Bir Karakterin Doğum Sancısı ve Olgunlaşma Yolculuğu
25 Ekim 2019 Edebiyat

Bir Karakterin Doğum Sancısı ve Olgunlaşma Yolculuğu


Twitter'da Paylaş
1

Bir yazar ya da yazar adayı olarak karakterin hikâyede parlaması için ne yapmamız gerekiyor?

Yazar ya da yazar adayı, gerçek, somut ve karmaşık karakterler yaratmanın ne kadar zahmetli olduğunu yüksek olasılıkla ilk romanını yazmaya niyet ettiğinde öğrenir. Okurun kolaylıkla belki de çok düşünmeden tüketebildiği satırların ardında yoğun işlenmiş bir emek, ayrıntıların ayak izleri, eserin ilk doğum sancısından ve çığlığından, kitap karakterlerinin bütünüyle olgunlaşmalarına kadar devam eden çetin bir yolculuk yer alır.

Kendisine eserdeki varoluş amacı somut bir neden eşliğinde sunulan karakter, bütün hikâyeyi doğru yapılandırma ve olay örgüsüne açıklık getirme konusunda eşsiz bir görev üstlenir. Aslında karakter, bünyesine dahil olduğu hikâyeyi hissetme ve okura da hissettirme  motivasyonuna sahiptir.  Korku ve kaygı, insan deneyimini biçimlendiren iki önemli duygu. Yazarın, karakterin zihnine ektiği şüphe ve güvensizlik tohumları ile kurguladığı gerçekçilik hali, okurun algılarını, davranışlarını, düşünce ve ilişkilerini biçimlendirebilir. Bazen karakter olgunlaşma sürecinde kendi güçsüzlüklerini ve en büyük hoşnutsuzluklarını da sergileyebilir. Gök kubbeyi omuzlarının üzerinde taşıma cezasına çarptırılan Atlas gibi, kaldırabileceğinden daha ağır bir yükle karşı karşıya bırakılıp, hayatın, acıların ve kaderin yükünü taşıyor olabilir. Tıpkı gerçek hayattaki gibi onun da kusurlu olma hakkı vardır. Karakterler de derin hayal kırıklığı yaşayabilir ya da bu duyguyu bize en yoğun biçimiyle yaşatabilirler.

Kurmaca yazma konusunda ciddiysek özgün bir karakter yaratmak için bizi tutan hiçbir şey yok. Düşe kalka da olsa, hayata dair karmaşıklığı ve kaosu ana karakterimizin merkezine taşımaktan ve onun bu durumla başa çıkmasına, hata yapa yapa büyümesine kâğıt üzerinde rehberlik etmekten keyifli başka ne olabilir? Ancak irade zayıflığı ve eksiklikleri olan, başarısızlığı ve düşüşü tadabilen bir karakter, olgunlaşma ve büyüme yönünde emin adımlar atabilir, okurun kendisiyle özdeşleşebilmesine olanak tanıyabilir ve metnin zenginliğine katkıda bulunabilir. Karakter, okur gibi acı çekmiyor, mutluluk ve mutsuzlukları bir biri ardına yaşayamıyor, vicdanı ve kararları arasında bocalamıyorsa insanca özelliklerinin önemli bir bölümünden yoksun kalmış demektir.

Joseph Campbell’in dile getirdiği kahramanın yolculuğunun tümünü veya bir miktarını gerçekleştiren kadın ve erkek karakterler, o süreçte kimliklerini ve bakış açılarını keşfedebilir, kaybedebilir ve tekrar bulabilirler.

Karakterine, kendini ifade edebileceği bir ses ve dil vermek, hayat ve olaylar karşısındaki tutumunu belirlemesine destek olmak, kişilik katmanlarıyla yüz yüze getirmek yine yazarın kaleminin ucunda değil mi?

Bir yazar ya da yazar adayı olarak karakterin hikâyede parlaması için ne yapmamız gerekiyor?

Duygularımızı harekete geçirmeyen, düşünce ve hayal dünyamızı zenginleştirmeyen, tekdüze, mekanik ve âdeta kendi başına nefes alamayan karakterlerle dolu bir kitabı okumak ister miyiz? Hikâyedeki iyi ve kötü karakterler zaman zaman birbirlerinden rol da çalabilirler. Gri alanlarda oynayabilirler. Thomas Harris’in başarılı bir filme de dönüştürülen Kuzuların Sessizliği romanındaki adli tıp psikiyatristi canavar ruhlu, çok zeki, vicdan yoksunu seri katil Hannibal Lecter karakteri kimin tüylerini ürpertmemiştir?

