Prolog
Her iyi öyküde her zaman bir manyak vardır. Bu öykü yeterince iyi bir öykü değildir. Çünkü kozmik kurallara göre manyağın akıllısı makbuldür.
1
Daha yirmilerimin başında, fişek gibi delikanlıydım. Ankara’da yaşıyordum o zamanlar. Doğduğum, büyüdüğüm ve bazı aile ziyaretleri dışında neredeyse hiç çıkmadığım bir sahil kasabasından üniversite okumak için gelmiştim. Anlayacağınız, el gül bebek gül bebek yetişmiş bir çocuk olarak Ankara’daki ilk zamanlarım oldukça zordu. Çünkü sadece iklimi sert değildi oranın, hayatı da sertti. Yine de insan alışıyordu işte, bir açılmış tam açılmıştım.
Hayatlarını ben olana kadar devrime, sonra bana adayan ama her daim koyu devrimci kimliklerini sürdüren annemle babamın izinden giderek, üniversiteye adım attığım an bir sol gençlik hareketinin içine girdim. Zamanla aranan yüzlerden biri oldum, falan. Şimdiki aklım olsa bunu yapmazdım. Sanırım o zamanlar hem şehre duyduğum yabancılık hissimi bastırmak hem de bizimkileri bir biçimde onurlandırmak istiyordum.
Örgütten arkadaşlarla sık sık İstanbul’a da geliyorduk. Toplantılar vesaireler oluyordu. Örgütün abileri ya cebimize biraz para sıkıştırıyor ve otobüsle gönderiyor ya da zaten bizi götürecek bir araba bulunuyordu. Bize hava hoş, bedavadan İstanbul görüyorduk. En çok kızlarına düşkündük bu şehrin. Bildiklerimizden daha farklı, çekici, tuhaf bir havaları vardı. Kaçın kurasıydılar. Şeytana pabucunu ters giydirirlerdi yani. Eh, kaç milyonluk şehir. Hepsi kurt olup çıkmıştı. Öyle ki kim doğru kim yanlış; kimde para var kimde yok; kimin aklı uçkurunda kiminki kalbinde, bir çırpıda anlarlardı. Acımasızdılar ve ben bu huylarını çok seviyordum. Nereden eksiksen oradan çıkarlardı üstüne. Neren acıyorsa, yaran dağlanana kadar yakarlardı canını. Büyük sözlere ihtiyaç duymazlardı, küçük dağları kimin yarattığını umursamazlardı.
Üstelik bir gün, İstanbullu bir kıza âşık olduğum için Ankara’daki hayatımı yarıda kesip buraya taşınacağımdan henüz habersizdim. Yeşim. Ah Yeşim. Güzel gözlüm, ince bellim. Fırtınalı geçen iki senenin ardından kavga dövüş ayrılmıştık. Şimdilerde evli, bir çocuğu var. Hayatı çok seviyor ve sürekli Instagram’a spor yaparken fotoğraf koyuyor. Hayatından nasıl bu kadar memnun olduğunu asla anlayamıyorum. Aklımdakileri hayatımın içine alabilen biri olsaydım onun yakasına yapışmak ve sormak isterdim. Önce bir kelime, beş harf: Nasıl? “Nasıl hayatı bu kadar çok sevebiliyorsun Yeşim? Evlisin bir kere ve çocuğun var. Hayatın mahvoldu. Hiç bana ‘Annelik dünyanın en güzel şeyi, onu bir kokluyorsun her şey geride kalıyor’ falan deme. Türkiye’de yaşıyorsun ya, nasıl her şey geride kalabilir? Geçen gün kasabın vitrininde çok güzel bir sucuk gördüm, arada sırada yerim dedim, almak istedim, kilosuna iki yüz elli lira dediler. Ben de hep yaptığım gibi gidip Şok’taki şu aç-bitir sucuklardan aldım. Eve geldim, bir iştahla pişirdim, yediğimde plastik tadını et tadından daha fazla aldım diyorum ya. Neyin motivasyonu bu Yeşim, nasıl Yeşim, söyle bana Yeşim, yalvarırım Yeşim!” Olmuyor tabii. Instagram’da fotoğraflarını beğenip geçiyorum. Her neyse. Bunlar başka zamanın konuları.
2
Gelgelelim yine bir gün, Mithatpaşa’daki örgüt binasındaki abilerimizle bir aradaydık. Çok klasik, bu taraklarda bezi olmayanların bile anında hayal edebileceği bir örgüt binasıydı burası. Biri büyük, ikisi küçük üç odası vardı. Büyük odada toplantılar yapılırdı, sadece masa ve sandalye doluydu. Diğer iki küçük odada çalışılırdı: Dergi, fanzin, bildiri, broşür, afiş. Duvarlarda eski yürüyüşlerden ve çağrılardan kalan afişler, önemli devrimcilerin posterleri ve resimleri asılıydı. Küçük tuvalete flamalar, bayraklar, gaz maskeleri, sprey boyalar, sopalar yığılmıştı. Biz, boş bir buzdolabının ve sınırsız çayın olduğu mutfakta sohbet ediyorduk. Dediler ki: “İstanbul’da toplantı var. Türkiye toplantısı. Siz dördünüzü oraya göndereceğiz. Bedo, sen bir konuşma hazırla. Ankara’daki hareketliliği anlat. Cemil, Ahmet ve Sercan, siz de bakın bakalım oralarda neler olup bitiyor. Musa Abiniz sizi sabah götürüp akşam getirecek, kalmak isteyeniniz olursa dönüşü kendi halleder.”
3
Musa Abi, Tarlabaşı’nda bıraktı bizi. Beyoğlu ilçe örgütünde buluşacaktık. Ne zamandır görmemiştik buradaki arkadaşlarımızı, kucaklaştık falan. Güzel günlerdi. Sohbet muhabbet derken toplantılar başladı.
Bedo, Ankara’daki üniversitelerde örgütlediğimiz yeni bir çağrıyı ve bu çağrının Gezi’den sonra sönmeye yüz tutan gençlik ateşini yeniden yakabileceğini anlattı. Tam istediğimiz gibi salyangoz modeline uygun, en içeriden en dışarıya kadar kapsayıcı, yeni bir hareket alanı yaratacaktı. Biz iyi gözüküyorduk ama İstanbullular hallerinden memnun değildi. Doğal olarak zar zor bir araya gelebiliyorlardı ve bunun ceremesini çekiyorlardı. Daha kendileri doğru dürüst örgütlenemezken, sahada yeni bir çağrıya başlamanın bir manası yoktu. İçlerinden bazıları inisiyatif alıp kampüslerinde birkaç korsan eylem yapmışlardı ama iş cacığa sarmıştı, ses getirememişlerdi.
4
Akşam saatleri gündüzün üstüne yavaş yavaş binerken, toplantılar bitti. Birkaçının peşine takılıp Kadıköy’de içmeye gidecektik. Ama Ahmet’le ne zaman buraya gelsek, yaptığımız bir ritüelimiz vardı. Kızılkayalar’dan ıslak hamburger yiyorduk ve İstiklal’i şöylece bir turluyorduk. İkisinin de pek çekici bir yanı yoktu ama ayaklarımız alışmıştı bir kere. Bizimkilere daha sonra katılacaktık.
Sıraselviler’e çıkmak üzere ara sokaklardan geçerken, Ahmet birden kolumu dürttü.
“Oğlum, Cemil,” dedi panikle, “galiba boku yedik.”
“Neden be?” dedim.
Kafasıyla arkamızdaki herifçioğlunu işaret etti, gördüm. Bize doğru koşar adım gelen, tekinsiz bir tipti.
“Ahmetim,” dedim, “haklısın, boku yedik.”
Hızlandık tabii. Yol değiştirdik, iz değiştirdik, ama yemedi. Adamdan asla kurtulamıyorduk. Bir şey de yapmıyordu, sadece takip ediyordu, anlamsızdı bu durum biraz. İstese kolayca ensemize asılabilirdi. İyi solcular değildik besbelli, iyi solcular güzel kaybolurlar. Ben artık hiçbirini Twitter dışında görmüyorum mesela.
Yapılacak en saçma şeyi yapıp bir markete girdik. Adam marketin kapısında beklemeye başladı. Market de küçük, raf maf olsa biraz vakit harcarsın, ama yok. Polisi aramaya gönlümüz, yaşlı market sahibinden destek istemeye gözümüz yetmiyor. Sıkışıp kaldık. Aval aval çıktık dışarı sonunda. Herifin önünde palamut gibi kalakaldık. Saniye geçmedi ki şey gibi bir şey dedi, anımsamak hem zor hem kolay:
“Ananızı sikerim sizin orospu çocukları.”
Yekten, ortada daha hiçbir şey yokken yediğimiz bu ağır küfrü sindirmeye çalışıyorduk. Bizden ses çıkmayınca adam devam etti:
“Anarşist misiniz lan siz?”
Ahmet’le birbirimize baktık, anarşist falan değildik ki. Komünisttik. Hiçbirini pek okumamıştık ama laf olsun beri gelsin diye Marksizm ve Leninizm’e inanıyorduk.
“Hayır abi, anarşist değiliz,” dedim ben de, daha doğru bir yanıt bulamamıştım.
“Ne arıyorsunuz lan burada o zaman, it oğlu itler,” dedi.
Ahmet konuşacak oldu ki, adam susturdu onu.
“Nereden çıktığınızı görmedim mi sanıyorsunuz lan? Orası anarşistlerin değil mi? Vatanımızı milletimizi mi sikeceksiniz lan,” diyerek yapıştı yakama. Ben daha ne olduğunu anlayamadan Ahmet giriverdi araya. Dur abi, yapma abi, noluyor abi.
“Biz oradan kaç kişi indirdik biliyor musunuz ulan amına kodumun çocukları!” diyerek silkeleyip bıraktı beni.
“Abi bak,” dedim korkudan nefes nefese. “Biz Ankara’dan geldik. Bir yanlış anlaşılma var herhalde, geçiyorduk biz öyle buradan, yolumuzu kaybetmiştik, Taksim’e çıkıp ıslak hamburger yiyeceğiz abi biz,” dedim.
Adam bön bön bakakaldı suratımıza, beklemiyordu böyle bir şey. Ne diyeceğini bilemedi herhalde, aklına gelen ilk şeyi söyledi. O da şuydu:
“Ne anlatıyorsunuz lan siz, sikikler! Delik deşik ederim ulan sizi burada! Dökülün lan cüzdanları!”
Ahmet’le birbirimize baktık, yerdik aslında adamı. Sonuçta o tek kişiydi, biz iki kişiydik. Korkumuz bıçaklanmaktı. Boku bokuna bıçaklanmayı kim isterdi ki? Öyle bir yürek yoktu bizde. İkimiz de bu işin altından kalkamayacağımızı anladık ve Ahmet, elini cüzdanına doğru götürdü. O an aklıma çantamdaki bozuk paralar geldi. Yolda bir ara benzinciden abur cubur almıştım, kasiyer verdiğim tam paraya bir avuç dolusu bozuk para bırakmıştı. Ama hakikaten bir avuç dolusu, şıngır mıngır. En az yirmi, otuz lira vardı orada. Ahmet’i durdurup elimi çantama attım.
“Abi,” dedim bozukları çıkarırken, “Ankara’dan gelmiş iki öğrenciyiz biz. Anarşist de değiliz. Bir şey değiliz. Paramız pulumuz da yok, olan bu, bununla ıslak hamburger falan yiyecektik.”
Adam, sanki avcuna yaralı bir kuş bırakıyormuşum gibi bozuklukları dökmemi sakince bekledi. Son şıngır duyulduğunda göz göze geldik. Hepimiz aptala dönmüştük.
“Siktirin gidin lan buradan!” dedi derin bir nefes alıp verdikten sonra. Hiçbir şey demeyip arkamızı dönüp yürümeye başladık.
Islak hamburgerleri Mustafa ödedi. İstiklal’i turlamadık.
Epilog
Her iyi öyküde her zaman bir manyak yoktur. Aksi kanıtlanmadıkça bu öykü yeterince iyi bir öyküdür. Çünkü kozmik kurallara göre manyağın akıllısı da akılsızı da hep sizi bulur, siz istemeseniz de.






