Biz Kızı Sattık
3 Ekim 2018 Öykü

Biz Kızı Sattık


Twitter'da Paylaş
1

Gülgünler mahalleye taşınalı üç yıl oluyor. Biz pek sık gitmesek de onlar sık sık misafirimiz olur. Bu akşam yine bizdeler. Gülgün’ün küçük kardeşi Hakan gelir gelmez kardeşimle oyuna, kız kardeşi Serpil televizyona kaptırıyor kendini. Büyükler sohbette. Ben bir köşede sözde ders çalışıyorum. Kâmil Amcayla babam, işten güçten bahsediyor, annemle Zarife teyze konu komşudan. Gülgün’ün gelmemesi dışında bir ilginçlik yok. Annem ayaklandı, “Müsadenizle benim mutfakta biraz işim var,” dedi. Zarife Teyze, “Yardım edeyim Süheyla Hanım,” dedi. “Ben hallederim, sen otur Allah aşkına.” “Akşama kadar oturuyor zaten, gelip yardım etsin, incileri dökülmez hanımefendinin,” diye söze karıştı Kâmil Amca. Saygısız. Gözucuyla bakıyorum, Zarife Teyze mahçup, annemin ardından mutfağa yöneliyor. Kâmil Amca, “Biz de kızı sattık,” diyor, durup dururken. Babam şaşkın. “Neyi sattınız?” “Ortancayı.” “Ortanca mı, hangi ortanca.” “Gülgün’ü.” Babam boğazını temizliyor, Kâmil Amcaya bir şey ima ediyor sanki. “Ortancadır Gülgün, e artık...” Araya giriyor babam. “Kızım odanızda çalış istersen.” Bu münasebetsiz sohbete tanık olmamı istemiyor. Duymamış numarası yapıyorum. “Yavrum, burada çalışabiliyor musun?” Üstüme alınmıyorum. “Kızım beni duyuyor musun.” Sesi yüksek ama yumuşak. “Efendim baba, bana mı seslendin.” “Burası gürültülü, odanızda çalış istersen.” “Orası soğuk baba, burda iyiyim, bitmek üzere zaten.” “Peki yavrum, bittiğinde çocuklarla ilgilenir misin.” “Tamam babacığım.” 

“Kâmil Bey, geçenlerde bir hemşerin bizde işe başladı.” “Çorumlu mu.” “Evet, kaynak ustası.” “Çorum’un neresindenmiş.” “Sungurlu.” “Lanet olsun adına.” “Niye Kâmil Bey, ne zararı oldu sana Sungurlu’nun.” “Büyük kız oradan birine kaçmıştı.” İlk kez duyuyorum, Gülgün’ün ablası kaçarak mı evlenmiş. Hoş Zarife Teyze de, Kâmil Amca da pek bahsetmezdi büyük kızlarından. Gülgün arada, “Ablamı özledim,” der sonra da yasaklı bir şey söylemiş gibi konuyu kapatırdı. Annemle babam nadiren komşulardan konuşur. Bu sohbetlerde, babamın arada bir, “Kâmil Bey belki iyi niyetli ama bidon kafalı, bazen lafını hiç bilmiyor,” dediği olur. Annem, Zarife Teyze’nin titizliğinden laf açar ara sıra. Zarife Teyze fazlasıyla titiz, çiçeklere ayrı bir merakı var, evleri çiçek bahçesi. Oymalı koltuk takımının ortasındaki mermer sehpada mor yapraklı salon güzeli, pırıl pırıl camların önünde minik pembe çiçekleriyle cam güzeli, balkon demirlerine asılı beyaz, pembe, kırmızı sardunyalar, salonun köşesinde salkım salkım küpeli, mutfakta camın önünde renk renk menekşeler. Bir defasında sıkışmıştım, tuvaletlerine girmiştim, orda bile aşk merdiveni vardı. O kadar dallı budaklı ki, arasında biri gizlenmiş olabilir diye düşünmüş, işimi huzursuzca halledip çıkmıştım hızla. Salona geldiğimde ağlamaklı konuşuyordu Zarife Teyze. “Bizimki yeter, bıktım senin bu çiçek sevdandan. Evde hava komadılar, nefes alamıyorum, dağıt gitsin komşulara, diye kızıyor. Her biri evlat gibidir, nasıl vereyim, yerlerine alışmışlar, verirsem ölürler. ” Gözleri yine kızarıktı, hep böyleydi zaten. Annem, “Nasıl bu kadar iyi bakabiliyorsun,” demiş, nadiren uzun konuşan Zarife Teyze, “Babam vermeyince kaçırdı. Yaşı benden epey büyük, bir bildiği vardır, ondan iyi bilecek değilim ya diyordum. Bir iki fikrimi söyleyecek oldum, sen kim oluyorsun deyip susturdu”  demiş. Çiçeklerine göz gezdirmiş, “Bir onlara açarım içimi,” demişti. Sevimsiz az gelir, gıcığın tekidir Kâmil Amca. Dediğim dedik, çaldığım düdük. Ortaokul bittiğinde, “Gülgün, vazgeçme hemen. Babam Kâmil Amcayla konuşur ikna eder, liseye devam edersin,” demiştim de, Gülgün, “İnadını bilmezsin babamın, hayatta kabul etmez, hiç uğraşmasın Ali Amca. Aman aman ses çıkarmasın ne olur, yoksa seninle görüşmeme de izin vermez,” demişti. Annem de bir iki kez Zarife teyzenin ağzını yoklamış, o da Gülgün’den farklı şeyler söylememiş, konu kapanmıştı. Gülgün pek konuşmaz, daha çok ben konuşurum. “Sen de bir şeyler anlatsana,” dediğimde, “Ne anlatayım, benim anlatacak şeyim yok ki,” der, susar beni dinler. 

Babam, “Sizin büyük kız kaç yaşında?” dedi. “Anası daha iyi bilir, yirmi dört mü, yirmi altı mı ne?” Sen niye bilmiyorsun, babası değil misin. Tahmine bak, arada iki yıl var. Canım babam, bırak yılı, ayı, haftanın hangi günü, saat kaçta dünyaya geldiğimizi bilir. “Büyük kız evleneli kaç yıl oluyor?” “Kocaya kaçalı mı. Altı yedi yıl oluyor, üç tane de çocuğu var.” “Allah bağışlasın. Ziyarete geliyorlar mı. Hiç rastlaşmadık da.” “Yüzü yok gelmeye. Anası bir iki defa ağzımı yokladı gelsin diye, ama boşarım seni dedim.”

Çocuklar sıkılmaya başlamış, Hakanla kardeşim birbirine sataşıyor. “Benim babam iki kazan suyla yıkanıyor,” dedi Hakan. Bizimki altta kalır mı, “Benim babam üç kazanla,” diyor. Babam bana bakıyor, göz göze geliyoruz, anlıyorum. “Çocuklar size yeni bir oyun öğreteyim mi.” Hakan, “Nasıl bir oyun?” dedi, sevinç içinde ayaklandı. Kardeşim, “Benim ablam çok oyun biliyor,” dedi, gelip sarıldı, başından öptüm. Hakan, “Gülgün ablam da biliyor, değil mi kız Serpil,” dedi. Serpil’in gözü televizyonda. Kâmil amca, “Şişt kız! Serpil!” Serpil dönüp bakmıyor. “Bak hiç duyuyor mu!” Hakan gitmiş, Serpil’in saçını çekiyor. Kâmil Amca gevrek gevrek gülüyor. “Hak ettin, çek oğlum çek.” Serpil’in gözleri doldu, ağladı ağlayacak, yanakları al al, başını önüne eğiyor. “Gel oğlum buraya.” Hakan dizine oturuyor, şapur şupur öpüyor babası. Fırsatı kaçırmıyor, “Işıklı polis arabası alacan mı,” diyor Hakan. “Almaz mıyım hiç, polis arabası da tabanca da alırım, aslan oğlum.” 

Serpil’i çağırıyorum, başı önünde geliyor. Hep birlikte öbür odaya geçiyoruz. Babam arkamızdan, “Elektrik sobasını açın kızım, üşütmeyin sakın,” diyor. “Tamam babacığım.” Kapıyı aralık bırakıyorum hafiften. Serpil yanıma oturuyor, Hakan’a ters ters bakıyor. Ulaş, “Abla şey vardı ya, el el üstünde hani. Lütfen abla, lütfen onu oynayalım,” dedi. “Tamam Ulaşçığım, birazdan oynarız, arabalarını göstersene Hakan’a.” Yatağının altından sepeti çıkardı, ayağımızın dibine döktü. Hakan, “Bu kadarcık mı, benim daha çok var,” dedi. “Maviler benim olsun, kırmızılar senin, yarış yapalım mı,” dedi Ulaş. “Bana ne, kırmızılar senin olsun, maviler benim.” Ulaş kabul etmedi. Ulaşın kulağına,“Boş ver Ulaş, kırmızılar daha hızlı gidiyor,” dedim. Ulaş, kırmızıları kaptı.

“Serpil, Gülgün ablan evde mi, niye gelmedi?” “Artık evden çıkmayacaksın dedi.” “Kim?” “Babam.” “Bize gelmek istemedi mi.” “İstedi ama babam kızdı.” Hakan durmuş, bizi dinliyor, “Görürsün, seni babama söylemezsem,” dedi, kapıya yöneldi, kazağının ucundan yakaladım. “Ya bırak be!” Elinden tuttum, “A bakın bunu gördünüz mü?” deyip çekiştiriyorum, kitaplığın önüne götürüyorum. “Sıkıldım be ya!” Şeytan diyor ağzının ortasına çak bir tane. “Bak ama burda neler var.” “Bıraksana elimi.” “El el üstünde oynayalım mı, hadi Ulaş önce sen yat,” diyorum. Ulaş yere yumuluyor. Gitmekten vazgeçti. Birkaç el oynuyoruz, sonra Serpil’e bol resimli masal kitaplarından birini veriyorum, hadi sesli oku diyorum. Okumaya başlıyor. Hakan mızmızlanıyor. “Şişşt sessiz ol, yoksa masaldaki dev gelir,” diyor Ulaş. Serpil çok güzel okuyor. Hakan, baş parmağını ağzına götürüyor. Kardeşim Hakan’a bakıyor, sessizce, “Abla Hakan parmağını emiyor,” diyor. “Şişşt hadi sen de uzan şuraya,” diyorum. Kıvırcık kuzum benim, sözümü dinliyor. Serpil hikayenin içine girmiş, mimikleri duruma uygun, okumaya devam ediyor. Diğerleri hayaller aleminde, gözleri kapanmak üzere. Kapıya sürünüyorum çaktırmadan. Salondaki sohbete kulak veriyorum.

“Kâmil Bey, Gülgün küçük değil mi?” “Yav ne küçüğü, ablasının onun yaşındayken çocuğu vardı.” “O erken evlenmiş diye bu da mı evlensin yani.” “Kız çocuğunu bekletmeyeceksin, kartlaştı mı alıcısı çıkmaz mazallah.” “Yapmayın Kâmil Bey, söylemesi ayıp davar mı bu, kartlaştı mı ne demek.” Annemle Zarife Teyze elleri dolu salona giriyorlar. “Çocuklar nerede,” dedi annem. Babam içeride olduğumuzu söyledi. Zarife Teyze, “Hakan da mı, hayret sesi soluğu çıkmıyor,” dedi, halinden memnun. Kâmil Amca kendine pay çıkarıyor, “Aslan yavrusu, kimin oğlu,” diyor. Aslan oğlunun parmağı ağzında, poposunda da pireler uçuşuyor, haberin yok. “Zarife bu nasıl çay, Hakan’ın sidiği gibi.” “Çayınız açık mı olmuş Kâmil Bey, değiştirebilirim,” diyor annem, sesi alıngan. Boş ver be anne, zıkkım içsin. “Zarife kız, az dem kat buna.” Kimse konuşmuyor, kapı açılıp kapanıyor. “Hah şöyle kız, tavşan kanı olmuş.” “Düğün yakın mı,” diyor annem. “Zarife söyledi demek.” “Söyledim, yabancı mı Süheyla Hanım, yüzükler takıldı, tatlısı da yendi nasılsa.” Kâmil Amca, “Yakın yakın, oğlan tarafı çok bekletmek istemiyor, haklılar, emanet malın canı …” Ya baba şunun ağzının payını versene. “İyi de kızın yaşı tutmuyor, kanuna aykırı.” “Ali Bey bu işin kanunu manunu olmaz, biz rıza gösterdikten sonra.” “Damadın hali vakti de yerindeymiş, biliyordur kanunları.” “Süheyla ne diyorsun Allah aşkına. Hali vakti yerinde olanlar kanunları bilmiş mi oluyor,” dedi. “Valla Ali Bey, onu bunu bilmem, kızı daha önce de istediler vermedik. Bunun durumu iyi, eli ayağı da düzgün, bundan iyisini mi bulacak. Sattık gitti.” Sinir oluyorum, sattık ne ya. “Zarife Hanım siz ne diyorsunuz bu işe,” konuşan babam. “Ne diyecek, ben olur dedikten sonra.” Zarife Teyzeden çıt çıkmıyor. Serpil susmuş, bana bakıyor, ufaklıklar uyumuş. Kalktım üzerlerine battaniye örttüm. “Abla, sen ne zaman nişanlanacaksın.” “Kim, ben mi.” “Hı hı.” Ne diyeyim, nasıl anlatayım on yaşındaki çocuğa. “Ben okuyacağım, üniversiteye gideceğim.” Serpil yerinden kalktı, yanıma oturdu. “Ben de okuyacağım.” “Okursun tabii, hem ne güzel okudun öyle.” “Gerçekten mi.” “Senin yaşında böyle güzel okuyan çocuk görmedim hiç.” İyice sokuluyor, kolumu omzuna attım, kendime çektim. “Abla biliyor musun, babam beni hiç sevmiyor.” “Aa olur mu öyle şey, onu nerden çıkardın.” Nerden çıkarsın, gün gibi ortada, Hakan da Hakan. “Babam hep Hakan’ı öpüyor.” Al işte ne diyeceksin, seni de öper, merak etme mi, diyeyim. Sarılıyorum, “Saçların ne güzel kokuyor,” ellerini tutuyorum, parmakları ince uzun, “Sanatçı parmağı,” bunu da nerden duyduysam, “ellerinden belli, sen büyük insan olacaksın.” Huzursuzca kıpırdadı. “Büyük insan olmak istemiyorum.” “Aa Nedenmiş o?” Kapıya bakıyor. Sessizce örtüyorum. “Şimdi söyle bakalım, neden istemiyorsun büyük insan olmayı.” Bakışlarını odada gezdiriyor. “Pamuk Prenses. Cüceler. Onlar gibi olmak istiyorum.” “Pamuk Prenses gibi mi.” “Iı, cüceler gibi.” Yüzüne bakıyorum. Kaşları çatık, gözlerini okuyamıyorum. “Cüceler gibi mi.” “Evet, cüce olursam babam beni satmaz.” Satmak. “Satmaz niye satsın, babalar çocuklarını satmaz.” “Gülgün ablamı sattı ama.” “Ha şu mesele. Satmak evlendirmek demek Serpilciğim.” “Niye para istedi ablamın nişanlısından o zaman?” “Para mı istedi.” “Tabii.” “Sen nerden biliyorsun.” “Konuşurlarken duydum, hem de çok para.” “Çok para mı, ne kadar mesela.” “Birol abinin babası, çok istiyorsunuz, dedi.” Kim bu Birol, daha önce duymadım. “Birol abiyi tanıyor muydu Gülgün ablan.” Düşündü. “Bilmiyorum, iplik fabrikasında çalışıyormuş.” Gülgün’ün sesi kulaklarımda, “Biri var, yoluma çıktı bir iki, takip mi ediyor nedir. Bir de tipsiz ki.” Serpil esniyor, “Uykum geldi,” dedi. “Tamam hadi sen de yat Hakan’ın yanına.” “Yok yatmam, Hakan uyurken altına işiyor. Hem uyursam kızarlar.” Masamdaki çalar saate bakıyorum, on buçuğu biraz geçiyor. Sen uzan şuraya, gidecekleri zaman seni kaldırırım.” “Ama ben çok zor uyanırım. Hakan sabahları saçımı çekiyor uyanayım diye.” “Tamam canım, uyanamazsan biz de kalırsın. “Olmaz, babam kızar, ben salona gideceğim, televizyon izleyeceğim.” Birlikte salona geçiyoruz. “Serpil kızım, kardeşin ne yapıyor?” “Uyuyor anne.” Zarife Teyze tedirgin, Kâmil Amcaya kaş göz işareti yapıyor. “Ne maymun gibi ağzını burnunu yamultuyorsun kız,” dedi Kâmil Amca, yine o gevrek gülüşüyle gülüyor. Ondan başka gülen yok. Zarife Teyzenin gözleri doldu, egzamalı ellerini koyacak yer arıyor. Babam hiç yapmadığı şeyi yaptı, “Saat kaç Süheyla,” diye sordu. Annem şaşkın, cevap vermedi. “Saat on bire geliyor babacığım,” dedim. “Oo bayağı olmuş, yarın sabah sendikanın toplantısı var,” dedi. Bu kez de annem kaş göz işareti yapıyor. Kâmil Amca her zamanki gibi, “Hadi kız Zarife, mangalda köz, bitti söz, kalk gidelim biz,” diyor


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ayfer Candanoğlu
Okuru ilk satırlardan itibaren içine alıveren bir öykü. Kronik ve çok ağır bir yaramızı akıcı ve doğal bir dille anlatmış Sevim Çiçek.
1:24 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR