Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Şubat 2022

Gezi

Bitlis

Yurdagül Gündoğan

Paylaş

9

11


Uçak Muş üzerinde alçalmaya başladı. Pencereden bakıyorum, şehir sisten görünmüyor, dağlar karlı, beyaz. Muş Ovası üzerinde olabiliriz. Kara siyah bir çizgi çizen piste sert iniyoruz, gerilerden birkaç cılız alkış sesi duyuluyor.

Havaalanında Özgür karşıladı beni. Bitlis Barosunda görevli. Muş’la Bitlis arası seksen kilometre, dedi. Bir saatlik yol havanın durumuna göre saatlerce sürebiliyormuş. Sis yolu kapattığında bir metre ötesi görünmezmiş. Bana orta şeridi gösterdi, kapıyı aralayıp şeride baka baka Bitlis'e yaptığı yolculukları anlatıyor. Şivesindeki tını hoşuma gidiyor, kulağım onda gözüm yolda, teypte Kürtçe bir ezgi. Yol Muş Ovası'nın ortasında ilerliyor. Başımı sağa sola çeviriyorum, düzlüğün bittiği noktayı görmeye çalışıyorum. Ovayı örten kar buna engel. İki yanımda uzanan düzlük sınırsız değil, coğrafi haritada görünüyor. Yine de sonsuzluğu tarif etmeye çalışıyorum. Nazım'ın dizelerini anımsadım. "Kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz." 

Yola yakın tek tük evler, yapraksız ağaçlar geride kaldı. Sağım solum beyaz, kesintisiz beyazlık. Görme duyumu kaybettiğimi sandım, bakışlarımı arabanın içine çevirdim, gözlerimi kırpıştırdım, Özgür bana gülüyor. Ona Adanalı olduğumu söylemiş miydim.

Bitlis Üniversitesi'nin konuk evinde kalacağım. Üniversitenin giriş kapısı iki geniş kemeri ve üzerindeki Çift Başlı Kartal sembolüyle kale kapısını andırıyor. Tarihte ilk kez Sümerler'de kullanılan, sonraki yıllarda Mezopotamya'da görülen sembol, Doğu Anadolu'da birçok şehirde, üniversitede hatta barolarda da kullanılıyor. Kartalın doğuya ve batıya dönük iki başı, Doğu'nun ve Batı'nın hakimiyetini, gücü ve kudreti sembolize ediyor.

Konuk evi merkezden on beş kilometre uzak, burada hava bir kaç derece daha soğuk oluyormuş. Özgür  kayıt işlemlerim bitinceye kadar bekledi. Dördüncü kata çıktım. Odaya yataktan başka küçük bir çalışma masasıyla iki koltuk yerleştirilmiş, koltuklar pencere önünde. Odamı sevdim.Yatmama yakın kar başladı. Perdeyi araladım,sokak lambasının ışığında savrulan kar tanelerini izliyorum, pervanelere koşan kelebekler gibi.

Sabah uyanır uyanmaz pencereye koştum. Kar yağmaya devam ediyor. Göğün mavisi kaybolmuş, Çift Başlı Kartal'ın kanatları beyaza bürünmüş. Eğitim saati yaklaşıyor,yollar kapanmış olabilir. Keşke diyorum. Birbirini tekrar eden günlerden sıkıldım.

Telefonum çaldı, “Geldim hocam aşağıdayım,” dedi Özgür. Yollar açık. Bitlis'te ilk günüm. Şehir merkezine gidiyoruz. Dağların arasında birbirine bakan yamaçlarda sırt sırta evler sıra sıra dizilmiş. Hükümet konağı, emniyet müdürlüğü, adalet sarayı gibi binalar caddenin iki yakasında, aynı mimarın kaleminden çıkmış gibi. Baronun bulunduğu sokak sarp, araba güçlükle ilerliyor.

İkinci günümde kar yolları kapadı. Adilcevaz'dan, Ahlat'tan katılacak avukatlar gecikti. Onları bekliyorum. Baroya gelirken yolun karşısında gördüğüm kafeteryada zaman geçirebilirim. Tabelasında Közde Çay yazıyor. Karla kaplı basamaklardan ağır ağır çıktım. Buğulu camlardan içerisi görünmüyor. Kapıyı araladım, salonun ortasında soba yanıyor. Burnuma önce odun kokusu geldi, sonra çay sigara. Her masada iki üç kişi oturuyor. Başlarını bana çevirdiler. Eldivenlerimi çıkardım boynuma doladığım atkıyı çözdüm. Benden başka kadın yok. Burası kafeteryadan çok bir  kahvehaneye benziyor. Yüzümü kapı girişine döndüm, sobanın yanındaki masaya oturdum. Mantom üzerimde kalsın. Çay söyledim. Acaba buraya gelmekle hata mı ettim, garsona sorsam mı. Kadınlar buraya gelmez, gidin mi diyecek. Öyle derse çıkıp gider miyim. Çantamdan defterimi kalemimi çıkardım, sanki etrafımda onca insan yokmuş, odamda tek başıma çalışıyormuşum gibi yazmaya başladım. Çayım geldi. Kapı her açıldığında başımı kaldırıyorum, içeri giren kişiyle göz göze geliyoruz, yüzlerdeki yanlış yere mi geldim ifadesi hoşuma gidiyor.

Kar durmaksızın yağıyor. Otelden dışarı adımımı atamaz oldum. Çevreyi dolaşmak şöyle dursun kapıdan arabaya bineceğim iki adımlık yolda bile Özgür’e tutunuyorum.

“Düşmeyin hocam, düşerseniz gülerim,” diyor. Bir kez kayak yapmaya kalkışmış düşmüş, yanından gelip geçenler ona yardım etmemiş, o da bir daha kaymamış. Kim düşerse düşsün yardım etmeyeceğini, yanından gülerek geçip gideceğini anlattı.

Kar yağışı azaldı, hava açacak gibi. Özgür bana, eğitim erken biterse çevreyi gezdirebileceğini söyledi. Kar yağışı durdu, güneş kendini ara ara gösteriyor, kara yansıyan ışıkları göz kamaştırıyor. Tatvan'ı, Ahlat'ı, Adilcevaz'ı görmek istiyorum ama önce Bitlis’te Beş Minareyi.

Seyir Tepesindeyiz. Eski Bitlis doğu ve batı yakasıyla ayaklarımızın altında. Kış mevsiminin  doğada yarattığı çıplaklık, şehri yukarıdan izlerken bütün ayrıntıları görmemizi sağlıyor. Döne döne beş minareyi saydık. İlk dördü Selçuklular, Abbasiler, Osmanlılar zamanında yapılmış. Beşinci minare 1924 yılında inşa edilmiş. Şehrin ortasından akan Bitlis Çayı'nın iki yakası yüksek taş duvarlarla örülü. Duvarların içine oyulmuş göz göz pencereler. Akarsu yatağında evin ne işi olabilir. 

"Oralar altın madenlerinin çıkarılıp işlendiği yerler, Ermenilerden kalma,"dedi Özgür.

"Sonra?" 

 "Sonrası malum, bizimkiler gelmiş buralar gavurların evi diye taşla toprakla doldurup kapatmışlar. Şimdi de nasıl açarız altına nasıl ulaşırız onun derdindeler."  

Tek araçlık dar sokaklardan dolana dolana ana yola çıktık. İlk durağımız Tatvan. Van gölünün kıyısında, Bitlis'in en yakın ilçesi, Bitlis'ten büyük. Tek caddesinde yavaş yavaş ilerliyoruz. Arabalar tıklım tıklım. Farklı bir şey göremediğimi düşünürken karşıma taş bir bina çıktı. Eski bir konak. Dış cephesi kızıla çalan kahverengi taşla örülü. Ahlat Taşı diyor Özgür. Eskiden çok yaygınmış, şimdilerde oldukça pahalı bir malzemeymiş. Doğadan çıktığı haliyle kullanılıyormuş. Ahlat Taşıyla yapılan binalar boya istemiyor, soğuğa sıcağa dayanıklı. Taş binadan gözlerimi alamıyorum. Kim bilir kimler yaşadı içinde. Bahçesinde aynı boyda iki ağaç. Gövdeleri koyu kahve, dalları çıplak. Yaprakları olsa bina gölgesinde kalacak.

"Bu ağacın adı ne?" Özgür ilk kez görüyormuş gibi baktı,

"Biz buna ağaç deriz," dedi.

Tatvan'dan çıktık. Güneş Van gölünün üstünde.Yolun iki yanında göle bakan lüks konutlar inşa edilmiş, bir çoğu Ahlat Taşından.Yol tek şeritli. Zemindeki kar erimeye başlamış. Dönüşümüz geceyi bulursa nasıl buzlanacağını tahmin edebiliyorum.

Radyoyu açtım. Rastgele kanalları karıştırıyorum, sadece TRT çekiyor. Özgür CD çaların düğmesine bastı. Hüzünlü bir sesten Kürtçe ezgiler yayılmaya başladı. Anlamadığım dil müzikle birleşiyor arabanın içine doluyor, Özgür'ün yarı açık camından taşıyor, beyaz karların üzerinden dağlara yansıyor, "Çu nema tê."  

Ahlat'a on-on beş kilometre kala Cumhurbaşkanlığı yazlık sarayının yanından geçiyoruz.Yol kenarına dökülen kum yığınları görüş açısını daraltıyor. Özgür'den yavaşlamasını istiyorum. Durmak ve fotoğraf çekmek yasak. Göle sıfır inşa edilen sarayın yapımında Ahlat Taşı kullanılmış. Kimine göre sarayın buraya inşa edilmesinin asıl amacı, Malazgirt, Tatvan ve Ahlat'ı kapsayan yeni bir il yapmak, Alparslan'ın izlerini canlandırmak. Türklerin Anadolu'ya ilk adımını -işgalini yeniden hayata geçirmek.

"Alparslan Malazgirt'ten giriş yaptığı tarihte bu topraklarda kim yaşıyordu," diye sordum.

"Kürtler ve Ermeniler," dedi. "Biz kapıları açmasaydık Alparslan giremezdi."

"Niçin açtınız?"

"Din kardeşliği," dedi gülerek. Liseden kalma tarih bilgilerimizle Halife Savaş'larını, İslam'ın yayılışını hatırlamaya çalıştık. Özgür'e göre önce Kürtler Müslümanlığı kabul etmiş sonra Türkler. İki halkın İslam'a geçişi1071'den önce, bu konuda hem fikirdik. Alparslan din kardeşiyiz diyerek Kürtlerin desteğini almış, Malazgirt’te Romen Diyojen'e karşı büyük zaferi kazanmış.

"Sonrası bilindik hikaye, yok sayıldık, sadece onlar mı, Cumhuriyet yönetimi de biz yok saydı," dedi Özgür.          

Ahlat Van Gölü'ne bakan yamaca kurulmuş. Selçuklular burada yaşamış, burada savaşmış, burada ölmüş. Selçuklu Mezarlığı Dünya mirasına aday. İlçenin çıkışında iki yüz dönümlük alanı kaplıyor. Farklı büyüklükte binlerce mezar taşı. Tamamı dikdörtgen. Bazılarının boyu üç dört metreyi buluyor. Kızıl kahve lahitlere çiçek tarlasını andıran serpme desenler işlenmiş. Ahlat'ta yaşayan halk aslında Kürt. Ama bir bölümü -devlete yakın olanlar biz  Selçuklu torunlarıyız diyormuş. Özgür Selçuklu torunlarını sevmiyor.

Güneş batımızdaki dağları aşmak üzere. Adilcevaz'a zaman kalmadı, Bitlis'e dönüyoruz.

"Yarın son günüm Özgür."

"Bir kusurumuz olmamıştır inşallah."

"Oldu aslında" dedim, başını çevirdi.

"Gerçek," dedi. İkinci -e'yi uzattı. Kürtlerin Türkçe konuşurken soru eki kullanmadıklarını, bunun yerine cümlenin sonundaki sesli harfi uzattıklarını fark ettim. Sonradan sebebini araştırdım, Kürtçe Hint-Avrupa dil ailesinden, soru eki yok.

"Gerçek tabi, tavlada beni yenmemeliydin."

"Adana'dan gelip yendi gitti dedirtmem," dedi, birlikte güldük.  

Muş Bitlis sapağındayız. Elimdeki broşürün arka sayfasındaki ışıklı köprüyü gösterdim.

"Uzak mı?" dedim.

"Vardığımızda hava iyice kararmış olur," dedi.Yönümüzü Muş'a çevirdik. Murat Köprüsü, Muş sınırları içinde. Yol yer yer buzlanmış, araba camda kayıyor gibi ama şoför sakin.  Rahatlığı bana yansıyor, endişelenmiyorum. Köprüye yaklaştık, kemerlerden yansıyan sıralı ışıklar buğulu. Arabayı park etti. Nehir kıyısındaki tesislerin ışıkları kapalı. Suyun çağlama sesinden başka ses yok. Bir köpek seke seke yaklaştı, Özgür yanında yiyecek bir şeyler getirmediğine hayıflanıyor. Onu köpekle bıraktım, yürümeye başladım.Köprünün üzerindeyim, broşürdeki fotoğrafın içinde. İki yanımdan buhar yükseliyor, sanki kemerlerin altında kaynayan dev kazanlar var. Yoğun sis tabakası köprünün ışıklarını hapsediyor, uzakları göremiyorum. Nefesimi tuttum, gözlerimi kapattım, karanlığın sakladığı bütün ayrıntıları hayal gücümle görmeye çalışıyorum.    

