Kutuplaştırıcı söylemleriyle önümüze sürülen onca medya balonu karşısında Attar’ın anlatısı bu bölünmüş ülke için, hepimiz için umut dolu bir vizyon.
“Dante’den başka birisinin Komedya’nın en üstün figürlerinden biri olan bu yaratıktan (Kartal) daha üstün bir imge yaratabileceği, haklı olarak, inanılır gibi değil,” der Jorge Luis Borges Dantevari Denemeler’de ve devam eder, “ama yine de böyle bir figür var.” Borges, İranlı şair Attar’ın alegorik anlatısı Mantık Al-Tayr’dan ve şiirin tamamını kanatları altına alan, Pers edebiyatının muazzam imgesi Simurg’dan bahsediyor. Mevlana’dan Borges ve Porochista Khakpour’a kadar pek çok yazar Attar’dan ve onun bölünmüş bir dünyayı birleştiren Simurg imgesinden etkilendi. Yazılmasının üzerinden sekiz yüz yıl geçti ama Simurg hâlâ güncelliğini koruyor: olabildiğince farklı ama bir o kadar da günümüzle bağlantılı bir zaman aralığından bizim zamanımıza uzanan etkileyici ve sarsıcı bir ideal.
12. Yüzyıl’da İran’ın Nişabur kentinde yaşayan hekim, eczacı ve şair Feridüddin Attar Kuşlar Meclisi’ni ruhun ilahi olan yolculuğunun bir alegorisi olarak yazmış ve Simurg’u dünya üzerindeki bütün kuşların kralı olarak tasvir etmiştir. Kuşlar, Kral Süleyman’ın en sevdiği kuşlardan olan Hüthüte başvurur ve ondan, Simurg’un yaşadığı Kaf Dağı’na giden yolda kendilerine rehberlik etmesini isterler. Hüthüt bir yandan kuşların korkularını, mazeretlerini, özlem ve bağlılıklarını dinler öte yandan onları, egolarını alt edip kendilerini İlahi Aşk’a, mantıkla kavranması mümkün olmayan bu “bir” olma haline bırakmaları konusunda yönlendirir. Hüthütün İlahi Aşk üzerine verdiği her ders bir dizi benzetmeyle izah edilir: erkek hizmetçilerine aşık olan krallar, Hristiyan bir kıza âşık olduğu için kendi inancından dönen bir Sufi şeyhi, kanlı gözyaşları, yüzülen deriler ve kendini olabildiğince alçaltan ama yine de kendi kutsallıklarına inanan ahmaklar. Attar’ın idrak etmemizi istediği Yol mantıkla, dünyevi sağduyuyla ve dini inançla sınırlı değildir. İnsanın, egonun her tür görünümünden – dürüstlüğün getirdiği kibirden bile – feragat etmesi gerektiğini söyler.
Hüthütün verdiği dersler kuşları öylesine sinirlendirir ki, bazıları oracıkta ölüverir. Kalanlarsa yola devam eder ve Arayış Vadisi, Ayrılık Vadisi, Ölüm Vadisi gibi alegorik isimler taşıyan Vadiler silsilesinden geçerek Kaf Dağı’na ulaşırlar. Fakat yola çıkan yüz bin kuştan geriye sadece otuz kuş kalmıştır. Her tür endişeden arınan bu otuz kuş Simurg’u görmeyi beklerken kıyısında durdukları gölde kendi yansımalarıyla karşılaşırlar. Attar ustalıklı bir dil oyununa başvurmuş ve Farsça otuz kuş anlamına gelen Si Morgh ifadesinden, birliğin ve dayanışmanın sembolü haline gelen Simurg imgesini yaratmıştır. Borges, Attar’ın anlatı ekonomisine olan hayranlığını şu sözlerle dile getirir: “Yazar klasik bir incelik, ustaca bir beceriyle geliyor bu zorluğun üstesinden: arayanlar aradıkları şeyin kendisi.”

Attar’ın eseri otuz yılı aşkın bir süreden sonra yeniden İngilizceye çevrildi. Attar’ın okurda merak uyandıran kendine özgü sesi, tercüman Sholeh Wolpé tarafından ustalıklı bir zekâyla İngilizceye aktarılmış. Wolpé, okurların metnin içinde yolunu kaybetmemesi için ana hatlardan ve başlıklardan faydalanırken asıl temalarını vurgulamak istediği kıssaları nesir olarak, kuşların kendi aralarındaki konuşmalarını ise kolay anlaşılır bir dille nazım olarak sunuyor. Sholeh Wolpé önemli bir isim çünkü Kuşlar Meclisi ilk kez ana dili Farsça olan bir yazar tarafından İngilizceye çevrildi. Bu yeni çevirinin önde gelen özelliklerinden biriyse dilinin geçmiş çağlardan gelen bir masal olarak değil, güncel bir anlatı olarak yapılandırılması ve Wolpé’nin Farsçada cinsiyet belirtmeyen Simurg ya da Tanrı gibi isimlerde Batı’nın rahatsız edici eril-dişil ayrımına başvurmamayı tercih etmesi.
İslam’ın toplumlar arası düşmanlıktan güç alan belli gruplar ve aşırılık yanlıları tarafından hem acımasız hem de esneklik içermeyen bir dogmalar dini haline getirildiği günümüzde Attar’ın inançla kurduğu ilişki, etkileyici bir özgürlük sunuyor. Nitekim Attar’a göre aşırı katı ve dogmatik bir inanç, aslında İlahi olana yer açabilmek için alt edilmesi gereken egoist bağlılıklardan sadece biridir – hangi dine mensup olursa olsun dogmaların etkisinden kurtulamayan herkes için gayet uygun bir ders.
Attar’ın anlatısı İslam çerçevesinde şekillenirken Wolpé kendi çevirisinde evrensel terimler tercih ediyor ve Skolastisizm yerine erişilebilirliği ön plana çıkarıyor. Kuşlar Meclisi’ndeki anlatılar Boulder ya da Big-Sur’daki sözüm ona mistikler için değil, korku ve bencillikle tezahür eden yeni materyalizmin sadece kendi iyiliğini yüceltmeyi marifet bilen liberal bireyciliğiyle kuşatılmış bu dünya için.
Wolpé’nin çeviriş tam da böyle bir dünya görüşünü bünyesinde barındıran devlet başkanları seçtiğimiz bir zamana denk geliyor. Çoğumuz ulusal konfor, güvenlik, refah ve idealizmin hızlı düşüşüyle mücadele halindeyiz. Kuşlar Meclisi sadece çağımızın kibirli demagoglarını azarlamakla kalmayıp aynı zamanda iyilik yapmak isteyen ancak kendi konfor alanından çıkmak istemeyen ılımlıları da hedef alıyor. Aslen bir hekim ve eczacı olan Attar, dünyayı etkisi altına alan bu bireyci hastalığın tanısını yüzyıllar önce koymuş olmalı ki, olaylara fazlasıyla yakından, içeriden ve dar bir bakış açısıyla bakmak yerine birlikteliği, bütünü, daha yüce ve daha önemli olana odaklanmayı öneriyor.
Attar’ın kıssalarında sürekli kullandığı kral ve güzel hizmetçisi arasındaki erotik drama mecazlarından çıkan dersler aslında başlı başına bir tedavi önerisi. Kimi zaman kral, İlahi Olan’ın bir alegorisi ve hizmetçisinin ona olan bağlılığı ya da vefasızlığı olması gerekene uygun bir model ya da uyarı olarak kendini belli ediyor. Ancak verdiğim bu örnek haricindeki diğer tüm benzetmelerde krallar öngörülemez olduğu kadar tehlikeli ama bir o kadar da ahmak ve aptallar. Hatta kıssalardan birinde bir kral “gümüş gövdeli hizmetkârına” aşık oluyor ve hizmetkârın kafasına oturttuğu bir elmayla okçuluk oynarken aklı sıra ona iyilik yapıyor. “Bense bu iki dert arasında kıvranıp durmaktayım,” diyor hizmetkârı, “bir hiç uğruna canımı tehlikeye atıyorum.” Attar’ın hikâyelerindeki krallar, peri masallarının padişahları değil, yolda olan kişinin reddetmesi gereken kibir, gurur ve başkaca dünyevi kaygıların cisimleştiği, kasıla kasıla yürüyen egolardan oluşuyor.
Borges, 1948 yılında yazdığı “Simurg ve Kartal” isimli denemesinde Attar’ın Simurg’u ile Dante’nin Kartal’ını karşılaştırır – İlahi Komedya’nın Cennet kısmında İncil’de adı geçen binlerce dürüst kralın Jüpiter’deki Cennet’e yükselirken devasa bir kartal formu oluşturduğundan bahsedilir. “Soyut, başka başka yaratıklardan oluşan bir yaratık kavramı,” der Borges Aeneis’deki grotesk söylenti alegorisine atıfta bulunarak, “insanın aklına hiç de hoş şeyler getirmiyor.” Fakat Borges, “Böyle olmasına karşın hem Batı yazınının hem de Doğu yazınının en unutulmaz simgesi bu tür bir yaratığa ait,” der ve hemen akabinde Attar’ın Simurg’una üstünlük tanır:
“Kartal yalnızca inanılmaz, Simurg ise olanaksız. Kartal’ı oluşturanlar onda yok olmuyorlar (Davut Peygamber Kartal’ın gözbebeği, Traianus, Hezekiel ve Constantinus ise Kartal’ın kaşları oluyor.) Simurg’a bakan kuşlar ise Simurg’un kendisi. Kartal bir anlık bir imge, Kartal’ı oluşturanlar daha önce harfleri oluşturdukları gibi benliklerini yitirmiyor, yine eskisi gibiler. Tanrı gibi her yerde hazır ve nazır Simurg ise gizemli bir bilmece, içinden çıkılmaz bir şey.”
