Manşetler hazır. GENÇ KADIN ÇATLAYARAK ÖLDÜ. Ya da daha yaratıcı bir şeyler de olabilir. BİR BALON GİBİ PATLADI. Ardımdan bunları yazarlar.
“Geliyorum anne.”
Ne kadar kulak tırmalayıcı bir sesi var. Özellikle kendini duyurmaya çalıştığı sinirli sabahlarında. Kesin yine babama öfkelendi. Öfkesinin kaynağı ne olursa olsun hedefi benim. Şu Amerikan dizilerde ilk ölen gözlüklü ve şişman karakter gibi. İlk ölen benim.
“Geldim. Geldim.”
Keşke geç kalsam. Geç kalınca belki ona benzerim. Ne kadar güzeldi dün sabah. Uzun paltosundan firar eden sol bacağı ve bordo ojeli tırnaklarıyla sol eli girdi önce servisten içeri. Eminim bu detayları herkes gördü. Film karesi gibi kazındı aklımıza. Sonra uçuşan dalgalarıyla kızıl kahve saçları, azıcık soğukta kalmış bir bebeğin yüzü gibi telaş pembesiyle bindi servise. Derin bir nefes verdi. Verdiği nefesi içimize çektik. Hepimize yetecek kadar derin.
“Yine nerelere daldın? Geç kalacaksın, biraz acele et. Bak bu sandviçi sana hazırladım, öğle arasında yersin,” diyerek peçeteye sarılıp buzdolabı poşetine konmuş koca bir tuğla uzatttı.
“Anne ben bunu yiyemem iş yerinde herkes alay eder.”
“O zaman aç kal. Sana da hiç yaranılmıyor.”
“Tamam, alınma. Gizliden yerim.”
“Dayanamazsın zaten. Ben malımı bilmez miyim?”
Bilmez misin hiç? Bilirsin tabii. Her diyete başladığımda hazırladığın saray sofraları bunun en büyük ispatı. İrademin en büyük düşmanı yemek hazırlayan ellerin. Karşınızda salata yerken mantılarınıza biraz daha tereyağlı sos döküşlerinizi unutmadım. Hele o babamın yemek yerken ağzından ve burnundan çıkan sesler. Nasıl hiçbiriniz rahatsız olmazsınız? Önce dilin damağa yapışıp ayrılması, burundan kısa bir iç çekiş, lokmanın boğazdan misket yutulmuş geçişi ve sonunda ağızdan nefes veriş. Kâbus. Bu işkenceye daha fazla maruz kalmamak için her hızlı yediğimde yanında da bir porsiyon hakaretlerinizi yedim. Teşekkürler sevgili ailem.
Şu sırtımı dikleştireyim. Gözlerini hissediyorum. Sesi kafamın içinde; “En azından dik dur. O zaman biraz daha iyi görünüyorsun.” Bize bakan var mı diye yine etrafı izliyordu. Baksa da el sallasam. Akşam eve döndüğümde el sallamadım diye de azar işitemem. Görev tamamlandı. Köşeyi dönünce koşarım. Ne kadar koşabilirsem bu göbek ve bacaklarla. Memelerim ağzıma girecek diye korkuyorum. Sanki herkes memelerime bakıyor. Bence çok güzeller. Bu bedene bu memeler. Küçücük olsaydı o zaman mutsuz olurdum. Ben de servise onun gibi binmek istiyorum bugün. Sabahın altısında kalktım. Hiç fena görünmüyorum. En azından apartmandan çıkarken kapının ardındaki ayna bana gülümsedi. Yüzüm de biraz pembeleşirse nefes kesebilirim. Eyvah! Oh, tamam unutmamışım. Burada, cebimde.
Allah kahretsin! Nefes kesmek senin neyine. Dikkat çekersin sen ancak. İyi ki düşmedim. Beni yerden kaldırmak için bir kişi de yetmezdi. O zaman iyice yerin dibine geçerdim. Ama daha ilk basamakta sendelemem de hoş olmadı. Bıyık altından nasıl güldüklerini gördüm. Allahtan o yoktu. Her zamanki gibi geç kaldı. Bizlerin görevi onu beklemek. Kimse laf söyleyemez, kadın şirketin genel müdür yardımcısının akrabası. Sıkıysa geç kaldıklarından şikâyet etsinler. Koca gün zehir olur.
Geldi. Bu kadar güzel olmak zorunda mı? Hayır, benim yanıma oturma lütfen. Of! Parfümü de çok güzel kokuyor. Ama şu kulaklarındaki küpeler… Aptal aptal birbirlerine çarpıyorlar. Elimi cebime atıp soğuk metali sıkıyorum. Beni sakinleştiren tek şeyi.
Kaşığım. Her zaman cebimde. Acıktığımda, üzüldüğümde, saçma sapan bir ses beni her rahatsız ettiğinde ona sarılıyorum.
“Anne lütfen. Gerçekten berbat bir gün geçirdim. Bir de senin dırdırını çekemem.”
Alınırsa alınsın. Yeter. Sanki iş yerinde olanlar yetmiyormuş gibi. Tuba hanımın eşsiz tavsiyelerini dinledik hep beraber. Her gün spor yaparak güne başlıyormuş. Öncesinde sade bir kahve ve bir kaşık fıstık ezmesi, spordan sonra ılık bir duş ve yulaflı bir kahvaltı. Nasıl kaşık, diye sormamak için kendimi o kadar zor tuttum ki… Çay mı, tatlı mı, yemek mi? Hangi kaşık? Çay kaşığıyla fıstık ezmesi benim ancak dişime dolgu olur. Demek pembe teni de spor sonrası duşundan kaynaklıymış. Oysa her sabah beni yataktan annemin sesi kazıyor.
“Yanlış anlama lütfen, yardımcı olmak isterim sana. Eğer kilo vermek istersen uygun bir spor programı yapabiliriz.”
Cümle içimde yankılandı. Kaç dakika cevapsız bıraktım acaba? Diğer kızların onaylayan, cesaretlendiren, aslında muhteşem bir yüzüm olduğunu söyleyen, kilolarımın da orantılı bir şekilde yayıldığı için ne kadar şanslı olduğumu belirten sesleriyle kendime geldim. Tanrım o kadar çok ses vardı ki. Zavallı kaşığımı bükmüşüm. Akşam apartmana girerken fark ettim ancak. Kabul ettim tabii. Nereden başlayacağımı bilemediğim için spor yapmadığımı söylemeyi de ihmâl etmedim. Evet, her zaman imrenirim spor yapan insanlara ama bu istekli olduğum anlamına gelmez. Hem spor işini gizli saklı nasıl yaparım? Annemin alaycı sözlerini şimdiden duyuyorum. Evde yapamam, demiştim kadına. Evde yapmayacaksan akşam bir salona kaydol, hem kadınlara özel salonlar da var, demişti. Tabii ben erkeklerin beni görmesini isteyemem. Ancak onun gibiler karma salonlarda spor yapabilir. Ne kadar sığ bir kadın. Neyse kabul ettim tabii bu öneriyi. Sebebim evin seslerinden yeterince uzak olmaktı, onlar utanç sandı. İnsanların hakkımdaki düşüncelerini düzeltmekle uğraşmıyorum. Bunu bırakalı epey oldu. Çünkü olmuyor. En yakınındakinin, kanından olanın düşüncesini değiştiremiyorsun. Diğerleriyle uğraşmak beni üzmekten ve daha fazla yemek yemekten öteye taşımadı.
Yine çok ses var masada. En iyisi bombayı tam ortadaki turşu tabağının üzerine bırakmak.
“Ben spora başlıyorum. İki sokak ötedeki salona kaydoldum.”
“…”
“…”
“Bir şey söylemeyecek misiniz?”
“Saatleri nasıl kızım,” diyerek ilk soruyu sorup tuhaf sesleriyle yemeğine devam etti babam.
“Akşamları gideceğim baba. Daha sonra da eve gelip duş alır, uyurum. Zaten başka zamanım yok biliyorsun.”
“Yorulursun.”
“Evet, anne biliyorum yorulacağımı. Her gün işten sonra bir de spor tabii ki yorucu olacak.”
“İşten sonra olmasa da yorulursun sen. Önce biraz diyet yapsaydın. Azıcık zayıflayıp spora başlasaydın. Ya bir yerine bir şey olursa. İş çıkarma başımıza,” diyerek baltayı masanın köşesinde duran elle koparılıp servis edilmiş ekmeğe sapladı.
“Sporla beraber zayıflayacağım. Merak etme anne, ben başımın çaresine bakabilirim.”
“Dedim gitti. Sen bilirsin.”
Gün içinde büktüğüm kaşığımı annemin sevgi dolu cümleleriyle eski haline getiriyorum. Bu defa inadına başaracağım. Annemin, Tuba’nın, o çokbilmiş kızların, babamın ağzındaki seslerin, servisteki bıyık altı gülüşlerin inadına… Diyetisyene de giderim. Ama bunu kimseye söyleyemem. Spor salonuna para verdim ve herkese ilan ettim. Oraya gitmek zorundayım. Ama ya diyetime sadık kalamazsam, işte o zaman sakız olurum ağızlarına. Bu riski alamam. Diyete uymak benim için ne kadar zor kimse anlamaz. Annemin nasıl sabote ettiğini bilmiyorlar. Anlatsam da anlayamazlar. Kaç tane anne diyetteki kızına işkence eder?
Sabah iğneleyici ilgi karşımda.
“Bugünden mi başlayacaksın diyete de?”
“Sana da günaydın anne ve hayır, liste oluşturmam lazım.”
“İyi, bileyim de ona göre hazırlarım yemeklerini.”
“Teşekkür ederin anneciğim, lütfen sen zahmet etme ben hazırlarım.”
Ben senin hazırlayacağın yemekleri tahmin edebiliyorum.
“Kombi mi bozuldu anne?”
“Yok, bozulmadı. Soğuk mu ev? Üşüyor musun?”
“ Hayır, ne soğuk ne ben üşüyorum. Ses geliyor kombiden duymuyor musun?”
“Hiçbir şey duymuyorum. Gidip bakayım,” diyerek yanında uzaklaşıyor.
Zavallı kaşığım, anneciğim, derken kıracaktım seni. Benim kahrımı tek çeken sensin. Kombiden gelen tuhaf ses de annemin sesinin üzerine tuz biber oldu.
Sadece kilolu değil, deli olduğumu sandı herhalde doktor hanım. Bugün iş yerinden zar zor izin aldım oraya gitmek için ama gördüğüm muamele buna değer miydi diye düşünüyorum. Keşke internetten bir diyet listesi falan baksaydım. Alt tarafı ofisinde çalan müzikte bir yanlışlık olduğunu söyledim. Yok, eşinin de aralarında bulunduğu bir orkestraymış. Onlar da yanlış olmazmış. Benim kaygı bozukluklarım yememi de etkiliyormuş. Cebimdeki kaşık gözünden kaçmamış. Diyetle beraber bir psikoloğa gitsem fena olmazmış. Bu ne büyük kibir. Evet, ben anlamam orkestradan falan ama yanlış çalıyordu biri sanki. Hem kibirli hem alıngan. Mutlaka bekliyormuş beni. Emin ol gelirim. Bana benden başkasının çare olacağı yok.
Google. “Her sesi duyuyorum,” enter.






