Cortázar. Birkaç sayfa ayrılmış. Suret olarak fotoğraf yerine derginin pek bayıldığım çizeri Andres Ugaldes’in elinden çıkma bir Cortázar illüstrasyonu. Aklımda mıh gibi kalmış işte. Ötesi yok. O günlerde onun hakkında bana fikir verecek herhangi bir şey okumuş değildim. Hoş, o günlerde Türkçede adı var kendi yok hükmündeydi Cortázar. Ortada bir çeviri yoktu ondan; dar bir frankofon çevrede adının geçtiğini anımsıyorum, bir de Antonioni’nin Blow-Up filminin yansımalarıyla böyle bir yazar olduğu lakırdılar arasındaydı. 1981 yılından bir anı geliyor şimdi: Engin Beksaç’la Bostancı’da buluştuğumuz bir gün. Engin konuşuyor, ben yutar gibi dinliyorum. Latin Amerika edebiyatını anlatıyor. Derin Irmaklar adlı romanını taze okuduğum José María Arguedas’a getiriyor sözü. Engin antropolog, filolog, sanat tarihçisi, arkeolog. İspanyolca şöyle dursun yerli dillerinden birkaçını da öğrenmiş. Quechua kültürüne özel bir ilgisi olduğu için de Yawar Fiesta’nın yazarı ve yarı Quechua olan Arguedas’ı da iyi bilmekte... Arguedas’ın Cortázar’la ünlü polemiğini de o esnada duyup öğrenmiş oluyorum. Olay şudur: Cortázar, Havana’da çıkmakta olan Casa de las Americas (bu adla kurulan kültür merkezinin yayını) adlı derginin editörü ünlü şair Roberto Fernández Retamar’a bir mektup gönderir (10 Mayıs 1967, Saignon. Situacion del intelectual latinamericano). “Latin Amerikalı Entelektüelin Durumu” başlığı altında “açık mektup” tabir edilen bir eleştiri kaleme almıştır Cortázar. Yerelliğin (tellurismo) abartılmasına karşı çıkmaktadır. Bu eleştiri Arguedas’ın âdeta küplere binmesine sebep olur. O da Cortázar’ı “profesyonel” yazar olmakla suçlar. İki yıl süren bu polemik Cortázar’ı anlamak adına önemli kaynaklardandır... Arkadaşım bu kavgada Arguedas’tan yanaydı. O zaman doğrusu ben de ona katılmıştım; Fransızlaşmış, gözünü profesyonel bir kurgucu yazarlık bürümüş bir ultra edebi figür olarak nakletmiştim zihnime onu. Bundan bir iki yıl sonra Cortázar’ın Neruda üzerine bir yazısını okuyacaktım. Türkiye’de de çok sevilen şairin ölümü üzerine, yani 1973 yılında kaleme alınmıştı: “Neruda Aramızda”. Bu yazısında Cortázar, Neruda’yı okumadan önce, yazıda 1930’lu yıllar diye geçmektedir, Fransız sembolist şairleriyle beyhude oyalandıklarından söz edip özeleştiri yapar. Bu yazının ardından o yıllarda hemen her gün görüştüğümüz arkadaşım, çok iyi de bir sinema yazarı olan Taner Ay’ın bana Cortázar’ı methettiği sohbetleri anımsıyorum: Taner, Cortázar’ın, yazarlığının yanı sıra eylemci entelektüel kimliğini de öne çıkarıyordu: Paris’te Arjantin Büyükelçiliği’nin önünde günlerce bir başına yaptığı protestolar, sürgün yazarları desteklemesi, baskıcı rejimlerin yasakladığı metinleri yayımlaması... Bunlar bende Cortázar imgesini değiştiren duyumlar oldu. 1985, Cortázar’ın iki kitabının Türkçede yayımlandığı yıldır. Nihal Yeğinobalı çevirisiyle Büyüdükçe (Alan Yayınları) ve Tomris Uyar’ın çevirisiyle Mırıldandığım Öyküler (Can Yayınları). Antonioni’nin filminden dolayı İstanbul entelektüel ortamlarında bir efsane olarak dolaşan Blow-Up (aslında yazarın 1959 yılında yayımladığı Las armas secretas adlı kitabındaki “Las babas del diablo” [“Şeytanın Salyaları”] adlı öyküdür) nihayet Türkçedeydi, tabii mahir öykücülüğünün o pek merak edilen örneklerinden olan Mırıldandığım Öyküler de. 1991 yılından güçlü bir fotoğraf geliyor şimdi: Cehennem Otoyolu (Armoni Yayınları). Cortázar’ın yayıncılarından birisiydim artık. Bu şansı bana veren çevirmen arkadaşım Gülin Dalaman’ı sevgiyle ve hüzünle anıyorum, derin hüzünle. Bana Cortázar’ı sevdiren başlıca kişilerden biri olan Gülinciği kanser hastalığı o tarihten bir on beş yıl sonra aramızdan alıverdi. 1990’lı yılların ortalarına doğru İspanya’ya seyahatlerim başlamıştı (1980’de yasaklı duruma düşüp tam on dört yıl pasaportsuz kalmanın ardından). Bunlardan birinde Barselona’daki küçük bir kitapçıdan aldığım Sara Facio’nun fotoğraf albümüne nasıl dalıp dalıp gittiğimi anımsıyorum. Birkaç Latin Amerikalı yazarın fotoğrafları vardır o albümde. Cortázar’ın Alberto Korda tarafından çekilmiş Che’nin o ünlü fotoğrafı gibi kült olmuş fotoğrafı da bu kitaptadır. Dudaklarının arasına yakılmamış bir sigara kıstırdığı o portreden söz ediyorum. Facio’nun çektiği fotoğraflar zaten karizmatik olan Cortázar’ı bir pop ikonu da yapacaktır... Son fotoğraf çok sarsıcı. Aslında iki fotoğraf demeliyim; 2007 Kasımı’nın ilk cumartesi olarak hatırlıyorum, İspanyol El País gazetesinin kitap eki olan Babelia’da yazarın daha önce yayımlanmamış bir öyküsünün yanı sıra yine daha önce basında görülmemiş iki fotoğrafı yer alır. O fotoğrafların hikâyesi şöyledir: Cortázar 1983 yazında (ölümünden bir yıl önce) Barselonalı yayıncı dostu Mario Muchnick’in Segovia’daki dağ evine konuk olur. Bir yıl önce ikinci eşi Carol Dunlop’u kaybetmiştir ve lösemi hastalığı ilerlemiştir. Fotoğraflarda sakallı, zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış haliyle görürüz onu. Sigarayı da bırakmamıştır. Araştırmacılar boyunun iki metreyi bulduğunu (öldüğünde 2,14 metreymiş) belirteceklerdir. Cortázar löseminin yanı sıra akromegali denen böyle bir hastalıkla da boğuşuyordu. Buenos Aires’e kafamda böyle bir albümle geldim. Albümün sonunda üç büyük şair var: Kübalı Roberto Fernández Retamar, İspanyol Félix Grande ve Nikaragualı Ernesto Cardenal. Cortázar’ın yakın arkadaşlarından. Retamar’ı ilk olarak 1978 yılında gittiğim Havana’da –uzaktan– görmüştüm. 2008 Mayısı’nda Caracas’ta şiir festivali esnasında bu sefer gayet yakından gördüm. Kendimi tanıtıp birkaç cümlelik de olsa konuşabildim. O şiddetli polemiği hatırlatınca da güldü. Son Raunt’u okumalısın, dedi. Polemiğin sonu Cortázar’ın bu başlıktaki mektubuyla gelmişti. O yılın Eylül ayında –ikinci haftası– Valencia’da Félix Grande vardı karşımda. (1937’de Merida, Badajoz’da doğan, şairliğinin yanı sıra büyük bir flamenko sanatçısı olan Félix Grande’yi bu yıl 30 Ocak gününün sabahı yitirdik.) Ve Ernesto Cardenal, 2005 Mayıs Caracas, sonra da 2008 Şubatı’nın ilk bir haftası İstanbul. Cardenal’i konferans vermesi için İstanbul’a davet ettirmeyi başarmıştım. Nikaragua Sandinist devriminin önderlerinden olan Ernesto Cardenal, Cortázar’ın 1976 Martı’ndaki Nikaragua günlerinde tanışıp dost olduğu, Solentiname adasında cemaati de olan papazdır. Devrim ve onun sonrasındaki Nikaragua, Cortázar’ın bilinen en politik ilgisidir. Araştırmacıların deyişiyle “politik aşkı”dır. Cortázar’ı anlamak adına bir başka ve değişik bir kaynak da onun Nikaragua üzerine yazdıklarıdır. Buenos Aires Burzaco’da vakit gece yarısını buldu. Bendeki darmadağınık albüm de artık kapanmalı. Yarın başka bir gün, Cortázar’ın çocukluğuna doğru bir yolculuk beni bekliyor.Banfield
Banfield tren istasyonu 15 Ağustos 1873 tarihinde hizmete açılmış. Adını Güney Demiryolu şirketinin ortaklarından olan İngiliz mühendis Edward Banfield’dan alıyor. Bu Banfield 1872 yılında vefat edince şirket onun anısına bu ismi veriyor. Arjantin demiryolu ağının altında güçlü bir şekilde İngiliz elinin olduğunu görmeliyiz. İstasyon şimdi âdeta Cortázar’ın anısına inşa edilmiş gibi duruyor: Sağlı sollu duvarlarında ikonografik Cortázar resimleri var. Bazısı da fresk gibi duruyor. Büyük yazar “aziz” olmuş, altına mum yakılıp konulası. Latin Amerika devrimci duvar resmi tarzında olanları da cabası. İstasyonu İngilizler inşa etmiş olsa da Banfield mahallesi 1890 yılında bir İtalyan cemaati (Sociedad Italiana de Socorros Mutuos) tarafından kurulmuş. Böyle olunca da İtalyan tarzı evler bekliyorsunuz, ama evlerin tarzı daha çok İngiliz. Şehrin merkezine 15 km kadar uzaklıktaki bu mahalle Latin kimliğinden çok Anglosakson. Canan (Kaya) mahalle sakinlerinin orta sınıftan olduklarını söylüyor. İstasyon çıkışı Latin Amerika koksa da iç kesimlerde bu havadan eser yok. Rodriguez Pena sokağını bulup 585 numaralı evin karşısında durduk. Bu ev Bernárdez ve Garriga’nın albüm kitabına koydukları fotoğraftakine benzemiyor. Krem rengi ev koyuca bir kiremit rengi olmuş. Sağına soluna bakıyoruz; bahçedeki taş ibare açık, Julio Cortázar adına kazınıp konmuş. Bizim ikircikli turist halimizi gören, pahalı eşofmanıyla gezintiye çıkmış orta yaşı geçkin bir hanım yanımıza geliyor, evin sıkı bir restorasyon geçirdiğini öğreniyoruz ondan. Yanındaki ev de mahalli yönetim tarafından satın alınıp birleştirilmiş. Bir tarafı kütüphane olacakmış şimdi küçük bir komplekse dönüşen evin. Bahçeye dahi ziyaretçi alınmıyor. Bahçenin duvar kenarındaki çınarın birinden iki iri yaprak düşüyor, Canan’la bana birer hatıra... Küçük Julio’nun Banfield’a dört yaşında geldiğini belirtmiştim. On sekiz yaşına geldiğinde ise ayrılmıştır, bir daha dönmemek üzere. Banfield’daki yaşamı hakkında Cortázar’a kulak verelim: “Banfield’da büyüdüm, Buenos Aires’in gayet gelişmiş bir mahallesinde, içi kediler, köpekler, kaplumbağalar ve muhabbetkuşlarıyla dolu geniş bahçesi olan bir evde: Tam bir cennet. Fakat ben bu cennette çocukluğuma dair mutlu bir anıyı yaşamayan Âdem’dim...” (Graciela M. de Sola’ya mektup, Paris, 4 Kasım 1963) Babası o henüz altı yaşındayken onları terk eder ve bir daha da dönmez. Cortázar, Banfield’daki evde annesi, teyzesi ve kendisinden bir yaş küçük kız kardeşi Ofelia’yla yaşamıştır. Altı yaşında terk edilen çocuk sekiz yaşında roman yazmaya kalkar. Yazar da. Annesinin ona aşıladığı Jules Verne sevgisiyle bir defter doldurur. (Bu defterin akıbeti bilinmemektedir.) Cortázar, Banfield’dan ortaokul sınıf öğretmeni olarak çalışmak üzere ayrılıp şehir merkezine yerleşir (1932). Daha sonra edebiyat öğretmeni olur (1935). 1937-1939 arası Bolivar’da devam eder öğretmenliğe. 1939-1944 ise Chivilcoy yıllarıdır. Cortázar’ın 1951 Kasımı’nda, aradaki ziyaretleri hariç bütün yaşamını geçireceği Paris’e gittiği bilinmektedir. (Diego Tomasi’ye göre bu ziyaretlerin sayısı yedidir. Cortázar por Buenos Aires, Bunos Aires por Cortázar, s. 15.) Banfield’daki gezi Cafe Cronopio’ da son buldu. Adres: 1828 Banfield, istasyon çıkışının karşısı. Bu kafecik Cortázar’ın anısına açılmış. Yeni bir yapı. Sahibi yirmi sekiz yaşındaki Facundo Lopez. Facundo’nun anlattığı kadarıyla hikâyesi şöyle: 1920’lerden 1930’ların sonuna kadar burada dondurma ve atıştırmalık bir şeyler de bulunan bir kafeterya varmış. Cortázar da Banfield’daki yıllarında buraya takılırmış. Bir dönem boş durduktan sonra tek bir duvarı kalasıya yıkılmış. Resmi makamlara o duvarı delil olarak gösterip yeni bir kafe için ruhsat almış. “Edebiyat kafesi” olarak açtık, diyor. O söylemeden biz biliyoruz buranın “Cronopio” ismiyle maruf olmasının nedenini. Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı yazarın 1962’de yayımladığı gerçeküstü kısa hikâyeler ve fragmanlardan oluşan bir eserdir. “Cronopio” Cortázar’ın türettiği bir sözcüktür – Yunanca “crono” önekiyle. Anlamı ise tabii yine ona göre, “sevgi-objesi” olan hayali yaratık. Cortázar 20. yüzyılın edebiyat ikonlarındandır; mitolojik kahramandır ama yazarlar için “edebi irade”yi temsil eden cronopio’dur. Hepimizin süper kahramanı.2014