Attar’ın Simurg imgesiyle tasvir ettiği bu demokratik beden, kıssalarında yer alan ve kendi tekil iradesindeki astların kollektif gücünü kendi gücü olarak lanse ederek bundan faydalanan tiranlarla olabildiğince tezat. Tıpkı Amerikan siyasetinde olup bitenler gibi; bir yandan kent merkezlerinde protestolar yaşanıyor öte yandan şirket CEO’su gibi davranın bir devlet başkanı mahkemelerle ve yerleşik bürokratik teamüllerle çekişiyor. Bir yanda beraberliğin bileşik ve ayrılmaz tekil kimliğine bürünen protestocular (özellikle de şehir şehir dolaşmaktan çekinmeyen kadın yürüyüşçüler) var öte yandaysa devlet başkanının bedeninde vücut bulan tekil ego.
Simurg, günümüze dair oldukça derin bir nokta yakalıyor: insanların toplu halde nasıl iyilik ya da kötülük yapabildiği. Üstelik bunu eskiden olduğu gibi din, ırk, ulus gibi gevşek bağlarla değil, hareketler, seçmenler ve ekonomiler olarak yapıyorlar. Bu da bize bireyin tercihlerinin – konu ister iklim felaketiyle mücadele etmek adına toplu taşımayı kullanan yolcular olsun ister sağlık hizmetlerinin kamusal maliyetini düşürmek adına kendi sağlık sigortasını karşılayan gençler – devasa boyuttaki ahlaki olaylar üzerinde yol açtığı küçük ama marjinal etkinin önemini, buradaki etik anlayışın hâlâ gelişmekte olduğunu, dolayısıyla da siyasi çevrelerin en büyük korkularından biri haline geldiğini gösteriyor.
Attar elbette böylesi sorunlara bir çözüm getirmiyor ancak beraberlikten doğan bileşik kimliğin hem duygusal hem de ruhani düzeyde nasıl bir deneyim yaratacağına dair bir içgörü sunuyor. Kendine dürüst olan her mistik anlayış gibi burada da aşkınlık aynı zamanda yok oluş demek. Birliğe ulaşmak için yürünmesi gereken yol zorluklar kadar kendimizi iyi hissetmek adına tutunduğumuz şeylerin kaybını da içerir. Böylesi bir yaşamın alternatifiyse sahte bir hayat tarzı benimsemek, değersiz ve geçici nesnelere bağlanmak, bir başkasına zarar vereceği aşikâr avantajlardan faydalanmak, başka bir deyişle “hiçbir şey için her zaman tehlikede ve tetikte” olmaktır. Zenginlik, güç, statü, gösteriş, başkalarına karşı duyulan korku ve korkuyla birlikte gelen sahte saygı: Trump’a bakıyor, söylediklerini işitiyor ve orada durmuş halka seslenen adamın elindekileri kaybetme korkusuyla günden güne daha da mutsuzlaştığını görüyorum. Tıpkı Attar’ın da söylediği gibi:
Ne söylediysen, ne duyduysan, ne bildiysen, ne gördüysen hepsi de,
Masalın başlangıcından başka bir şey değil!
Mahvol, mahvol... yerin bu yıkık yer değil senin!
Asıl gerek, hiçbir şeye aldırış etmeyen tertemiz asıl gerek.
Feri olmuş, olmamış; ne zararı var
Mademki hakiki güneş zeval bulmuyor; söyle: Ne zerre kalsın, ne gölge.
Bir de yürüyenlerin yüzleri var; soğuk bir Cumartesi sabahında güç ve zenginlik gibi genel geçer şeylerle ilgilenmeyen ama gerçek hareketin enerjisine kapılan yüzler. Protestolar, en ideal versiyonlarında yakınlık ve birlik gösterileridir. İnsanlar bu sayede yüzlerce farklı kişinin kendilerinden daha büyük bir şey için bir araya geldiğini görürler. Attar, yola düşen hacıların ayrılık yanılsamasından kurtulduğu alegorik alan Birlik Vadisi için “Bütün yüzler bu vadiye yönelse, herkes bir gömlekten baş çıkarır,” der ve devam eder, “sayı çok da olsa, az da olsa, bu yolda birlikte birleşir, hep bir olur. Her sayı, birin bir kere daha tekrarından ibarettir zaten.”
Kutuplaştırıcı söylemleriyle önümüze sürülen onca medya balonu karşısında Attar’ın anlatısı bu bölünmüş ülke için, hepimiz için umut dolu bir vizyon.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Not: Yazarın doğrudan kitaplardan yaptığı alıntılarda Feridüddin Attar’ın Mantık Al Tayr ismiyle yayımlanan (İş Bankası Yayınları) Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi, Jorge Luis Borges’in Dantevari Denemeler ismiyle yayımlanan (İletişim Yayınları) Peral Bayaz Charum çevirisi kullanılmıştır.