“Adı Murat’tır, ne dilersen gerçekleşir bu köprüde.” İrkildim, bir kaç adım gerimde Özgür'ü fark ettim.

"Benim dileğim gerçekleşmedi ama siz dileyin belki sizinki gerçekleşir,” dedi.

"Ne dilemiştin ki?"

"Birine kavuşmayı, olmadı." Onu üzen anılarını mı hatırlatmıştım.Yüzündeki ifade karanlıkta seçilmiyor. Küçük bir espri belki havayı yumuşatır.

"Sayı sınırı var mı, birden çok dilesem olur mu?" dedim.

"Ben bilmem yukarıdakine sor," dedi, güldük.

Kemerleri saymaya çalışıyorum. On üç kemerin ancak dokuzunu sayabildim. Karşı kıyıya yakın kemerler sisten görünmüyor. Yan duvara tutundum eğildim, çağıldayan suyu görmek istiyorum.Yüzüme gözüme buhar bulaştı. Başımı kaldırdım dünya dönüyor. Özgür'ün sesi arabanın yanından geldi.

“Üşüteceksiniz arabaya gelin, dönelim.” Ben üşümüyorum. O üşüyor. Adana’dan gelip üşümemek nasıl bir şey hayret ediyor. Köprüyü arkamda bırakıp yürüyorum, iki adımda bir dönüp bakıyorum. Hava soğuk, su sıcak akıyor.

Arabanın klimasını sonuna kadar açmıştı. Bir süre ellerimi ayaklarımı hissetmedim ama üşüdüğümü söylemedim.Yola koyulduk.

"Keşke tekrar dileseydin belki bu kez olurdu," dedim.

"Geçti," dedi. "O defter kapandı." Sevdiği kız evlenmiş çocuğu bile olmuş.

"Unut öyleyse başkasını sev," dedim.

“Sevgi peynir ekmek midir, yiyeyim bitsin.” 

Sevgi neydi sahi, tüketilecek bir şey mi. Değilse neden bitiyor. Ve neden bazılarında bitmiyor. Özgür yarım sigarasını dudaklarına götürdü dumanı içine çekti, camdan dışarı fırlattı.

“Bana söylediği onca güzel sözü başkasına söylediğini düşününce, insanın bir daha sevesi gelmiyor," dedi.

"Güzel miydi," dedim, gülümsedi.

"Kuzguna yavrusu nasıl görünürse."

Yolda sürekli birileri arıyordu, arkadaşlarıyla programı varmış.

"Benim yüzümden geç kaldın," dedim.

"Yok hocam onlar bekler, gece uzun," dedi. Bitlis'te eğlence yerleri var mı merak ettim.Yokmuş. Ya arkadaşlarının ofisinde ya da arabada içiyorlarmış. Yazın daha özgürlermiş, karşı dağları gösterdi,

"Çilingir soframızı ağaçların altına kurarız, geceler bizimdir."                    

“Kadınlar," dedim. “Onlar nerede eğlenir?"

"Onlar eğlenmez evlerinde oturur," dedi, yüzüme baktı.

Bitlis'e veda zamanı. Valizimi topladım, odaya göz attım. Sabah uyandığımda görmeye alıştığım manzaranın önündeyim. Ne çabuk alışıyorum, bir yerde iki günden fazla kalınca evimmiş gibi benimsiyorum. Günlerce kaldığım ama yabancılık duygumu atamadığım yerler geliyor aklıma. Şehirlerin ruhu olduğuna en çok böyle zamanlarda inanıyorum. Çatıdan sarkan buz sarkıtlarına bakıyorum. Onlara da alışmıştım. Bir çatırdama sesi, içlerinden en uzun olanı koptu ardı sıra birkaç parça daha, yerdeki kar öbeklerine peş peşe saplandılar.

Lobideyim, otelin geniş penceresinden dışarıyı izliyorum. Özgür arabayı otelin kapısına iyice yanaştırdı. Döner kapıdan yavaşça çıktım, soğuk hava yüzüme çarptı. Önüme bakıyor, küçük adımlarla arabaya yaklaşıyorum, Düşmeyeceğim, giderayak Özgür'ü kendime güldürmeyeceğim. Ön koltuğa atladım. Diyarbakır'a doğru yola koyulduk. 

Bitlis Diyarbakır yolu, sırtını birbirine dayamış karlı dağların arasında kıvrılıyor. Bir gün önce çektiğimiz fotoğraflara bakıyorum.

"Mezarlıkta bile güldürmüşün," dedim.

"Hangi mezarlık?" dedi.

"Selçuklu mezarlığı."

"Oranın mezarlık hali mi kalmış hocam.” Sol tarafta yola yakın dağın eteğindeki küçük düzlüğü işaret etti. İçinde yapraksız birkaç ağaçtan başka bir şey görünmüyor.

"Eskiden mezarlıktı," dedi. Dağda ölen çocuklarını oraya gömüyormuş aileler, o zamanlar devlet izin veriyormuş.

"Barış süreci bozulunca mezarlığı dümdüz ettiler, çıkardıkları kemikleri nereye gömdükleri belli değil," dedi. Biraz ilerideki koyağı gösterdi.

"Çatışmada ölenler artık oraya atılıyor," dedi. Köylüler ya korkularından ya da gerçekten tanımadıkları için sahip çıkmıyormuş. Korkudan ölüye sahip çıkamamak bu topraklarda yaşayan halkın makus talihi olsa gerek.

Güneş bulutların  arasından daha sık görünmeye başladı. Kar uzak dağlara çekildi. Bitlis gerilerde kaldı.

Diyarbakır'dan beni almaya gelen araçla Silvan'da Malabadi Köprüsünde buluşacağız. Buluşma noktasına önce biz geldik. Malabadi Köprüsü, dünyadaki taş köprüler arasında en geniş kemerli olanı. Altına Ayasofya'nın kubbesi sığarmış. Köprünün iki yanına kervanlar için iki oda yapılmış. Sığınak gibi, dik merdivenlerle iniliyor. Odalardan yaklaşan atlıların ayak sesleri duyulurmuş.

Bad isimli bir delikanlı karşı kıyıda bir kızı sevmiş. Kız da onu. Bir gün kız yüzerek sevgilisine gitmek istemiş. Karşı kıyıya ulaşamadan boğulmuş. Neden Bad değil de kız yüzerek karşıya geçmek istemiş anlamadım. Sevgilisine kavuşamayan Bad, başka sevgililer kavuşsun diye bu köprüyü yaptırmış. Malabadi adını, Mal (Kürtçe ev demek) ve Bad' dan almış.

Diyarbakır aracı köprünün ötesinde beni bekliyor.

 

 

YORUMLAR

Seray ELMAS

Abla okudum,yaşadım , dinledim, hissettim. Kısaca bayıldım. Kalemine yüreğine sağlık.

1 Şubat 2022

Cemile Uz

Sanki birlikte dolaştık bütün o yerleri. Eline sağlık. Çok beğendim.

1 Şubat 2022

Cemile Uz

Sanki birlikte dolaştık bütün o yerleri. Eline sağlık. Çok beğendim.

1 Şubat 2022

Zehra Gündoğan Turan

Çok beğendim, ellerine sağlık…

1 Şubat 2022

Zehra Gündoğan Turan

Çok beğendim, ellerine sağlık…

1 Şubat 2022

Zehra Gündoğan Turan

Çok beğendim, ellerine sağlık… Zehra Gündoğan Turan

1 Şubat 2022

Zehra Gündoğan Turan

Çok beğendim, ellerine sağlık… Zehra Gündoğan Turan

1 Şubat 2022

Dudu Gündoğan

Çok güzel anlatmışsın. Sanki okumada yaşadım👏👏👏😘

1 Şubat 2022

Dudu Gündoğan

Çok güzel anlatmışsın. Sanki okumadım da yaşadım👏👏👏😘

1 Şubat 2022

Cesim Demir

Hocam betimlemeleriniz mükemmel. Çok zevkle okudum. Kaleminize sağlık.

2 Şubat 2022

Meral Korkmaz

Sade dille,akıcı anlatımla bir solukta keyifle okunan bir yazı kaleme alan dost yazarın,yüreğine emeğine sağlık.

3 Şubat 2022

Öne Çıkanlar

Bellek, Karanlık Oda ya da Mekânın Kim..Josef Kılçıksız
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Edward Sugden

28 Temmuz 2025

Moby Dick Okunması Zor Bir Roman mı?

Zaman geçtikçe kitabı okuyanların sayısı arttı ve Moby Dick kendine bambaşka toplumsal katmanlardan gelen farklı okurlar buldu.Moby Dick’in okunması zor bir roman olduğu pek doğru olmasa gerek çünkü bu deniz romantizmi ilk yayımlandığı dönemlerde ofis çalışanların..

Devamı..

Nafia Akdeniz: Bölen sınırlar, birleşt..

Bora Ercan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024