Bu Evde Kimse Yaşamıyor’da Ailenin Gölgesi
19 Aralık 2019 Edebiyat Kitap

Bu Evde Kimse Yaşamıyor’da Ailenin Gölgesi


Twitter'da Paylaş
0

“Bu bir ilk kitap. Şifasını kendi buluyor. Derdine derman oluyor. Sahi, o evde kim yaşıyor?”

Önceki yıllarda Öküz, Adam Öykü, Varlık, Picus ve Dünyanın Öyküsü dergilerinde öyküleri yayınlanan kültür sanat medya dünyasının kıdemli editörlerinden Sibel Ateş Yengin’in ilk kitabı Bu Evde Kimse Yaşamıyor geçtiğimiz yıl Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşmuştu. Yengin; Aykırı Sanat Dergisi, Ümit Kaftancıoğlu, Özgür Pencere Kadın ve Dayanışma Derneği Öykü Yarışmalarında çeşitli ödüller aldı. Bu Evde Kimse Yaşamıyor’da on dört öykü var. Anlatıcıların, başkarakter ve öteki kişilerin hemen hepsi kadın. Küçük ama derinlikli ayrıntılar köşeler de bekliyor. Çeşitli travmalardan mağdur kadın kahramanlar, geçmişlerini ağır bir yük olarak üzerlerinde taşıyor. Her seferinde çağrışımlarını harekete geçiren nesne, söz ya da durumdan hareketle çocukluğun kanayan yaralarına doğru yol alıyorlar. Arınmak için yaralarını açıyorlar. Ailelerin karanlık noktaları yavaş yavaş görünür olmaya başlıyor böylece.

Annemiz hayatımızdaki en merkezi kişi belki de. Onun içinde büyür, dünyaya geliriz, bizi ilk o besler. Onunla bedensel ve duygusal ilişkimiz çok yoğundur. İyi ya da kötü, bizi hayata hazırlar. Zor anneyle büyüyen çocukların yetişkin olduğunda ve annesi öldüğünde hissettikleri ilginçtir. Kitabın en etkileyici öykülerinden olan “Ölüm Bu Şakası Olmaz”da anneye duyulan öfke, kahramanı onun ölü bedeninden öç almaya kadar götürüyor. Yaşarken yüzüne söyleyemediklerini mezarından çıkarttırdığı ölü bedenine haykırıyor. Beddua edip içini döküyor. Aklı beş yaşında birininki gibi, ancak tabuları öncelikle çocuklar yıkabilir değil mi? Kapanışta çatışma billurlaşıyor. Anlatıcı yaralarını açıyor, bu kez sevgisi açığa çıkıyor. Bütün bu anlattıklarından sonra yeni bir hayata başlayacak cesareti bulabilecek mi, omuzlarındaki ağır yükten kendine kalan bu mirastan nasıl kurtulabilir? Geçmişin karanlığı hayatını etkiliyor. Artık geçmişi değiştiremez. Zaten annesi yok, artık son bir hesaplaşma, yeni bir başlangıç gerek. Değişebilecek mi? Kendi benliğini yaratıp özne olabilecek mi? Artık acı çekmesine gerek yok, yola yaralarıyla devam edebilir.

Kadınlık halleri, bedenler, kimlikler ve toplumsal cinsiyet rolleri bütün öykülerde sorunsallaştırılıyor. Annelik durumunun yarattığı travmalar, doğum ve kayıplar psikolojik sorunlara yol açıyor. Yaş ilerlese bile zor deneyimler karanlığa gömülmemiş, geri geliyor. Anneyle olan geçmiş, ondan kaynaklanan zor çocukluk; karanlığa bakma cesaretini gösteren, acıyı geride bırakarak yeni bilme biçimleriyle yürümek isteyen karakterler... Annesi olmamak, anne olamamak çok zor, intihara bile götürebiliyor. Peki bir anne bebeğinin ölümüne nasıl dayanabilir? Evlilik toplumun dayattığı bir olgu, çocuğun aileye bağımlı olması da öyle. Özgürlük, varoluş sıkıntısı olarak kendini gösteriyor. Erkekler baba ya da kardeş olarak kâbusa dönüşüyor. Gölgeleri kadın kahramanların üzerinde dolaşıp duruyor.

Kadın karakterler günlük konuşma dili, deyim, atasözü ve argo dağarcıklarından hareketle tek kişilik oyunlar sergiliyor adeta. Hikâyelerini ustalıkla anlatıyorlar. Aslında anlatılan şu: Anlatıcının kim olduğu ve nasıl ortaya çıktığı. İzler, ayrıntılar ustalıkla seçilmiş. Yalın ve özlü betimlemeler anlatılanların gerçeklik etkisini artırıyor. Yerli yerinde çınlayan ünlemler, sıçramalarla ilerleyen olay akışıyla çok uyumlu. Aile hayatının boğuculuğu ve huzurundan kaynaklanan çatışmalar, yoğun diyalog ve monologlarla örülüyor. Sibel Ateş Yengin ilk öykü kitabında kadınlık durumu, aile ve annelik izlekleri çevresinde çocukluğa geri dönüşler yapıyor. Hayatın temel meselelerine edebiyatın gücünü kullanarak incelikli bakışlarla yaklaşıyor. “Bu bir ilk kitap. Şifasını kendi buluyor. Derdine derman oluyor. Sahi, o evde kim yaşıyor?” Yengin’in yeni öykülerini en kısa zamanda okumak dileğiyle…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR