Ayn Rand ve finansal krizin edebi kökenleri.
Ekonomistlerin ve siyaset felsefecilerinin fikirleri – ister haklı olsunlar ister yanılsınlar – düşünülenden çok daha güçlüdür. Aslında dünya bu ufak azınlık tarafından yönetilir. Her türlü entelektüel etkiden muaf olduğunu düşünen sahadaki aktif insansa genellikle merhum bir ekonomist ya da felsefecinin kölesidir.
John Maynard Keynes
Çoğu insan Rus edebiyatının hâlihazırdaki finansal kriz için farklı bir bakış açısı sunduğunu öğrendiği zaman şaşırır. Şimdilerde ismi çoktan unutulmuş olan “merhum ekonomist” Nikolai Chernyshevsky Nasıl Yapılmalı? isimli romanının dünyayı nasıl yıkıma sürüklediğini göremedi belki ama yazdığı kitaba hayat veren “rasyonel egoizm” felsefesi Ayn Rand’ın elinde başka bir şey haline dönüşerek insanlığın yüz yüze kaldığı en yıkıcı etkilerden birinin kaynağı oldu. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir çünkü Rusya’nın en önemli sosyalist düşünürlerinden biri olan Çernişevski ile Amerika’nın önde gelen kapitalizm savunucularından Ayn Rand’ı bir araya getirir. İnsan ister istemez “rasyonalist egoizmin” ya da “objektivizmin” mantığında bir kusur olduğunu düşünür. Fakat hem Çernişevski’nin hem de Rand’ın felsefesinde yer alan aynı mantık, öncüllerine bağlı olarak farklı, hatta karşıt sonuçlar yaratabilir. Ayn Rand, ideal toplum düzenine ancak şahsi kazanımı hedef alan rasyonel bir arayışla ulaşılabileceğini iddia ederken gayet ciddidir. Bu epey tuhaf bir fikir çünkü “rasyonalizm” ile “egoizm” kelimelerini bilfiil bir araya getirmek, egoizmin yaratacağı sonuçları hesaba katabilecek kadar rasyonel bir mantığa sahip olan her insanda şüphe uyandırır. Deneyim tam aksini söyler: şahsi bir kazanım söz konusu olduğunda kişi anında mantığını yitirir. Bütün bunlarda bir naiflik aramaksa meseleyi hayırseverliğe denk tutmak anlamına gelir ki, karşılıksız çalışma anlamına gelen bir hayır işi Rand da olduğu kadar Çernişevski’de de yasaktır. Ayn Rand, objektivizmle programladığı Alan Greenspan’i hükümetin üst kademelerine taşımakla aslında Amerikan ekonomisinin kazan dairesine adeta bir saatli bomba yerleştirmiştir. Seçtiğim metaforlar gayet bilinçli çünkü – az sonra da göstereceğim gibi – herhangi bir kuruluşa sızma ve oraya bir bomba fırlatma, Rand’ın bilinçli yahut bilinçsiz olarak faydalandığı devrimci usullerdi. Her ne kadar Lenin’in şiddet içeren bastırma mekanizmasını, Greenspan’in Federal Rezerv başkanı olarak yol açtığı ekonomik yıkımla eş tutmak istemesem de, kitaplardaki tahrip edici fikirlerle programlanmış “robotların” gerçekliğe karışması halinde insan acısının nasıl gerçek bir olasılık halini aldığını göstermek derdindeyim.
Peki böylesi bir ahmaklık nasıl oldu da bir değil, iki kez gerçek oldu? Kötü yazarlar, kötü okurlar ve kötü şansın bir araya gelmesi diye özetleyebiliriz ama hikâyenin merkezinde özellikle kötü şansın rolü var. Bu açıdan düşündüğümüzde Çernişevski’nin durumu müthiş. 1862 yılında isyana teşvik suçuyla yakalanan ve cezasını çekmek üzere St. Petersburg’daki P. Paul Kalesi’ne gönderilen Çernişevski hapishane müdüründen roman yazmak için istedi ve her nasılsa müdür de izin verdi. Daha sonraları kitabın Nasıl Yapmalı? olduğu ortaya çıktı – devrimciler için naifçe ört bas edilmiş bir eğitim kitabı. Çar’ın sansür görevlisi romanın The Contemporary isimli dergide yayımlanmasına onay verdi. Görünüşe bakılırsa memur, romanın öylesine kötü bir biçimde yazıldığına kanaat getirmişti ki, ülkenin hâlihazırda uğraşmakta olduğu meselelere anca zarar verebileceğini sanmıştı: çok ciddi sonuçları olan hatalı bir hesaplama. Fakat The Contemporary’nin editörlüğünü yapan büyük Rus şairi Nikolai Nekrasov, el yazmasının tek kopyasını bindiği faytonda unuttu. Aslına bu olay insanlığı Çernişevski’nin romanının sonuçlarından kurtarmalıydı ama Nekrasov gazetede kayıp el yazmasıyla ilgili bir not yayımlayınca metin, kısa bir süre sonra bir polis memuru tarafından kendisine teslim edildi.
Yine de hikâyenin en şaşırtıcı kısmını tamamen şansa bağlamak, kitaba haksızlık etmek olur. Çernişevski’nin romanı yayımlandığı tarihte okurları güldürmekle kalmadı, aynı zamanda üç kuşak boyunca gençlerin en sevdiği kitaplardan biri haline geldi. Ünlü Marksist devrimci Georgi Plehanov kitabı öylesine önemli buldu ki, 1910 yılında yayımladığı monografide romanı “sanatsal bir başarısızlık” olarak nitelese de, metnin Rus devrim hareketi bakımından ilham kaynağı olduğunu yazdı. Bunun da ötesinde kitap, 1860’lı yıllardan itibaren birkaç nesil boyunca devam eden bir davranış ve sosyal etkileşim paradigması oldu.
Çernişevski üzerine çalışan ve bu konuda ufuk açıcı bir kitaba imza atan Irina Paperno, söz konusu paradigmanın canlı bir tasvirini sunar ve Çernişevski’nin “En önemli eyleminin realizm çağına yaraşır, birleşik bir davranış modeli çizmesi,” olduğunu belirtir. “Dünyaya olan yönelimi farklı davranış kalıplarıyla biçimlenmiş, çağdaşlarınca sabırsızlıkla benimsenen yeni bir kişilik tipi.” Roman yayımlandığında yirmili yaşlarında olan eleştirmen Alexander Skabiçevski kitabın popülerliğini şöyle aktarır: “Romanı adeta ibadet eder gibi okurduk. Toplum üzerindeki etkisi inanılmazdı. Rus yaşamında, ama özellikle de Sosyalizm yolunda hızla ilerleyen entelijansiya arasında önemli bir rol oynadı ve sosyalizmi bir dünya draması olmaktan çıkarıp toplumsal kötülük problemiyle yüzleştirerek her birimizin uğruna savaşması gereken bir hedef olarak sosyalizm imgesini keskinleştirdi.”
The Russian Messenger (Ру́сский ве́стник) editörü Mikhail Katkov, 1860 yılında yayımladığı bir değerlendirme yazısında toplumun Çernişevski’nin kitabına olan yaklaşımını Müslümanların Kuran’a olan hürmetine benzetti. Katkov’a göre bu yeni din, her ne kadar determinizm üzerine inşa edilmiş olsa da, sosyal açıdan beceriksiz olan güruhları aristokratlara, fahişeleri dürüst işçilere, acemi yazarları edebi devlere dönüştürmüş ve bu mucizevi dönüşüm sürecinin tekrar tekrar tasvir ederek kendisine inananları sonsuz bir özgürlük fikriyle şımartmıştı. Hakikaten de Çernişevski’nin kahramanlarından feyz alan gençler ortak yaşam fikrinden hareketle hayali evlilikler yapmaya, bu yolla baskıcı ailelerinden kurtulmaya başladılar. Romandaki dikiş kooperatifini andıran komünlerin sayısı hızla artarken Vera Zasulich, Nikolai Ishutin, Dmitry Karakozov, Sergei Nechaev ve Vladimir Ulyanov (Lenin) gibi isimler kitabın kahramanlarını, özellikle de Rakhmetov’u taklit eden gençler arasındaydı.
1863 yılında henüz aşırı dokunaklı romanlar yazmakla meşgul olan Fyodor Dostoyevski, Nasıl Yapmalı’nın kıyamet potansiyelini anladı ve Çernişevski’nin temsil ettiği Batılılaşma eğilimine karşı mücadele verirken kendisini parlak ve yenilikçi bir romancı olarak yeniden keşfetmek zorunda kaldı. Dostoyevski’nin ilk büyük eseri olan Yeraltından Notlar (1864), Çernişevski’nin romanına doğrudan bir yanıttı. Suç ve Ceza (1866), Budala (1868), Şeytanlar (1872) ve Karamazov Kardeşler (1880), deyim yerindeyse Yeraltından Notlar’da keşfedilen üslubun üzerine inşa edildi. Dostoyevski, hayatının geri kalanında Çernişevski’nin idealleriyle dalga geçmeye devam etti ve onları “Rus ideali” olarak adlandırdığı mistik bir alternatifle değiştirmeye çalıştı. Nasıl Yapmalı’nın yayımlanmasına müteakip Dostoyevski’nin on yıl süreyle söndürmeye çalıştığı devrim ateşi, Rakhmetov taraftarlarınca her seferinde yeniden tutuşturuldu ve edebiyat eserleri arasındaki bu kıyasıya mücadele hayat haline geldi. Nihayetinde galip çıkan, Nasıl Yapmalı’yı okuyan ve gerçek yaşamda Rakhmetov olarak yeniden doğan Lenin’di. Rus Devrimi’ne liderlik eden Vladimir İlyiç Ulyanov, sadece yeni bir devri başlatmakla kalmadı, aynı zamanda Kızıl Terör’e izin vererek Stalin’e miras olarak ürkütücü bir baskı mekanizması bıraktı.
Rus diasporasının büyük romancısı Nabokov, ailesiyle birlikte Kızıl Terör’den kaçanların arasındaydı. Yirmi yıl süreyle Avrupa’da yaşadı, romanlarını Vladimir Sirin ismiyle yayımladı. Nabokov, Rusça yazdığı son romanı Yetenek (1937) ile hem Rus edebiyatına tumturaklı bir veda sundu hem de romanı kullanarak Çernişevski’nin biyografisini eksantrik bir kahramana dönüştürdü “Çernişevski bir materyalistti ama doğadan anlamıyordu,” der Nabokov, “tek yaptığı maddi şeylere olan tapınmasını ruhani bir düzeye çıkarmaktı.” Fakat Nabokov’un hicvinden payını alan tek isim Çernişevski değildi. Kitapta Dostoyevski ile Çernişevski karşılaşırlar ve anlatıcı, her iki yazarın da ideolojiyi sanatsal kaygının üzerinde tutan birer piyasa yazarı olduğunu ima eder. Çernişevski’nin komünist ütopyası ne kadar saçmaysa Dostoyevski’nin Hıristiyan ütopyası da o kadar saçmadır. Nabokov, sanatçının özgün biçemi yerine ideolojisine hizmet eden her sanat ürününü saf propaganda olarak görür.
Asıl ismi Alisa Zinovyevna Rosenbaum olan Ayn Rand ile Nabokov’un yollarının kesişmemiş olması enteresan çünkü Rosenbaum, Dostoyevski ve Nabokov’un çok sevdiği St. Petersburg’da büyüdü hatta çocukluğunda Nabokov ailesinin malikanesinde, Vladimir’in kız kardeşleriyle vakit geçirdi. Gelişme çağı Çernişevski’nin inanılmaz etkisinin tartışmaya bile açık olmadığı bir devre denk gelen Rosenbaum, devrimden ötürü dehşete kapılan ailesiyle birlikte 1926 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı, orada Ayn Rand ismini aldı ve ironik bir şekilde devrimin mimarlarından birine ait olan rasyonel egoizm fikrini benimsedi. Nabokov, Çernişevski’nin kalbine kazık saplamaya çalışadursun Ayn Rand Çernişevski’nin mezarını kazdı ve rasyonel egoizm fikrini gömüldüğü yerden çıkardı.
Ayn Rand’ın ilk çıkışını yaptığı Hayatın Kaynağı’nı yazdığı esnada Nabokov’un Yetenek üzerinde çalıştığını düşünmek oldukça tuhaf. Nabokov Çernişevski’yi yazdığı kitaba hapsederek onu kontrol edilebilir bir edebi karaktere dönüştürürken Rand tam aksini yaptı ve yeniden dirilttiği Çernişevski’yi dünyanın üzerine saldı. Nabokov 1940 yılında Amerika’ya göç etti fakat kısa sürede Amerika Birleşik Devletleri’nin en ünlü iki yazarı haline gelen bu iki isim bir kez olsun karşı karşıya gelmediler. Nabokov’un yakın arkadaşlarından olan William F. Buckley Jr. ise rasyonel egoizm karşıtı kampanyasına, arkadaşının bıraktığı yerden başladı. Buckley ve Rand arasındaki ilişki gergin ve tuhaftı. Muhafazakâr kanadın bu iki önemli temsilcisi ekonomik mevzuular bakımından müttefik olsalar da, zaman içerisinde birbirlerinden uzaklaşıp farklı ideolojiler benimsediler. Rand, Buckley ile olan bağlarını tamamıyla kopardığında tarikatvari bir oluşumun içindeydi ve kapıldığı hezeyan yüzünden kendisine atfettiği önemi haddinden fazla abartarak ahmakça davranmaya başlamıştı. 1950’li yılların başında kendini yüceltme konusunda öylesine ileri gitti ki, bir yandan Alan Greenspan’ın da içinde olduğu “Kolektif” isimli gruba liderlik yapıyor öte yandan Atlas Silkindi’nin ilk kopyalarını okuduğu bu topluluğun, herhangi bir konuda herhangi bir eleştirisine bile tahammül edemiyordu.
Eleştirmen Whittaker Chambers, Atlas Silkindi için The National Review’a bir inceleme yazısı yazdı. “Big Sister Is Watching You” başlıklı bu tazıda Chambers, Atlas Silkindi’yi “son derece aptalca bir kitap” olarak nitelendirdi. Bütün karakterlerin iyiliğin ya da kötülüğün karikatürü olduğu, “betonarme bir peri masalına” benzeyen roman, Chambers’a göre “Karanlığın Çocukları” ile “Aydınlığın Çocukları” arasındaki savaşı konu almaktadır. “Yaşama karşı derin bir nefret, yıkıma ve ölüme karşı derin bir özlem duyan” Karanlığın Çocukları, “tamamen güç hırsıyla motive olmuş birer yağmacı, çarpık ve basit düşüncelere sahip kötü huylu birer zihindir.” Işığın Çocukları ise adeta insanüstüdür – ilan ettikleri grevle kolektivist yağmacılara karşı zafer kazanmışlardır. Chambers, Rand’ın mucitlere, mühendislere ve fabrikatörlere teslim ettiği bu yeni dünya düzenine güvenmez. Nitekim yazısında ortaya koyduğu en vurucu öngörülerden biri, Rand’a yakıştırdığı “Big Sister” lakabıdır ki, bu sayede sürekli homurdanıp duran, tekdüze ve sıkıcı diktatör tonunu vurgulayarak Rand’ın maskesini düşürür. Gerçekten ne Çernişevski’nin ne de Rand’ın düşüncesinin özünde sosyalizm ya da kapitalizm bulunur. Her ikisi de insanlığı kontrol altına almaya ve insanlığın kaderini şekillendirmeye yönelik zorba bir irade ortaya koyar.
Chambers devam eder: Okuduğum onca kitap arasında kibrin bu denli ön plana çıktığı başka bir kitap daha anımsamıyorum. Hiç susmuyor. Sunduğu dogmatizminse hiçbir çekiciliği yok. Bütün bunlara ek olarak kitaptaki tonu doğal karşılayan bir zihin, kendi türevinden zihinlerin ortaya koyduğu şu düşünceleri de paylaşır: 1) Ham gücü dayanıklılık zanneder ve güç ne kadar ham olursa zihnin onun karşısındaki duruşunun o kadar saygılı olacağına inanır. 2) Kendisini nihai vahyin taşıyıcısı olarak görür. Bu nedenle yaymaya çalıştığı düşünceler direnişle karşılaşırsa bunu asla hoş görmez. Çünkü dürüst ve ihtiyatlı insanlar böylesi bir yanılgıya kapılmaz. Nihai vahye karşı çıkan insanlarsa ancak kötü niyetli olabilirler. Böylesi bir kötülükle başa çıkmanın pek çok yolu vardır ve akıl bunları emreder. Atlas Silkindi’nin neredeyse her sayfası haykırır: “Gaz odalarına – yürüyün.”
Rand, okumamış gibi davrandığı bu eleştiri yüzünden Chambers ile yakın olduğunu bildiği Buckley’i asla affetmedi. Buckley ise televizyon kanallarından birine verdiği bir röportajda Atlas Silkindi’yi “binlerce sayfalık ideolojik bir masal” olarak niteledi ve okumak için kendini “kırbaçlamak” zorunda kaldığını söyleyerek kıkırdadı. Her ne kadar Buckley 1982 yılında, Ayn Rand’ın “ölü doğan” felsefesinin yazarıyla birlikte kayıplara karıştığını kibirli bir ölüm ilanıyla duyursa da yanıldı. Çünkü Ayn Rand’ın müritlerinden biri olan Alan Greenspan yakın bir zamanda bu “ölü doğan” fikirleri alacak ve acımasız birer “zombi” politikasına dönüştürecekti.
Lenin için Çernişevski neyse, Greenspan için Ayn Rand o idi. “Onunla karşılaşana kadar entelektüel açıdan sınırlıydım,” diye yazdı: “Rand sayesinde insanları, sahip oldukları değerleri, nasıl çalıştıklarını, ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını, nasıl düşündüklerini neden düşündüklerini incelemeye başladım. Bu da beni bildiğim ekonomi modellerinin çok ötesine taşıdı.” Şimdi duralım ve Alan Greenspan’in “insanları” nasıl incelediğine bakalım. Rand, Greenspan’i önce sindirdi ardından tımar edip kendi kendini “mantıksal pozitivist” ilan eden bu adamı, kendi sadık objektivistlerinden birine dönüştürdü. Chambers’ın eleştirisinin yayımlanmasına müteakip Buckley’e yazdığı mektupla şakşakçılık yapan ve “Bu aşağılık adamın Ayn Rand’ın muhteşem başyapıtı hakkındaki eleştirisini yorum yaparak dahi olsa onurlandırmayacağım,” diyerek şikâyetlerini dile getiren, Greenspan’in ta kendisiydi. Ve bu, tam olarak Rand’ın talep ettiği ve ödüllendirdiği türden bir sadakatti. Greenspan’i yeniden programladı, ona ve biyolojik annesine Beyaz Saray’a kadar eşlik etti. Greenspan, Ayn Rand’ın zihninin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Rand onun aracılığıyla uzun bir süre daha yaşamak istemiş olmalı ki, Greenspan objektivizmi önce Beyaz Saray’da ardından ABD ekonomisini muhteşem bir törenle katlettiği Merkez Bankası’nda kullanmaya başladı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






