“Felsefeye yaklaşımın en iyi yolu şiirdir.” – Ludwig Wittgenstein
Gwen Harwood Avustralya’nın önde gelen şairleri arasındadır. 1920 yılında Brisbane’da doğdu. Piyano ve org üzerine müzik eğitimi aldı ve müzik öğretmeni olarak hayata başladı. Sonrasında edebiyat ve felsefeye yöneldi. 1945 yılında evlendikten sonra Tazmanya’nın başkenti Hobart’a taşındı ve 1995’deki ölümüne kadar orada yaşadı. Yıllar içinde, yazdığı 386 şiiri beş ayrı kitapta topladı. On üç ödülle onurlandırıldı. Şiirlerinin evrensel konusu onu günümüzde de ilgiyle okunan şairlerden biri yapmıştır. Adına konan bir ödülle de adı yaşatılmaktadır.
Şairin, şiirlerinde kendini olanca içtenliğiyle ortaya koyan biçeminin ve seçtiği duyarlı konuların ötesinde, belki de zorunlu olarak beni ona çeken, onun yaşadığı kentlerde ve yerlerde benim de yıllarımı geçirmiş olmamdı. Bu uzak ülkenin doğal hayatını, bitkilerini, eşsiz hayvanlarını, kuşlarını, koylarını, nehir ve göllerini, soğuk ve sıcak denizlerini, duyarlı insanlarını benim de tanımış olmam, ülkeme döndükten yıllar sonra beni bu yerlerin bir şaire söylettiklerini duymaya yeniden hevesli kıldı. Anlatımcı şiir tarzını şiir anlayışıma ve kendi şiirime de yakın bularak onu daha da sevdim.
Şiirlerinde ele aldığı konularda annelik, kadınların toplumdaki rolü, özellikle çok çocuklu genç annelerin içine düştükleri durumun toplumca onaylanmasına duyduğu tepki başı çekti. Bu nedenle Parkta başlıklı şiiri nedeniyle ataerkil düşünenler için bir feminist olarak görülmüşse de diğer şiirlerinde kadına yaklaşımındaki karmaşıklık ve ince farklılıkla öne çıktı. Müziği şiirlerinde sık sık ele aldı. Tazmanya’nın doğası ve bir zamanlar bu doğa içinde yaşayan Avustralya yerlilerinin soykırımı ve evlerinden edilmeleri şiirlerine yansıdı. Dine dokundurmalı bir dille yaklaştı, sık sık kutsal kitaplara gönderme yaptı. Zamanının toplumsal önyargılarını deşerek ortaya koyuşu okuyucuya yeni bakış açıları önerdi.
Çocukluk anıları başta olmak üzere, kendini şiirlerine aktaran bir şairdi.
Hayat ve ölüm karşıtlığını felsefi bir düzeyde ele aldı. Viyana’lı Ludwig Wittgenstein ömrü boyunca benimsediği ve etkisinde kaldığı bir filozoftu. Dizelerinde filozofun öğretisine göndermeler yapmasıyla tanındı.
Avustralya ve diğer anadili İngilizce olan ülkelerde hakkında beş yüzden fazla edebiyat araştırması yapılan şairi, bu kısa yazıda ne yazılsa eksik kalacak da olsa, seçtiğim üç şiiriyle anmak istiyorum.
Şairin Yıldönümü adlı şiiri, ölüm yıldönümünde karısının yasını tutan bir adamın duyguları anlatır.
YILDÖNÜMÜ
Işık düşer, kuş sürüsünün
yapraklandırdığı dallara da öyle düştü, işte.
Işık şehrin ağırlığını çekip aldı,
taşın renkli geçmişini onurlandırdı.
Sözlerin kulaklarımda: Hatırla beni.
Tüm sözler, bunun dışında kalan
canlanan baharın, düşen cemrelerin altında kaldı.
Yazın hülyalı ışığında
bir ses yankılandı
yeşilin dehlizlerinden geçip fısıldayan: Hatırla beni.
Işık huzmeleri, sığırcık sürüsünün yuvası
buzlanmış ağaçlara düşüyor,
ve taşı altın sarısına döndürüyor,
yinelenen acımı yörüngesine hapsediyor.
Işık ve taş ağırmış, anlıyorum. Hatırla beni.

Şair, sembolik bir şiir olan Yıldönümü’nde geçen zamanı, mevsimlerle anlatıyor. Ölen eşin renkli ve mutlu hayatını, taşın aldığı renklere benzetiyor. Eşinin son sözleri (Hatırla beni) hâlâ kulağındadır. Işık, şiirde yer yer ölümün karşıtı ve dini bir sembol olarak kullanılıyor. Son dizedeki “Hatırla beni” yas tutan eşin kendi kendine söylediği sözcükler olarak yer alıyor.
PARKTA
Parkta oturuyor. Elbisesinin modası geçmiş.
Bir çocuğu mızıldanır diğeri eteğinden çeker.
Üçüncü toz toprakta amaçsız şekiller çizer.
Önünden geçerken eski sevgili – artık çok geç görmemiş
gibi davranmak başıyla verdiği selamı.
“Ne hoş rastlantı.” “Hayat sürprizlerle dolu” vesaire.
Adamın özenli başından, “Tanrı korumuş beni...” diye
seslenen küçük bir düşünce balonu mutlaka yükseliyor olmalı.
Titrek ışıkta ayakta dikilirler bir süre.
Çocukların adları ve yaşları sayıp dökülür. Gülümseyerek ayrılırken
adam, “Gevezeliklerini duymak, serpilip büyürlerken onlar
yanlarında olmak, o kadar hoş ki” der kadın. Sonra, en küçüğe
oturup meme verir, fısıldar sanki rüzgara, gözü dalarken:
“Ömrümü törpülüyorlar.”
Şiir kendini unuturcasına hayatını üç çocuğuna adayan genç bir kadının, eski sevgilisiyle beklenmeyen karşılaşmasında, geçen zamanın her iki insanda yarattığı farklılığı hayat tarzı ve düşünceler temelinde başarıyla ele alıyor. Erkeğe ilettiği sahte mutluluk mesajı sonrası, kadının düşünüp de kendine itiraf edemediği, çocuklarının aslında ömründen çaldığına dair sözleri, titreşim yaratan bir karşılaşma anının zayıflığında, yalnızken, ağzından istemeden dökülüyor.
Harwood’un diğer bir şiiri bize, şairin müzik ve felsefe düşkünlüğünün şiirin zor dönemeçlerinde ona bir dost gibi yardımcı olduğunu gösteriyor.
MECAZIN ÖTESİ
Bazen, tutulup kalıyorum, çok üzücü ve berbat
konularda şiir yazarken. Dökemiyorum yazıya.
Hani, o çaresizlik ve keder içinde kaldığımız rüyalardaki gibi,
oradasın, sevdiğini kaybetmenin acısının, çocuğunun
ağlamasını duyup yanında olamamanın dilsizliğiyle, fakat.
Belki, sadece Mozart’tı böyle şeyleri katlanır kılmak için
doğru notaları bulan. Kimdi Tractatus’un sonunda
şunu söyleyen: Söyleyemediğini söyleyemezsin,
Islıkla bile.
Tractatus: Ludwig Wittgenstein’in kitaplaştırdığı tek eseri.
Şiir çevirileri: Nazmi Özüçelik ve Ayten Özüçelik