Kişiliksiz olmak yerine önemli olarak nitelendirdiği kişilerin hayatını çalarak yaşamayı kendi felsefesi haline getiren hırslı, kurnaz ve durmadan biçim değiştiren Tom Ripley karakteri, Patricia Highsmith’in yarattığı bir anti kahraman olarak karşımıza çıkar ve heyecan dolu bir psikolojik gerilim hikâyesinde hepimizi şaşkına çevirir.

Küçük Kadınlar’daki unutulmaz Jo March karakteri, döneminde az rastlanan, günümüzde bile diğer kadınlara örnek olabilen, bağımsız, erkek çocuk ruhlu, tutkulu bir yazar olarak içimizi ısıtır. Gurur ve Önyargı’da Jane Austen’ın özenle kurguladığı Elizabeth Bennet’i, zekâsı, parlak büyük gözleri, kritik düşünebilme becerisi, muzipliği, hazırcevaplığı ile kimbilir kaç neslin ve okurun gözde karakteri olmuştur. Boris Pasternak’ın unutulmaz karakteri, Bolşevik Devrimi sırasında karısına bağlılığı ve duyguları arasında bocalayan şair ve mistik düzeyde duyarlı doktoru Yuri Jivago, bizi de kendi tutkusunun peşinden sürükler.

Oğuz Atay’ın eşsiz romanı Tutunamayanlar’da, Turgut Özben’in Selim Işık ile özdeşleşme süreci bize tutunma ve tutunamama durumu ile birlikte pek çok farklı kavramı da sorgulatır.

Karakteri en başta mı geliştirmeli, yoksa zamanı gelince romanın içinde kendi kendine ortaya çıkmasına mı olanak vermeli?

Bildungsroman, ana karakterin, çocukluk ve gençliğinden yetişkinliğine uzanan süreçte, psikolojik, ruhsal ve ahlaki gelişmesi üzerine odaklanan özel bir roman türü olarak anılır.  Çoğu zaman hayatı, bir trajedi, hüzün veya kayıp ile başlayan kahramanın kendi sorularına yanıtlar arayışını ve içindeki boşlukları doldurma serüvenini okuruz. Olay örgüsünde ana karakterin, toplumun değerleri ile çatışmasına, yaşadığı krizlere ve iç huzuruna kavuşup olgunlaşmasına tanıklık ederiz.

Dickens’ın David Copperfield’ini ve Büyük Umutlar’ını, Bronte’nin Jane Eyre’ini, Austen’ın Emma’sını, Mann’ın Buddenbrooks’unu, Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’nı bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Karakter geliştirmek kolay olmadığı gibi aynı eser içinde değişik karakterleri yaratmaya çalışmak da farklı bir yoğunlaşmayı gerektirebilir. Karakteri en başta mı geliştirmeli, yoksa zamanı gelince romanın içinde kendi kendine ortaya çıkmasına mı olanak vermeli?

Karakter döngüsü, hikâyenin seyri boyunca bir dönüşümü veya içsel yolculuğu betimler. Bu süreçte, söz konusu kahraman, başlangıcındaki halinden, hikâyedeki değişen koşullara ve olaylara bağlı olarak kademeli bir biçimde ama farklı yetkinliklerde bambaşka bir bireye dönüşür. Temel olarak döngüde, karakterin psikolojik olarak büyümesi ve dönüşümü gözlenir. Bir hikâye, içindeki ana karakterler tomurcuklanıp duygusal gelgitlere tam anlamıyla uyum sağlayamazsa, organik olarak da gelişemez ve eserde baskın hale gelemez. Zamanla akıllardan silinip gider. Yıllar geçse de belleğimizde kalan bazı roman karakterlerini düşünmek yeterli.

Yazarın amacı, okurun kolay dağılan odağını, duygusal ve zihinsel enerjisini anlatıya yönlendirmesini sağlamak değil mi? Bunu nasıl yapacağı yaratıcılığının biricik sırrı olmalı.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ayşegül Kanat
Teşekkürler.
4:27 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR