“Evimiz kitaplarla doluydu ama ben kadınları dinlemeyi tercih ederdim. Onları dinlemek kitap okumaktan daha heyecan verici ve ilginçti.”
Yazar neyi nasıl dinler?
Thomas Mann okurken İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği fiziksel ve ruhsal yaralarla neredeyse yitip bu dünyada parçalanmış olmaya mahkûm karakterlerin sesini kuvvetle duyarız; Salman Rushdie okurken milliyetçi, şoven devlet söylemleriyle birey, kimlik, aidiyet, toplumsal cinsiyet, sınıf gibi etmenlerle eklemlenen karşıt bir vicdanı; W.G. Sebald okurkense kurmaca ve düş bileşiminden süzülen travmatik kayıp belleği. Toni Morrison’ın Sevilen’inde yoksulluk, şiddet, kaybolan masumiyet, siyah ırkın yaşamlarına hükmeden uzun karanlık geçmişi; Sevgi Soysal’da Tante Rosa’nın normatif ve ataerkil düzene karşı naif ve isyancı ruhunu dinleriz. Bütün bu hikâyeleri bir yandan okuruz, diğer yandan doyasıya dinleriz. Yazarın kulağında konuşlanan onca ses ve hikâye kulağımıza sıçrayıverir. Hikâye anlatıcısından bize uzanan bu yolda biz de hikâyeleri alıp saklarız, onların gönüllü birer taşıyıcısı ve elçisi oluruz. Eşzamanlı olarak da yazarın neyi nasıl dinleyip hikâyeleştirdiği üzerine bolca düşünürüz.
Yazarın neyi dinlediği ve nasıl dinlediği üzerine neredeyse otuz yıldır düşünen 2015 Nobel Ödülü sahibi Svetlana Aleksiyeviç, İkinci Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı, Çernobil faciası, SSCB’nin dağılması gibi dramatik olayları yaşamış, çok kayıplar vermiş ve bu olaylara ilk elden tanıklık edenlerle söyleşiler yapmıştır. Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi - Çernobil’den Sesler, Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları, Zinky Boys: Soviet Voices from the Afghanistan War (Zinky’nin Erkekleri) ve geçtiğimiz Mayıs ayında yayımlanan İkinci El Zaman’ın yazarı Aleksiyeviç, aslında “dinleme” eyleminin tam içine doğmuş gibidir. Aleksiyeviç’in hem annesi hem babası öğretmendir. Babası gazetecilik okulundadır. Babasından dinlediklerinden ve onun öğretilerinden etkilenen Aleksiyeviç, üniversite yıllarında babasına benzeyen Belaruslu yazar Ales Adamoviç ile tanışır. Adamoviç, 20. yüzyılın korkunç olduğunu ve bu bağlamda hikâye anlatımında abartı ve süslemeye hiç gerek olmadığını düşünüyordur. Adamoviç’ten esinlenen ve onu kendisine örnek alan Aleksiyeviç’in kitaplarında da 20. yüzyılın çıplak seslerini duyarız. Onun kitapları, temsilin okurun zihninde yarattığı imgeden ziyade, kapkara bir gecede kalabalık bir trende yolculuk edenlerden kulağımıza çalınan en doğal seslerdir, trenden yükselen yaşam seslerinin, serzenişlerin ve yaygaranın en çıplak halidir. Dinlemeye olan tutkusunu şöyle anlatır Aleksiyeviç:

Dinlemeye ilgim çocukluğumun erken yıllarında gelişti. Savaşın ardından bir köyde yaşamaya başlamıştık. Annem ve babam köy öğretmeniydi. Köy kadınlarla doluydu. Bütün gün çok zor koşullarda çalıştıklarını görüyordum. Köyde erkek kalmamıştı. Kadınlar işlerini bitirince banklara otururdu. Köyde sürüyle boş bank vardı. Kadınlar banklarda oturur, saatlerce birbirlerine hikâyeler anlatırdı. Durmadan anlatırlardı. Onları dinlemek korkutucuydu ama çok da ilginçti. Savaştan, en çok da kaybettiklerinden ve kaybetmekten konuşurlardı, çünkü kocalarını kaybetmişlerdi. Evimiz kitaplarla doluydu ama ben kadınları dinlemeyi tercih ederdim. Onları dinlemek kitap okumaktan daha heyecan verici ve ilginçti. Gazetecilik okulundayken gerçek hayat hikâyelerinin, çıplak insan seslerinin büyüsünü keşfettim. Gazeteciyseniz başka köylere gider, başka kasabaları ziyaret edersiniz. Belarus büyük bir yer değildi. Ben de dinlemeye adadım kendimi. Hayat yeni hikâyeler icat etmeye gerek duymayabilir, çünkü hayatın ta kendisi hikâyedir.


Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi - Çernobil’den Sesler ve Zinky Boys savaşın etkilediği ve yerle bir ettiği bir grup insanı ve coğrafyayı anlatırken, İkinci El Zaman Sovyetler Dönemi sonuna ve komünizm hikâyesine odaklanır. İkinci El Zaman’ı önceki kitaplarla karşılaştırdığımızda duyduğumuz sesler daha da çoğullaşıp çatallaşır sanki. Zira Aleksiyeviç bu kitapta komünizm tarihini enine boyuna anlatır, bu tarihin yavaş yavaş nasıl silindiğinin, sayısız insan yaşamının çoğul sancısının izinden gider. Ona göre aslolan, en acıtıcı olaylar ve tecrübelerdir belki de. İnsanların ayaklarının altından bildik dünyalarının nasıl kayıp gittiğinin, savaşın, toplama kamplarının, inancın, inançsızlığın tarihine dair ayrıntılı notlar düşer. Örnek olarak, İkinci El Zaman’da, yazarın yaşadığı yerdeki metroda gerçekleşen bir terör saldırısının tam ortasında kalan genç bir kızın annesinin hikâyesi yer alır. Aleksiyeviç dikkat kesilir. Gözünü, kulağını iyice açar. Bu kadını nasıl dinlemek gerekecektir? Size ne anlatıyordur? Kendini size açarak gerçekten konuşacak mıdır? Yazarın aslında en çok merak ettiği şey bu kadının gerçekte kim olduğu ve nasıl bir hikâyenin içinden geçip hayatta kalmayı başardığıdır. Genç kızın annesi, “Bir diyeceğim var Aleksiyeviç, duy beni, dinle beni,” diye seslenirken, okur olarak bizi de dinlemenin önemine ve etik zeminine davet eder.






