Bülent Çallı • Sustalı Zarife
22 Nisan 2018 Ne Haber

Bülent Çallı • Sustalı Zarife


Twitter'da Paylaş
0

Öğleden sonra Hüseyin, Pangaltı’daki şu pavyonun kapısını açtı da geceden beri içeriye birazcık güneş girdi. Pavyon kan, ter, alkol, çiş, gül suyu, kızartma ve yaşlı kadın kokuyordu. Kapıdan ötesi karanlıktı. Hüseyin yanmış, sararmış, kırık bir şalteri parmağının ucuyla ittirdi. Yüzü çarpık ve façalı ama elleri kınalı, yaşlı Zarife’nin geceden beri oturduğu masanın etrafı önündeki kan birikintisi ile birlikte aydınlandı. “Şarabımı ver,” dedi Zarife. Her öğleden sonra ilk lafı bu olurdu. İkinci lafı da hazırdı ve sırasını bekliyordu. “Abla,” dedi Hüseyin, her gün tekrarlanan bu sahnedeki rolünün gereğini yerine getirerek. “Sabah sabah içme şu mereti.” “Karışma sen bana,” dedi kadın. “Ne sabahı?” Hüseyin gerisini biliyordu. Geceden kalanların dibindekileri bir su bardağına doldurdu ve Zarife’nin önüne koydu. Sonra duvara dayalı paspası aldı, katran karası suya daldırdı ve kurumuş kan birikintisini silmeye başladı. Kanı temizlemek yarım saat sürerdi. Sustalı Zarife derlerdi ona ve bu yaşlı kadın kumarda asla kaybetmezdi. Akşama doğru pavyona düşmeye başlayanlar kazanırlarsa üç katını almak umuduyla, zar atmak için beş, kılıç çekmek için on kâğıdı kasaya verirler ve sonra Zarife’nin masasında şanslarını deneyip, kaybedip giderlerdi. Bir daha denemek istiyorsan beş kâğıt daha. Sırf bu hırsla pavyona gelip kapanışa dek on beş, yirmi kere kaybeden enayiler vardı. Sustalı Zarife kumarda asla kaybetmezdi. Hüseyin yerdeki kanı temizledi, mutfaktaki kızartma tavasını yıkadı, tuvaletteki devrilmiş gül suyu şişesini yeniledi; Zarife, şarabını kaçıncıya bitirdi ve sonunda gece olunca pavyona yeni biri geldi. Yeni birileri hep gelir. Bu seferki, boş bir masaya oturdu, rakı ve meze söyledi. Sonra Hüseyin’i çağırdı yanına. Gözüyle işaret edip sordu: “Sustalı Zarife dedikleri bu mudur?” “Budur abi,” dedi Hüseyin masaya eğilerek. “Hiç kaybetmezmiş diyorlar.” “Öyle abi. Yalan yok, kaybettiğini hiç görmedim. Ama belli de olmaz. Kumar bu.” Kafası türlü türlü düşüncelerle dolu olan adam, rakısından bir yudum aldı. “Nedir bu kadının hikayesi? Yüzüne ne olmuş? Neden Sustalı demişler adına?” Hüseyin birini yakaladı mı hikâye anlatmaya bayılırdı. “Abi,” dedi,; bir sandalye çekti ve oturdu. “Zarife abla vaktiyle gençken pavyonlarda şarkı söylüyormuş. Çok güzelmiş, herkes ona hayranmış ama belalı âşığını bildiklerinden uzak duruyorlarmış. Deli divane âşıkmış bu adam, Zarife ablanın bir dediğini iki etmiyormuş. Yiğit namı ile anılır, Köpek Eşref denen bu herifin esrar satması ve arada bir, kafası bozulunca insan doğraması dışında tek kötü huyu kıskanç olmasıymış. Zarife ablayı herkesten kıskanıyormuş. Zarife ise inadına çapkınmış. Öyle olunca, Eşref, Zarife ablayı ne zaman bir adamla azıcık yakın görse, aslını astarını dinlemeden ikisinin de marizine kayıyormuş. Sonra bir daha yüzünü görmemeye yeminler, tövbeler ama el mahkum tabii, Eşref kendini her zaman Zarife ablanın kapısında buluyormuş. Çiçekler, hediyeler, emrine araba tahsis etmeler… Ama Zarife abla affetmeye hemen yanaşmıyor ve barışmak için hep aynı şartı koşuyormuş. Madem bu kadar seviyorsun, o zaman gazinoya çıkart beni. Assolist yap. İstesen yaparsın. O yıllar Taksim’deki gazinocuların kral olduğu yıllarmış ve sahiden de Eşref’in, bu adamlara sözü geçiyormuş. İstese Zarife ablayı assolist yapabilirmiş ama haklı olarak, Bu kadın benim başımı belaya sokar, diyerek bu işe pek yanaşmıyormuş. Zarife pes etmemiş. Altından girmiş üstünden çıkmış ve sonunda bir gün Eşref’i kandırmış. Büyük bir gazinoda şarkı söyleme başlamış. Sesi de güzelmiş ha, endamı desen zaten yerinde. İşler bir süre yolunda gitmiş ama bir gece Eşref, Zarife ablayı kuliste, kendisine rakip bellediği başka herifin, Kıymık Necmi’nin yamacında yakalayınca film kopmuş. Eşref, meşhur sustalısını çektiği gibi Necmi’nin boğazını boydan boya yarmış. Sıra Zarife ablaya gelince, önce tereddüt etmiş ama kadının alttan almadığını görünce ona da saplamış bıçağı. Beş, on, on beş, yirmi derken maalesef Zarife’yi doğramış. Sonra kaçmaya çalışmış Eşref ama Kıymık Necmi’nin adamları, o daha gazinodan çıkamadan yetişmişler ve hesabını oracıkta kesmişler. Dan, dan, dan! Köpek Eşref ölmüş gitmiş fakat Zarife abla ölmemiş. Ölmemiş ölmemesine de doktorlar yüzünü anca bu kadar toplayabilmişler. Ne ses kalmış ne de nefes. Yürüyüşü bile bir daha eskisi gibi olmamış.” “Peki, ya bu kumar işi?” “Kendi anlattığına göre, bu olaydan sonra, hastanede hastabakıcılarla kâğıt oynarken fark etmiş. Bütün oyunları Zarife abla kazanıyormuş. Hep öyle devam etmiş. Bize anlattığına göre o günden beri yazı-tura bile olsa kaybetmiyormuş.” “Görcez bakalım,” dedi adam. Rakıdan son bir yudum alıp Zarife’nin masasına doğru seğirtti. Beş kağıt verdi Hüseyin’e. “Zar atıcam,” dedi. Sustalı Zarife, bu adamın yüzüne bile bakmadı. Zar attılar, Zarife kazandı. Beş kâğıt daha, yine Zarife. On, on beş, yirmi, otuz. Meğerse gecenin enayisi buymuş. Adam en sonunda zıvanadan çıktı. “Hile var zarlarda,” diye bağırdı. Pavyondakiler bir şey demedi. Birkaçı, ellerini ceplerine atıp, çeşit çeşit, renk renk zarlar çıkardılar. “Biz kendi zarımızı getirdik, yine de kaybettik,” dediler. “Buyur, bir de sen dene.” Adam her seferinde başka bir zarla denedi. Beş, on, on beş, yirmi. Cüzdanın dibi görününce ayağa kalkıp masayı sandalyeyi tekmelemeye başladı. Pavyon sus pus olurken ve adam bu tekinsiz sessizliğe aldırmadan Zarife’ye bağırıyordu: “Seni kahpe!” dedi “Suratın da götüme benzemiş. Oh olsun.” Zarife bir şey demedi adama. “Kancık!” diye bağırdı adam. Hırsı geçmiyordu bir türlü. Hızını alamadı, Zarife’nin üzerine yürüyüp onu bileğinden yakaladı. Hüseyin o zaman müdahale etti. Omuzundan tuttu adamı, yine de kibarlıkla, “Abi,” dedi. “Tamam artık.” Adam, Hüseyin’i umursamadı, bir eli hâlâ Zarife’nin bileğini tutarken döndü ve Hüseyin’e bir kafa savurdu. Yandım Allah! İşte o zaman, Zarife’nin kınalı elinde bir sustalı peydahlandı. “Klik!” dedi bıçak. Havada gümüş bir iz bırakarak indi ve indiği yerden ses getirdi. “Yandım Allah!” dedi adam. Yanağı boydan boya kesilmişti. Zarife’yi bırakıp elini yaraya doğru attı. Parmaklarının arasından akıp giden kırmızı sıcak kan, masanın önünde küçük bir birikinti oluşturdu hemen. Adamı alıp hastaneye götürdüler. “Hüseyin’e dokundurtmam,” dedi Zarife arkasından. Kavga dövüş bitince ve herkes evine gidince Hüseyin ve Zarife yine sona kaldılar. Hüseyin bardakları topladı, küllükleri boşalttı, masaları sildi, sandalyeleri ters çevirdi. Yerleri yarın silerdi. Aynada burnuna baktı. Neyse ki kafayı tam oturtamamıştı adam. İşini bitirip çıkarken “Işığı kapatıyorum abla, bir şey diyor musun?” diye sordu. Zarife bir şey demedi. Işık söndü ve herkesin hayatında bir gece daha geçti gitti, düş oldu. Öğleden sonra Hüseyin, Pangaltı’daki şu pavyonun kapısını açtı da geceden beri içeriye birazcık güneş girdi. Pavyon kan, ter, alkol, çiş, gül suyu, kızartma ve yaşlı kadın kokuyordu. Kapıdan ötesi karanlıktı. Hüseyin yanmış, sararmış, kırık şalteri parmağının ucuyla ittirdi. Yüzü çarpık ve façalı ama elleri kınalı, yaşlı Zarife’nin geceden beri oturduğu masanın etrafı önündeki kan birikintisi ile birlikte aydınlandı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR